Soylu bir akına çıkmak var yine,
Sarıl var gücünle din-i mübine.
İrfan tohumunu yurt zeminine,
Yılmadan ekersen, bu vatan senin.
‘’Bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir ay oruç tutup geceleri namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Şayet (kişi nöbette) ölürse yapmakta olduğu işin sevabı devam eder, rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerine karşı güven içinde olur.” (Müslim, İmâre, 163)
Vatan sevgisi karşılığı olmayan ALLAH rızasını gözeten, makamsız, mevkisiz, menfaatsiz bir aşktır. Aşk kayıtsız, şartsız bağlılıktır, ancak Allah’a olur, onun işaret ettiği yoldur, o yolda yürüyenlerin kazancı cennettir, ilay-ı kelimetullahtır.
Bu şevkle çıktık yola, dünyada karşılığının olmadığını bilerek, bazen yavuz olduk, bazen yunus her türlü saldırıya göğüz gerdik, şehit verdik, gazi olduk ama yılmadık, yıkılmadık, tehlikeleri atlatarak bugünlere geldik. Görünmez kahramanlar, lütuf, ihsan beklemeyen yiğitler üzerlerine düşeni yaptılar, elbette isimleri zikredilmese de gönüllerde daima yaşayacaklar, unutulmayacaklar.
Ağustos sıcağı etraf kavruluyor, olaylar tüm hızıyla devam ediyor, sol basın kendi fikirleri doğrultusunda yayın yapıyor. Ocakta sohbet ederken başkan (kazım) içeri girdi Hergün gazetesi sokak resimleri istiyor çekebilir misiniz, elbette çekeriz, ancak solun hâkim olduğu muhitlerde, kabul ettik.
Üstten bakmalı lubitel fotoğraf makinamızı aldık Mustafa isminde bir arkadaşım, ben, Yusuf Hoca Cadde üzerinde bulunan eski Kent Kahvesi önünde Çorum taksi durağından tanıdığımız taksiye bindik. Önce Yavruturna, Yeşilyurt, Milönü resimler çektik, çekme esnasında etraftan sorular sordular kimsiniz?
Hangi gazetedensiniz?
Aydınlık gazetesindeniz cevabı verdik, en son ıtır evlerine geçelim dedik ve orada da çok resim aldık, artık işimiz bitti ocağa doğru yola çıktık, kubbeli camii yakınında arkamızdan bir araba selektör yaptı, şoför reis bu savcının arabası ne yapacağız dedi, senaryoyu yazdık.
Mustafa Samsun’dan gelmişti.
Bende İstanbul’dan Merih oteli önünde Yusuf hocayı fotoğraf makinasını vererek indirdik, biz adliyeye arabayı çektik, önceden yaptığımız plan gereği şoför bizi tanımıyor, şehir dışından geldik, hadiselerin olduğu yerleri görmek için taksi tuttuk geziyoruz.
Mübaşir savcı bey (Ertem Türker) sizi makamına bekliyor dedi çıktık, aynı ifadeyi verdik, o arada savcı mübaşiri aracı aramaya, fotoğraf makinasını aldırtmaya gönderdi, birkaç dakika sonra mübaşir geldi, sayın savcım araçta fotoğraf makinası yok, aradığımız araç bu değil o araçta şoför dahil 4 kişi vardı dedi, bizde bugün şehre geldik işte biletlerimiz diye ibra ettik.
Savcı bir daha izinsiz gezmeyin durum tehlikeli, çıkabilirsiniz dedi.
Dışarı çıktık mübaşir (Bekir) arabanın yanına geldi – lan oğlum Yusuf Hoca (aynı zamanda hakem) nerede? Biz tanımıyoruz- bana bakın o aracın bu araç olduğunu biliyorum, ama savcı beye söylemedim, hoca nerede?
Hocayı Merih oteli önünde indirdik, fotoğraf makinası ile gitti, haydi gidin dikkat edin dedi.
Biz taksiye bindik durakta indikten sonra ocağa çıktık hoca orada.
Başkan ne yaptınız?
Çektik filimler burada, hemen bir zarfa koyun acil olarak HERGÜN gazetesine yollayın dedi.
PTT’ den acil olarak filmleri adrese gönderdik, birkaç gün sonra çektiğimiz resimler gazetede yayınlandı.
Görev zor ama işin içine vatan, millet aşkı girince her türlü riski göze alıyorsun, o dönem görev yapmak bugün ki kadar rahat değildi, ama ocak ruhu bu olsa gerek.
Zorluklar hiçbir vakit bizleri yıldırmadı, ancak içimizde bizden gözüküp kahpelik yapanlar var ya işte onlar bizi çok üzdü.
Her ne olursa olsun bir devri kısıtlı imkanlara rağmen aşan, sonrasında yargılanan, işkencelere maruz kalmalarına rağmen mukaddesatı asla çiğnetmediler.
Her türlü engellemelere rağmen dimdik durdu, geri adım atmadı. Hiçbir zorluk inandığımız yoldan bizi döndüremedi.
Şehir karışık sanki barut fıçısı, durum ahvali pek iç açıcı değil, okullardaki ülkücüler birer birer sürgün gitti lise ve ticaret lisesi kızları hariç tamamı gönderildi.
Bu boşluk Komünistlerin işine yaradı, boş meydanda at oynattılar, genç nesil dağıtılmış tek tük kalan Ülkücüler de okula gidemez olmuştu, sadece meslek lisesi ve imam hatipli ülkücüler kalmıştı, aslında onlar içinde dosyalar hazırlanmış ancak velilerin 18 sayfalık dilekçeleri bakanlığa ulaştırılınca, okul yönetimleri hareket edemez olmuştu.
Bu gidişat birtakım hadiselerin vukuu bulacağının habercisi idi, yine de yılmadan, korkmadan vakur bir şekilde okullara gidildi.
Çoğu zaman okul çıkışlarında ağabeylerimiz bizleri sağ salim evlerimize göndermek için çıkışlarda eşlik ederek saldırıya maruz kalmadan merkeze kadar indiriliyorduk. Yukarıda izah ettiğim anılarımızdan küçük bir kıstas, izah etmek istediğimiz kısıtlı imkanlara rağmen her türlü tehlikeyi göze alarak vazifeyi layığı ile yerine getirmek, elbette bu teşkilat disiplininin bir ürünüdür. Çok kimseler tanıdık, kimisi hafif bir rüzgarla savruldu, kimileri de tüm işkencelere karşın dimdik duruşları ile bu davanın ateşini harladı.
O devrin gençliği ne maddi nede lüks hayat süren kimselerdi, altında arabası, hergün sinema, kızlarla kaka kiri bunların hiçbiri bizlerde yoktu, bizim dostluğumuz manevi bağlılıktı, yoldaş değil sırdaş, yolda bulunan değil yola birlikte çıkılan yarenler. Bir birimizin derdine derman olan her türlü desteği veren bir nesil.
Bir gün okul çıkışı eve gelince rahmetli anneme durumu izah ettim oda çok güzel bir tabak hazırladı, sardı elime tutuşturdu, arkadaşın evine yollandım, o bir göz odada kalıyordu, ilçeden parası gelmemiş, kapıyı çaldım açtı tabak arkamda ne yapıyorsun , çay yaptım dedi, ama masada sadece bir ekmek ve bir bardak çay vardı, başka yiyecek yoktu, doldur çayları dedim tabağı masaya koydum, ya dedi gözleri doldu, nereden biliyordun, e yan yana oturuyoruz her günümüz beraber, elbette haberim olacak, haydi çayları doldur içelim. Biz dostluğumuzu ülküdaşlığımızı Pazar yerinden almadık, sevdik, âşık olduk, gönül verdik dalına, budağına, dikenine kabul dedik ve çelisine talip olduk. Sonunda rütbe, makam, menfaat yok sadece ve sadece ALLAH rızası var. Terk edip gidenler, hani flört ederler, maymun iştahlılar, sonra başka bir kız bulurlar, onunla takılırlar ya işte tam da tarif onları gösteriyor.
Bu aşk toprağa kazınmış, cümle cihana yayılmış ve yıllar sonra ekilen tohumların meyveleri şimdi toplanır olmuştur. İşte bugün ki hasat geçmişte çekilen çileleri unutturmuş, azimle ve kararlılıkla yoluna devam etmektedir inanıyorum ki daha ileride TÜRK dünyası toparlanacak büyüyüp turan olacak. Bu kıstaslar sadece yaşadığımız hatıraların birkaçı ara ara yazacağım. Şehitlerimizi rahmetle yad ediyorum.
‘’ Utanmayan yüzden, yağmur almayan güzden, kalp inciten sözden, fırıl fırıl dönen gözden, tütmeyen bacadan, iki yüzlü dosttan, merhametsiz insandan, vermeden alan elden, dua bilmeyen dilden, şükür bilmeyen kalpten, gerçekleri çarpıtan siyasetçiden Rabbim cümlemizi korusun.”
ALLAH’A EMANET OLUN / NAMIK GEDİK
Yırtıcılar az yaşar uzun sürmez doğanlık
Her ışığın ardında gizlidir bir aydınlık
Adsız sansız olsa da en büyük kahramanlık
Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir. 


Anneler Gününüz Kutlu Olsun
Mehter
Edep Yahu!
İyi İnsan Kimdir?
Toprağın Altındaki Altın mı, Üstündeki Hayat mı?
