Bugün İran halkının yanında olmak!
Müslüman: Kardeşinin kanı akarken susan değildir.
Geçmişten bugüne;
Kosova’da, Bosna’da, Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Sudan’da, Doğu Türkistan’da, yeniden Filistin’de, İran’da…aynı kıbleye dönenlerin kanı toprağa karışırken, gözünü kapatıp menfaatine sarılan değildir Müslüman….
Sonra dönüp, “Sana ne yaptılar böyle…” diye ağıt yakmak da değildir.
Kötü gününde yanında olmayıp,
beli kırıldıktan sonra “Ah kardeşim, yaralarını sar…” demek,
kâfirin yaraladığı bedenlere uzaktan bir yara bandı gönderir gibi
yardımda bulunmak hiç değildir Müslümanlık.
Çünkü bazı sözler vardır ki
gecikmiş bir merhametin maskesidir sadece.
Bugün artık kendimize sormamız gereken sorular var.
Hem de kaçamayacağımız, erteleyemeyeceğimiz sorular:
Biz gerçekten ümmet miyiz?
Yoksa sadece aynı kelimeleri tekrar eden kalabalıklar mıyız?
Çünkü hakikat şudur:
Acı seçmez.
Zulüm mezhep sormaz.
Kurşun, bomba, açlık, sürgün; kimsenin inancına göre yön değiştirmez.
Ama ne acıdır ki biz,
mezheplerin, siyasi hesapların, ideolojik ayrımların arkasına saklanarak
aynı acıyı parçalamayı öğrendik.
Dün Bosna’da olanı “uzak” sandık.
Filistin’i yıllardır sadece bir manşet gibi okuduk.
Irak’ı, Suriye’yi, Sudan’ı konuşup geçtik.
Doğu Türkistan’ı çoğu zaman sessizliğe gömdük.
Ve bugün…
Bugün İran.
Evet, açıkça söylemek gerekir:
Mesele İran devleti değil,
mesele İran halkıdır.
Mesele mezhep değil,
mesele insanlıktır.
Eğer bugün bir Müslüman,
“Onlar Şii, bize ne” diyorsa,
bilmelidir ki bu cümle, sadece bir ayrım değil;
aynı zamanda vicdanın sessizliğe gömülmesidir.
Müslüman;
kardeşi ezilirken tarafsız kalmayı “akıl” sayan değil,
zulmün karşısında susmayı “tedbir” diye süsleyen değil,
kendi konforunu korumak için hakikati erteleyen hiç değildir.
Bugün yapılması gereken açıktır:
İran halkının yanında durmak,
acılarını görmek,
onların yalnız olmadığını hissettirmek.
Ama bu sadece duygusal bir dayanışma çağrısı değildir.
Bu aynı zamanda bir hesap sorma meselesidir.
Çünkü ne yazık ki,
bazı Müslüman ülkelerin yöneticileri,
açıkça olmasa bile dolaylı olarak
zulmün, işgalin ve Siyonizmin gölgesinde siyaset üretmektedir.
Sessizlikleriyle,
çıkar ilişkileriyle,
ikiyüzlü diplomasiyle
mazlumun değil, güçlünün yanında hizalanmaktadırlar.
İşte tam burada, sorumluluk sadece yönetenlerin değil,
aynı zamanda halkların omuzlarındadır.
Eğer bir yerde zulüm varsa
ve biz sadece izliyorsak,
eğer bir yerde kardeşlerimiz eziliyorsa
ve biz bunu sadece tartışıyorsak,
eğer liderler susuyor
ve biz de susuyorsak—
o zaman bu sessizlik, masum değildir.
Bugün yapılması gereken sadece konuşmak değil;
uyanmak, hatırlamak ve harekete geçmektir.
Haksızlığa karşı ses yükseltmek,
çifte standartları ifşa etmek,
gerektiğinde protesto etmek,
gerektiğinde itiraz etmek,
gerektiğinde “Bu böyle gitmez” diyebilmektir.
Çünkü Müslümanlık;
sadece dua etmek değil,
duanın gereğini yerine getirmektir.
Sadece üzülmek değil,
üzüntüyü sorumluluğa dönüştürmektir.
Sadece “kardeşim” demek değil,
o kardeşlik için bedel ödemeyi göze almaktır.
Ve şimdi soru hâlâ önümüzde duruyor:
Biz hangi saftayız?
Sözle kardeş olanlardan mı,
yoksa derdi omuzlayanlardan mı?
Dualarla yetinenlerden mi,
yoksa duasını adımlarıyla tamamlayanlardan mı?
Belki de asıl mesele şudur:
Biz gerçekten kardeş miyiz,
yoksa sadece aynı kelimeyi mi paylaşıyoruz?
Bugün İran halkının yanında durmak,
yarın kendi insanlığımızı savunmaktır.
Ve bu, mezheplerin çok ötesinde bir imtihandır.



Niçin Kitap Okunur!
Özlemmm
Çalmayan Sadece Sen misin?
Siyaset ve Basın
O Kızıl Elmaya Ne Oldu?
