Kıyafeti üzerinden eleştirilen Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş meselesi, başından beri bir “kıyafet” meselesi değildir. Bu tartışma çok daha derin bir yere işaret eder: Kimin aklının kime yeteceği, kimin hayatına kimin sınır çizeceği meselesidir bu.
Kendini aydın, entelektüel, modern olarak tanımlayan bir kesim çıkıyor ve hükmünü veriyor:
“Olmaz böyle giyinmek.”
Durup sormak gerekir.
Kime göre olmaz?
Neye göre olmaz?
Laik bir demokrasiyle yönetildiğimizi sık sık hatırlatanlar, tam da bu sorular karşısında suskunlaşır. Demokrasi nerede başlar, nerede biter? Kimin özgürlüğü makbul, kimin tercihi problemli sayılır?
“Dini, örfü, geleneği bir kenara bırakalım” deniyor.
Peki, bırakalım.
Sizin istediğiniz gibi düşünelim.
Modern olalım, entelektüel olalım, çağdaş olalım.
Ama asıl soru şudur:
Hanginizin modernliği?
Birine göre kadın başı açık olmalı, boynu açık olmalı, ceket-pantolon giymelidir.
Bir başkasına göre bol giyinmeli, ağır durmalı, “hanımefendi” gibi görünmelidir.
Bir diğerine göre mini etek giymeli, kalçalarını belli eden pantolonlarla göze oynamalıdır.
Bir başkasına göre ise “devlet adamı kimliği” dediğin şey hem modernliği hem cazibeyi birlikte taşımalıdır.
Bunların ötesinde birileri de çıkıp şunu söyler:
“Bizim geleneklerimiz var, örf ve adetlerimiz var, bir de dini inancımız var. Buna uygun giyinelim.”
Bu kadar farklı beklentinin olduğu bir yerde soru hâlâ ortadadır:
Hangisi doğru?
Bu ülkenin bin yıllık örfünden, adetinden, kadının tarihsel giyim kültüründen söz edildiğinde hemen “gericilik” etiketi yapıştırılır. Ama modernlik adı altında teşhir normalleştiğinde buna tereddütsüz “özgürlük” denir. Oysa 1900’lü yılların başına kadar bu denli görünür olmayan bir yaşam tarzı, bugün evrensel bir hak gibi pazarlanmaktadır.
Ve biri çıkıp şunu söylediğinde rahatsızlık başlar:
“Ben Müslümanım.
Ben kimsenin ne halt yediğine bakmam.
Ben Allah’ın buyruğuna göre giyinirim.”
İşte tam da burada mesele düğümlenir.
Rahatsızlık kıyafetten değil, iradeden kaynaklanır.
Çünkü özgürlük yalnızca teşhir edilme hakkı değildir.
Özgürlük, aynı zamanda özel kalma hakkıdır.
Vitrin ürünü olmamayı seçme hakkıdır.
Birilerinin açılma, görünme, beğenilme hakkı ne kadar meşruysa;
birilerinin de sakınma, örtünme, kendini geri çekme hakkı o kadar meşrudur.
Demokrasi, belli bir estetik anlayışın adı değildir.
Laiklik, başkasının hayatına müdahale etme yetkisi hiç değildir.
Aydın olmak, başkasının bedenine ayar çekmek değildir.
Varsın herkes istediği gibi yaşasın.
Ama kimse kendi dar görüşünü, başkasının özgürlük alanına örümcek ağı gibi örmesin.
Yok eğer,
“Biz Müslümanız, Müslüman gibi düşünelim” demeye yüreği yeten biri varsa, bilsin ki bu sözün ağırlığını herkes taşıyamaz.
Ne sözüm ona modernliğe oynayıp örf ve adetlere örümcek gibi ağ örenler,
ne de dindarlık kisvesi altında giyimi modaya uyarlayıp inancı vitrine çıkaranlar,
Müslümanca bir giyim düşüncesinin altından kalkabilir.
Çünkü Müslümanca duruş;
ne Batılı özgürlük söyleminin geçici alkışlarına,
ne de şekilci dindarlığın konforlu alanına sığar.
Hasılı, bugünün bu iki kesimi için de “özgürlük” yerindedir(!)
Biri teşhirde özgürdür,
diğeri görünürde dindarlıkta.
Ama iradede özgürlük yoktur.
Oysa Müslümanca düşünmek;
modaya göre değil, hakikate göre yaşamayı,
onay aramadan, vitrine çıkmadan,
hesabını yalnızca Allah’a vermeyi göze alabilmektir.
Gerçek demokrasi de tam olarak burada başlar:
Herkesin birbirine benzediği yerde değil,
kimsenin kimseye benzemek zorunda bırakılmadığı yerde.
Kıyafette değil;
tahammülde.
İbrahim Küçüker



Sevgi Kurtarır
Çorum’a Dair
Nasıl Bir Çağ?
Özü Sözü Bir
İnsanı Geçmişiyle Taşlamak
