Kategori: Köşe Yazıları

  • GURBETCİ OLMAK ZOR BE KARDEŞİM

    GURBETCİ OLMAK ZOR BE KARDEŞİM

    Doğduğum günden beri hasret çeken biriyim. Babam askermiş ben doğduğum zaman. Büyüdüm babamın tayınlarından dolayı memlekete hasret kaldık ailemle yıllarca.

    Sonra evlendim başka bir şehre gelin gittim. Memleket hasretine bir de ailemin hasreti eklendi. Yıllar sonra ülke değiştirdim memleket, aile, akraba ve bir de ülke hasreti çıkmıştı. En büyük acımda bir daha hiç bir zaman yüzünü göremeyeceğim  canım babamın hasreti yüreğimi yakıyordu. Babamın beni en son yolcu ettiği günü unutamıyorum. Aklımdan hiçbir zaman çıkmıyor. Baba ocağına gittiğimde kimseye hissettirmeden gözlerim ve yüreğim her zaman babamı arar. Sanki beni karşılıyor hoşgeldiniz yavrum deyip sarılmasını hissediyordum ailemle her kavuştuğumda. Beni en son kapının önünde uğurladığını hatırlıyorum. Sonra ki görmem hastanenin morgu olmuştu. Rabbim bu acıyı hiçbir kuluna yaşatmasın.

    İste bu nedenle gurbetlik zor be kardeşim diyorum.

    Yıllar geçsede buna alışamıyor insan. Dönmek istesen de şartların el vermiyor seni geriye çekiyor başaramıyorsun.

    • Yüküm çok ağırlaşmıştı. Yaklaşık 19 yıldır Belçika’da yaşıyorum. Burada ki Türk vatandaşlarımızın yaz gelince telaşlarını görmeniz lazım. Vatanı için, toprağı için, ailesi ve akrabaları için hepsini alır bir telaş. Her konuşmalarından biri mutlaka bu yıl izin var mıdır yada ne zaman yola çikacaksın veya kaç haftalığına gidiyorsundur. Izne gidecek olanlar son derece heyecanli ve mutludur. Gidemeyenler de bir o kadar hüzünlüdür. Her yaz izine gidemeyenler daha senesi gelmeden gelecek seneyi düşünürler kara kara. Ya seneye de gidemezsem diye. Gurbetçinin yüreğine bir hüzün çöker, yüreğinden ağlar.

    Gurbetçilik zor be kardeş.Gitsen bir türlü gitmesen daha beter.

    Haziran ayının son haftaları izne gidecek olan gurbetçiler arabalarına bagajlarını yüklerler. Büyük bir heyecanla alış verişleri yapılır. Eşe dosta alınacak hediyelikleri alınır. Tüm hazırlıklar büyük bir heyecanla ve mutlulukla tamamlanır. Ve zorlu geçecek iki günlük sıla yoluna düşerler. Ama zorluklar gurbetçiyi yıldırmaz, dokunmaz çünki diğer ucunda hasretiyle yanıp kavrulduğu vatanına ve ailesine kavuşmak vardır. Onlar her zorluğu evvel Allah göğüs gerecek kudrettedirler.

    Vatanımıza, memleketimize ulaştığımızda sokakta evin önünde büyük bir coşku ve mutlulukla karşılanırız. Öpüp, koklayıp sarılarak ayrı kaldığımız yılların hasretini, özlemini gideririz. Fakat daha ilk gittiğimiz gün içimize bir sancı düşer. Dönüş yapacağımız günlerin hesabını yapmaya başlarız. Bunu yaparkende karşı tarafa hissettirmemeye, onları üzmemeye özen gösteririz. Bizim için bol çeşitli yemekler hazırlanmış, büyük sofralar kurulmuş olur her zaman. En sevdiğiniz yemekler pişirilmiştir. O anın hiç bitmesini istemezsiniz. Sofrada bol kahkaha, sohbet, mutluluk ve ağız tadıyle yenilen yemekler vardır.

    Sevdiklerimizle daha fazla zaman geçirebilmek için sabahlara kadar otururuz. Eğer farkettiyseniz gurbetçiler çok uyumazlar. Sayılı günler heba olmasın diye.  Zamanın akışını unutmaya çalışır gurbetçi. Her anlarını aileleri ve sevdikleriyle birlikte dolu dolu yaşayıp yılların acısını çıkarmak için. Beş haftan beş gün gibi gelip geçmiştir. Ayrılık vakti geldiğinde o veda günü evden cenaze çıkarmışcasına evin halkı yastadır, çok acı bir gündür. Gidip dönmemek, gelip görmemek vardır. Gelişimiź düğün dernek havası, dönüşümüzde ise gözlerimiz yaşla, yüreğimiz hüzünle dolar. Aklında hep o son veda sahnesi kalır. Annenin ve kardeşlerinin sıcak vedaları. Seni taaa sokağın sonuna kadar yolcu etmek için eşlik etmeleri. Gözden uzaklaşana kadar elleri havada asılı kalır Allah’a ısmarladık diyerek. Diller tutulmuş, gözler yaşla dolup, gönüller dile gelmiştir. Sonra ki seneyi, yani izin gününü daha o andan itibaren iple çekmeye başlarsın. Yol uzundur. İki gün yollarda geçer zamanın. Ama yüreğin vataninda ailenin yaninda kalmistir. Gülmezsin konuşmazsın. Geçirdiğin o dolu dolu günleri iki gün sürecek yol boyunca yüreğin buruk, gözlerin yaşlı, film karesi gibi tekrar başa sararak izlercesine gözden, gönülden tekrar tekrar geçirirsin ta ki evine gidene kadar. Ve Rabbine dua edersin inşallah seneyede sevdiğim insanları tekrar görmemi onlarla hoşça vakitler geçirmemi nasip et diye. 

    Her yıl bu duyguları yaşarız. Yani neymiş gurbetçi olmak gerçekten zormuş be kardeşim.

    *
    Birde senin özleminle yanıp tutuşan, sıla’n da seni karşılıksız sevip arkanda bırakıp gittiğin, yollarını dört gözle dualarla bekleyen anan, baban ve kardeşlerinin yüreğinde ki acı vardır. Gittiğiniz zaman hiç ayrılmamışcasına  kaldığınız yerden en derin sevgiyle devam edersiniz. Tekrar geri gideceğinizi düşünmek bile istemezler. O anı, birlikte vakit geçireceğiniz zamanı hiç israf etmeden dolu dolu yaşamak isterler. Herşeyin bizim istediğimiz gibi olması için çabalarlar. Bizi mutlu etmek için çevremizde pervane olurlar. Sanki hep onlarla kalacağımız his uyanır içlerinde. Gerçeği bilselerde üzerine bir singer çekip o tarafını görmek hissetmek istemezler. Her ne kadar mutlu olsalarda bizde ki ayrılık acısının aynısını onlarda yüreklerinde yaşarlar. Biz döndüğümüzde bizden önce ki hayatlarına hüzünle devam ederler. Bir sonraki yılda tekrar bizi görmek ümidi yüreklerine birazcıkta olsa su serpilir rahatlarlar. Ancak, gidince dönmemek, gelince görmemek duygusu onların da her zaman yüreklerinin bir köşesinde var olur.

    Gurbetçi olmak işte bu yüzden zor be kardeşim.

    Yüce Rabbim, hepimizede inşallah her izin sonrasında geride bıraktığımız sevdiklerimizi, diğer izinde de sağlıkla, mutlulukla yeniden görmeyi nasip etsin. Geride bıraktıklarımıza ve biz gurbetçilere de sabırlar versin.
    En büyük ayrılıklarımız böyle olsun.

    Sevgiyle kalın
    Allah’a emanet olun.

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk 2021

  • SAHİP OLDUKLARININ KIYMETİNİ BİL !

    SAHİP OLDUKLARININ KIYMETİNİ BİL !

    Biz insanlar çok doyumsuz varlıklarız. Sahip olduklarımızın değerlerini anlamıyor başka insanların hayatına gözümüzü dikiyoruz. Başkalarının yaşantısı dışardan bakıldığı zaman daha çekici geliyor. Ve onların hayatını taklit etmeye çalışıyor ve sonrada hüsrana uğruyoruz. Kendi değerlerinin farkına varmayıp hayatını küçümseyen ve kendi dünyasını zindan edenlerin sayısı toplumda azınmayacak kadar çok maalesef.

    Yaz mevsimindeyiz ve bir çoğumuz bazı nedenlerden dolayı tatile gidemedi. Ama elimizde ki akıllı telefonlarla kim nerde ne yapıyor saniye saniye takip ediyor başkasının hayatına burnumuzu sokuyoruz. Dönüp kendimize baktığımız zamanda off yaa ben neden oraya gidemiyorum, benim neden yazlığım yok vs… diye gereksizce kendi kendimize hayıflanıyoruz. Başkalarının hayatına özeniyor kendimizi mutsuz etmeyi başarıyoruz. Bu sadece bir tatil örneği. Bunun gibi pek çok şeyi kendimize sıkıntı ediyoruz. Buna lüzumsuz dert denir. Yüce Rabbim hiç kimseye dert verip dermanını aratmasın.

    Değerli okurlarım düşündüğümüz zaman kendimizi mutlu etmenin ve aslinda mutlu olduğumuzun farkına varabiliriz. Sağlıklı ve hayatta olmak en büyük şükür sebebimiz ve en büyük zenginliğimizdir. Buda en büyük mutluluktur.

    Hiç bir makinaya ihtiyacımız olmadan nefes alıp verebiliyorsak,

    Kafamızı sokacak bir çatımız varsa,

    Kimseye muhtaç olmayan bir gelire sahipsek,

    Çocuklarımız sağlıklı ve mutluysa,

    Eşimizle aynı masada yemek yiyip bir arada hoş muhabbetler edebiliyorsak,

    Ailemiz ve sevdiklerimizle biraradaysak,

    Karnımızı doyurabilecek kadar ekmeğimiz ve aşımız varsa,

    Herşeyden önemliside beden ve ruh sağlığımızdır. Elimiz, kolumuz, bacağımız ve diğer uvuzlarımızı elhamdulillah kullana biliyorsak,

    daha sen ne zenginlik ve lüks peşinde koşuyorsun be kardeşim. Rabbine her halin için binlerce kez şükretsene…

    Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamazmış.

    Rabbimize şükretmenin o kadar çok nedenleri varki binlercesini sayabiliriz. Bizler nankör, israfçı, taklitçi, aza kanaatı olmayan, daha yükseklerde gözü olan yaratıklarız. Kendimizi ısrarla mutsuzluğa sürüklüyoruz. Deprasyona girmek için gereksiz şeyleri kendimize dert ediniyoruz.

    Yaz mevsiminde sıcaktan off bunaldık diye dert yanip şikayet ediyoruz, kış geliyor soğuktan donuyoruz diye sikayet ediyoruz.

    Memnunniyetsizliğimiz de
    bir o kadar tavan yapmış.

    Arabamız olduğu halde daha kalitelisini istiyoruz, gardolaplarımız elbise almıyor  moda ve marka pesinde koşuyoruz. Mobilyalarımız eskimeden başkasının evindeki  mobilyayı beğeniyor aynısını almak için eskimeyen mobilyalarımızı çöpe atıyoruz. Oysa evinde bir sandalyesi dahi olmayan, halısı olmayan barakalarda yaşamını sürdürmeye çalışan ihtiyaç sahibi olan milyonlarca aileler var. Biraz empati yapmayı becerebilirsek, aslında çok şanslı ve varlık içinde mutlu bir hayatımızın var olduğunu fark edebiliriz.

    Değerli dostlarım, asla kendinizi, ailenizi, çocuklarınızı, gelirinizi kısaca elinizde olan değerlerinizi bir başkasıyla kıyaslamayın.

    Kendimizi  sadece olumsuz  taraflarımızla değerlendirirsek eğer kıyaslama hatasına düşebiliriz. Her zaman var olan değer ve güzelliklerimizi görmeye çalışalım.

    “Bende niye yok, o benden daha güzel, benden daha güçlü, daha zengin, daha başarılı…Ben de onun sahip olduklarına sahip olmak istiyorum” şeklinde ki düşünceler kıskançlık denen olguya neden olabilir. Kıskançlık özgüvenimizi kaybetmemize  ve bu da kişisel bozukluğa sebep olabilir.

    Sende olan güzellikler onda, onda olanlarda sende olmayabilir. Bizleri farklı kılanda işte budur. O nedenle herkes kendi gibi yaşamak, kendi olanakları çerçevesinde hayattan zevk almak zorundadır.

    Sahip olduklarımıza kaybetmeden önce değer vermeliyiz. Onlara sıkı sıkı sarılmalıyız.

    Unutmayın ;
    Herkesin hayatı kendine özel ve güzeldir.

    Bol şükürlü günler diliyorum…

    Sağlıcakla Kalın,

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika/Genk – 2021

  • VATANSIZLIK

    VATANSIZLIK

    Evet! Evet…

    Suriye ve Afganistan’dan bahsediyorum.

    Milyonlarca insanın bir daha geri dönmemek üzere vatanını terk etmesini diyorum.

    Ne acı…

    Bir vatanı olmamak!

    Doğup büyüdüğün seni sen yapan toprağın; canının, kanının bir zaman içinde yok olması, ıssız bir çölde tek başına yapayalnız kalmak…

    Aklımızın ucundan bile geçmez, böyle bir şeyin bizlerin de başına gelebileceği…

    Afganlı, Suriye içinde çok önceleri akıllarının ucundan geçmiyordu, vatansız kalacakları.

    Muhtemelen zamanında birileri, “Böyle giderse vatansız kalacağız.” diye moral bozucu konuştuğunda Afganlılar, Suriyeliler gülüp geçiyorlardı.

    Vatanını terk etmenin nasıl bir duygu olduğunu empati kurarak anlamaya çalışıyorum ama yapamıyorum, olmuyor. Çünkü bu duygu bana çok uzak…

    Vatan başka bir şeye benzemez…

    Evini, yurdunu, işini; dilini, dinini, ırkını; geçmişini, geleceğini kısacası her şeyini ama her şeyini terk etmek ve çırılçıplak kalakalmak…

    Afganlılar, Suriyeliler…

    Vatanlarını terk etmelerinin nedeni ne olursa olsun hiç fark etmez sonuçta vatansız kaldılar. Bundan sonrada hiçbir zamanda bir vatanları olmayacak…

    Kaybetmeden anlamak gerek vatanın değerini çünkü; kaybedildiğinde bir daha geri gelmez vatan.

    Sanırım ne demek istediğim anlaşıldı…

    Gerçek anlamda sahip çıkmak, onu var gücümüzle koruyup kollamak güçlendirmek gerek; sözlerle, laflarla, sembollerle, hamasetle falan değil; çalışarak, didinerek, canımızla, kanımızla var gücümüzle…

    Emperyalistler kimsenin gözünün yaşına bakmaz, onlar zayıfı yemek için hep pusudadırlar. Bugün Afganistan, Suriye yarın…

    Hangi ülkenin ocağını söndürdüklerinin bir önemi yok. Onlar dökülen kana, gözyaşına bakmazlar, tek dertleri sömürü ve talandır. Sömürü ve talan için herkesle pazarlık yaparlar. Hak, hukuk, adalet; kadının sömürüsü, köle düzeni fark etmez. Koskoca Afganistan’ı Taliban’a bırakıp çıktılar. Umurlarında olmadı Afgan halkı… Olmaz da…

    İbretliktir Afganistan, Suriye…

    Her şeyden vaz geçilir ama vatandan asla vaz geçilmez.

    Vatan olmadan olmaz…

  • Kırk Yıllık Saltanat Son Bulsun Artık!

    Kırk Yıllık Saltanat Son Bulsun Artık!

    GÖLGE ADAM YAZDI

    Korona virüs’ün dünyayı ve Türkiye’yi etkisi altına almasından sonra bütün organizasyonlar ve kongreler ertelenmişti.

    Türkiye’de kademeli normalleşmenin başlaması üzerine 2 yıldır genel kurullarını yapamayan dernekler, kooperatifler şimdi kongrelerini yapmak için kolları sıvadı.

    Çorum’da genel kurul hazırlığı yapan kurumlardan biriside;

    Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifi

    Genel kurulunu 1 Temmuz’da yapmaya hazırlanıyor.

    Bu genel kurulda ilimizde belki en heyecanlı ve sonucu merak konusu olan bir seçim yaşanacak.

    40 Yıldır kooperatifin başında,

    Hiçbir dönemde rakip çıkmayan,

    Bunun verdiği rehavetle,

    Kooperatifi kafalarına göre yöneten bir yönetim var,

    Bu defa birileri “BİZDE VARIZ” dedi.

    40 Yıldır Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifin başkanlığını yapan Vedat Canbek ve ekibi,

    Rakipsizliğin verdiği rehavetle,

    Kooperatifi bir karış bile ileri götürmemişlerdir.

    1 Temmuz’da yapılacak genel kurulun,

    Böyle olmayacağı aşikar,

    Neden mi ?

    Çünkü Vedat Canbek ve yönetimine artık bir rakip çıktı.

    Bu zamana kadar yapılan genel kurullarda karşısına hiçbir rakip çıkmadığı için hiçbir vaatte bulunmayan Canbek ve ekibi,

    Şimdi başlarına saksı düşmüşcesine vaatlerini sıralamaya başladı.

    Ama bunu artık kimse yemiyor…

    40 yıllık başkanı yıkmak tabiî ki kolay değil,

    Ama koca yürekli İsmet Çıtak ve ekibi bu tabuları yıkmak için bismillah diyerek bu yola baş koyduklarını açıkladılar.

    40 yıldır Kooperatifin başında olan Canbek ve ekibine;

    Esnaf soruyor,

    Devletin esnafın kullanmasına olanak tanıdığı kredi vermekten başka ne iş yaptın diye soruyor?

    Artık değişimin zamanının geldiğini haykıran esnaf, İsmet Çıtak ve ekibine büyük destek veriyor.

    Esnaf soruyor,

    Bu zamana kadar kullandırdığınız kredilerde,

    Esnaf ayrımı yaptınız mı?

    Kimine kredi vermemek için sudan bahaneler üretip,

    Kimine hiçbir prosedür uygulanmadan kredi verdiniz mi?

    Esnaf soruyor,

    40 yıldır önceki dönem başkanlar tarafından yapılan,

    Ve oturduğun koltuğun bulunduğu hizmet binasının yetersiz olduğunu yeni mi anladınız?

    İsmet Çırak ve ekibinin o binanın esnaf kooperatifine yakışmadığını,

    Ve park sorunun olmayan,

    Yeni bir hizmet binası sözü açıkladığından sonra mı,

    Aklınız başınıza geldi?

    Her seçim gelir-geçer,

    Çorum küçük yer yarın yine bir kahvede oturup çay içersiniz,

    Ağzınızdan çıkarak söyleyeceğiniz sözlere dikkat edin,

    Çorum’un hassas olduğu konuları seçim malzemesi yapmayın.

    Bütün esnafları demokrasi şöleni çerçevesinde yapılacak olan,

    Genel kurula katılmaya davet ediyorum.

    Çok çetrefilli seçim olacak,

    Benden söylemesi…

  • SEVİLİRKEN SEVMEYİ BİLELİM (Kadına Şiddete Hayır)

    SEVİLİRKEN SEVMEYİ BİLELİM (Kadına Şiddete Hayır)

    SEVİLİRKEN SEVMEYİ BİLELİM  (Kadına Şiddete Hayır)

    Hayat sevince güzeldir. Ne güzel bir cümle değilmi sevgili okurlarım. Okurken ve söylerken dahi insanın içine bir ümit bir sıcaklık, bir huzur ve heyecan veriyor. Peki bunu gerçekleştirip uygulamak çok mu zor sizce, tabiki hayır. Yeter ki sevilirken sevmeyi bilelim.

    Ömür o kadar kısaki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Bu kısa ömrümüzde sevdiklerimizle birlikte neden hayatı dolu dolu yaşayarak geçirmeyi beceremiyoruz. Neden hep zayıf olan tarafa yüklenip o kişinin hayatını karartıyor maffediyoruz. Bu kadın yada erkek hiç fark etmiyor. Lakin toplumda en fazla ne yazık ki can yakan taraf erkekler oluyor. Lütfen beyler yanlış anlamayın tabiki adam gibi eşine, kızına, ailesine ve annesine değer veren sahip çıkan efendi, saygın olanlarınızda toplumumuzda  mevcut. Onları bir kenara koyup başımızın üstündeler her daim diyerek, insan müsvettesi cani erkeklerden bahsetmek istiyorum.

    Yıllar önce bir olaya şahit olmuştum. Eşide kendisi gibi kültürlü olan bir ailenin yaşadıkları içimi acıtmıştı. O yıllarda lise öğrencisiydim. Bayan öğretmendi ve 3 kız çocuk annesiydi. Eşide sürekli kız çocuğu doğuruyor diye kadınına yapmadığını bırakmıyordu. Ve bayan 4’üncü çocuğuna hamile kalmıştı. İçinde hep bir erkek çocuğu doğurma isteği vardı. Aksi taktirde eşi yine onu horlayacak ve her türlü şiddete maruz kalacaktı. Aylar sonra bebeğinin kız olduğunu öğrenen cani koca eşini döverek çocuğunun dünyaya gelmemesi için karnına tekmeler atıp eşini hastanelik etmişti. Rabbim büyük ya coçuk altı aylık olmasına rağmen sağlıklı olarak dünyaya gelmişti. Bu süreçte kadının başına gelmediği kalmamıştı ve daha sonra kadın boşanmak zorunda kalmıştı. Kimbilir kapalı kapıların ardında o bayan ne acılar çekmişti bilemiyoruz.
    Bazıları yemeği acı yada tuzlu oldu bahanesiyle tekme tokat eşini döver, bazısı eşi güzel diye kıskançlık yapıyor evden dışarı çıkmasını engelleyek ve sürekli şiddet uygulayarak eşlerini sindiriyorlar. Bazı ruh hastası kocaların yüzünden de evden kaçan yada intihar eden kadınlarımızın sayısıda oldukça yüksek. Ailesiyle görüşüyor diye sürekli eşine şiddet uygulayan yüreksiz kocalar da bu katagoride yer almaktadır. Evi ve eşiyle ilgilenmeyen sorumsuz kocalar yüzünden eşlerinin büyük hatalar yapmasına neden olanlar, ceviz kabuğunu doldurmayan nedenlerden dolayı eşlerine her türlü şiddet uygulayanlar, adamlıktan nasibini almamış ahlaksız erkeklerin toplumda ki sayıları azınsanmayacak kadar çok. Kendini adam sanıp meydanlarda ahkam kesen dengesizler, karşınızdakinin de bir can taşıdığını unutmayın. Onlarında arzuları, beklentileri, istekleri, aileleri ve sevenleri var. Siz hangi kafayla bu yetkiyi kendinizde görüp istediğinizde dövüyor, istediginiz zaman sövüyor ve daha da ileri gidip Allah’ın verdiği canı siz alıyorsunuz. Adamlığınızdan utanın bee. Sizde hiç mi Allah korkusu yok. Azcıkta olsa merhametli, vijdanlı olmayı denediniz mi hiç. Oysa ki kadın çok naiftir. Onun gönlünü almak düşündüğünüz kadar zor değil. Kadın bir çiçek gibidir. Yeter ki onu koklamayı, sevmeyi bileceksin. Kadınına sevgiyle yaklaşırsan hiç beklemediğin coşkuyu yaşatır sana. Hayal bile edemeyeceğin güzellikleri serer önüne ama bakmayı bileceksin. Rabbim eşlerinizi size emanet etti. Siz emanetinize böylemi sahip çıkıyorsunuz. Ya adam gibi sevip, hoşgörülü, anlayışlı, saygılı olup başını okşayarak ona değer verip sahip çıkacaksınız, yada onu daha fazla inciltmeden veda edip insan gibi olaysız  ayrılmayı bileceksiniz.

    Beyler, eşlerinize arada birde olsa iltifat edip onu sevdiğinizi dile getirseniz, onu önemsediğinizi gösteren davranışlarda bulunsanız, emekleri için teşekkür edip takdirde bulunsanız, dışarda ki yabancı kadınlara gösterdiğiniz nezaketi ve tatli dili eşlerinizde de uygulasanız, özel günlerinde ve normal günlerinde de özel olduğunu hatırlatıp hissettirseniz, küçük hatalarını görmezden gelseniz, onda olan güzellikleri görüp keşfetmeye çalışmak size çokmu ağır geliyor. Ha şunuda söyleyim aranızda uyum yada sevgi yoksa ki olabilir, bu evliliği hiç uzatmadan, birbirlerinizi yiyip bitirmeden insan gibi evliliğinizi bitirin. Her iki tarafta daha fazla zarar görmeden. Fark ettiğiniz an bitirin derim. Süreç uzadıkça sıkıntılar artarak üstesinden gelemeyeceğiniz felaketlerle karşılaşabilirsiniz. Çocuk olursa severiz birbirimizi hikayelerinide unutun artık öyle birşey yok ancak kendinizi kandırmış olursunuz. Sürekli şiddete maruz kalan kadınların çocuklarında psikolojik bozuklukların olduğu ve toplum içinde uyumsuz oldukları gözlenmiştir. Bu çocuklar birer potansiyel uygulayıcılar yada kurban olarak araştırmalarda tespit edilmiştir. Şiddet uygulanan bir kadının ne size nede kendisine hiç bir faydası olmaz. Çocuklarınızıda günahınıza davet edip onlarında hayatlarını karartmayın. Çocuğunuz olduğu zaman sorumluluğunuz artar, beklentiler sizin taşıyamayacağınız duruma gelerek problemleriniz daha da büyüyüp birbirinize olan nefret duygunuz devasa olur başedemez akıl almaz felaketlerle karşı karşıya kalabilirsiniz.

    Bir ilişkiyi sağlıklı tutabilmek için o ilişkiyi yaşayan insanlar arasında sağlıklı bir iletişimin olması zorunludur. En önemli etken eşler arasinda ki iletişimdir. Düzgün konuşmak, birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı olmak, asla birbirlerini suçlayıcı yaklaşımlarda bulunmamak, sakin kalmaya dikkat etmek, öfke kontrolünü en iyi şekilde tutabilmek, nezaket kuralları çerçevesinde ilişkiyi götürmek evlilikte yaşanacak olumsuzlukları daha aza indirgeleyerek, evlilik içi ilişkilerin daha sağlam temellerde oluşmasına neden olacaktır. Sabırla ve sukunetle her zorluğun üstesinden de zamanla gelinebilir. Karşılıklı dayanışma ve güçlü bir iletişimle mutlu bir evlilik daim olur. Yeter ki birbirlerinizi iyi dinleyip anlayın. Eşlerinize hiçbir zaman şiddet uygulamayın. Atalarımız ne demiş ” tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” insanlarda böyle. Ikili ilişkilerde de durum böyledir.

    Güzel konuşup, güzel bakmayı bilirsek hayatımızı cehenneme değil cennete çeviririz. Yeter ki sevilirken sevmeyide bilelim. Aksi takdirde belalara davetiye çıkarmış oluruz.

    Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde söylediği, “Kadınlar size Allah’ın emanetidir” sözünü de asla unutmayın.

    Rabbim yuvanızdan huzuru, mutluluğu, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, sadakatı hiç bir zaman eksik etmesin.

    Sevgilerimle…

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika/Genk 2021

  • Allah Yolunda İnfak

    Allah Yolunda İnfak

    İnfak nedir? Peki, günümüz Müslümanları olarak bu ibadeti ne derecede yerine getiriyoruz? İnfak ederken nelere dikkat etmeliyiz? İnfak ile ilgili herşey…

    İNFAK NEDİR?
    İnfak kelimesi, Allah’ın (cc) hoşnutluğunu kazanma niyeti ile harcamada, yardımlarda(maddi, manevi) bulunma anlamına gelir. Aynı zamanda “İnfak” kelimesinin taşıdığı mana iyi tahlil edilirse, bu ibadetin bir hikmetinin de, insanı ruh, şahsiyet ve karakter bakımından maddenin esaretinden kurtararak maneviyatı maddiyata hâkim kılması olduğu görülür. Bu yönüyle ibadetler içinde infakın ruha sağladığı belki de en büyük fayda, “vicdan huzurudur.

    Rabbimiz buyuruyor: “Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. اَحْسِنُوا : Amellerin hepsi en güzel olsun. Allah iyilik yapanları (hayır-hasenat, amel-i salih işleyenleri) sever.” (el-Bakara, 195) buyuruyor.

    Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki: “Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise, Melik’in huzuruna çıkarır.”

    MÜMİNLER BİRBİRLERİNDEN SORUMLUDURLAR
    Zira her mü’min, çevresinden mes’ûldür. Muhtaçların, mazlumların feryatlarına bigâne kalamaz. Yine o, karanlık bir gecenin mehtabı gibi nurlu, hassas, rakik, diğergâm, merhametli, cömert ve infak heyecanıyla dolu olmalıdır.

    Cenab-ı Hak, rızkın temininde mahlûkatı birbirine vesile kılmıştır. Dolayısıyla muhtacı gözetmek, Allah Teâlâ’nın bizlere olan ihsanlarından onlara pay ayırabilmek, büyük bir fazilet ve ilâhî bir lütuftur. Muhtaçların feryatlarına teselli olmadıkça mü’minin ruhu da teselli bulamaz.

    Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur: “Şunu iyi bil ki, bedenden, maldan, mülkten kaybetmekte, ziyana uğramakta ruha fayda vardır; onu vebalden kurtarır. Mal; bağışlamakla, infak etmekle, görünüşte elden çıkar gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce manevi hayat gelir!”

    Dünya serveti; en yakınlardan başlayıp toplumdaki âcizlere, kimsesizlere, gariplere yardımda bulunmak suretiyle, vicdan huzuruna ve âhiret saadetine ermek için kazanılmalıdır. Kazançta niyet bu olursa, dünyevî endişelerin gönüllerde meydana getirdiği katılık, kasvet, buhran ve sıkıntıların yerini tatlı bir huzur ve sükûnet hâli alır.

    KUR’ÂN’DA İNFAK, ZEKÂTTAN DAHA ÇOK GEÇİYOR
    Unutmayalım ki zekât, dinen zengin sayılanlara; cömertlik ve infak ise zengin-fakir her Mümine ilâhî bir emirdir. Nitekim Kuran-ı Kerimde infaka teşvik, asgarî bir veriş olan zekâttan çok daha fazla yer almaktadır. İnfak, zengin-fakir her Müslümanın mükellefiyetidir.

    ALLAH KATINDA EN DEĞERLİ OLAN İNFÂK
    Bir gün Rasûlullah(s.a.s.)Efendimiz: “–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı.

    Ashâb-ı kirâm: “–Bu nasıl olur, Ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında, Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– şu cevâbı verdi.

    “Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yani malının yarısını sadaka olarak vermiş oldu.) Diğeri (ise hayli zengin biriydi) o da malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)

    Yani Allah katında değerli olan; infâk edilen malın miktârından ziyâde, infâk edenin fedakârlık derecesidir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

    “O (Allah) ki, ölümü ve hayatı, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğunu imtihan etmek için yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)

    “DARLIKTA DA İNFÂK EDERLER”
    Nitekim Sahâbe-i kiramın, infaktan muaf olacak derecede imkânı bulunmayanları bile, infak ecrine nail olabilmek için, kimisi dağdan odun getirerek, kimisi ise kuyudan su çekerek tasaddukta bulunmuşlardır.

    Zira ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O (takvâ sahipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler (harcarlar)…” (Âl-i İmrân, 134)

    Yani takva ölçülerine göre; zekâta muhtaç olan, dardaki bir Mü’minin de vermesi gerekir. O hâlde, varlıklı bir insanın ne kadar vermesi lâzım geldiğini, bu hakikat önünde mizan etmek icab eder.

    Yine Cenab-ı Hak, diğer bir ayet-i kerimede: “Mallarını Allah yolunda harcayanların du­rumu ekin başağındaki bir tanenin durumu gibidir ki yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane bitiren bir tohum gibidir. Allah, dilediğine daha da katlar. Allah’ın rahmeti geniştir. O her şeyi bilir.” (Bakara, 261) buyuruyor.

    Demek ki Müʼmin, şahsî yaşantısında da iktisada riayet etmeli, kifayet miktarıyla yetinmeli ve ihtiyacından artanı infak etmelidir.

    ASIL ZENGİNLİK GÖNÜL ZENGİNLİĞİDİR
    Hazret-i Peygamber (s.a.s.), asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre herkes, kanaati kadar zengindir. Kanaat ise hadis-i şerifte bildirildiği gibi bitmez tükenmez bir hazinedir. Gerçek müminler de, bu zenginlik nimetine sâhip olup infakta bulunanlardır. İnfak, bir müminin hassasiyetinin ve mükellef olduğu diğerkâmlığın kâmil bir tezahürüdür.

    Hazret-i Ömer (r.a.) Şam’a giderken deveye binme sırası kölesine geldiğinde, şehrin kapısına varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini bindirmiş ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduğu hâlde Şam’a girmişti. İşte bu da, kâbına varılmaz bir infak ve îsâr tezahürüdür.

    KENDİ HAKKIMIZI KARDEŞİMİZE DEVRETMEK
    Îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını kardeşine devretme anlamına gelir ki, bugün cemiyetimizde yok denecek kadar azdır. Ancak zekâtın biraz daha ötesine gitmek, onun dışındaki infaklara da fazlaca yer vermek teşvik edilmeli ve bu iş müesseseleştirilerek düzenli bir şekle konulmalıdır. Bu müesseselerde aynı zamanda İslâmî şuurla hizmet edecek gayretli insanlar yetiştirilmelidir.

    Ayrıca ümmet-i Muhammed’in istifade edeceği hastanelerin, muzdariplerin kalacağı dâru’l-acezelerin (huzur evlerinin) yapılması da, bugünkü toplum üzerine en ehemmiyetli bir vecibedir. İnfaka rağbet, bir müminin tabiat-i asliyesi olmalıdır.

    İNFAK ETMENİN FAZİLETLERİ
    Zekâtlar, sadakalar, fitreler, velhâsıl Allah için yapılan bütün infaklar, sarf edilişlerindeki ihlâs nisbetinde, malın bir bakıma mânevî sigortası olur, onu zâyî olmaktan muhâfaza eder. Cenâb-ı Hak kulunun hâlisâne cömertliğine mukâbil, 10’dan 700 misline kadar ecir ihsân eder.

    Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur!

    Altın, zekât vermekle hiç eksilmez; aksine fazlalaşır, artar! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!..

    Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar da onu tamamıyla mahvederler.”

    MÜMİNİN MANEVİ SİGORTASI
    Zekâtlar, sadakalar, fitreler, velhâsıl Allah için yapılan bütün infaklar, sarf edilişlerindeki ihlâs nisbetinde, malın bir bakıma mânevî sigortası olur, onu zâyî olmaktan muhâfaza eder. Cenâb-ı Hak kulunun hâlisâne cömertliğine mukâbil, 10’dan 700 misline kadar ecir ihsân eder.

    Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır: “Her sabah yeryüzüne iki melek iner. Bunlardan biri:«Allâh’ım! Malını hak yolunda harcayana halefini (infâk ettiğinin yerine yenisini) ihsân eyle!» diye duâ eder.

    Diğeri de: «Allâh’ım! Cimrilik edenin malını telef et!» diye bedduâ eder.” (Müslim, Zekât, 57)

    İNSANIN ŞAHSİYETİNE EN ÇOK TESİR EDEN İKİ HUSUS
    İnsan şahsiyetine en çok tesir eden iki husus vardır. Biri arkadaşının sâlih veya fâsık oluşu, diğeri de kazancının helâliyet derecesidir. Herkes parayı kendisinin kullandığını zanneder. Hâlbuki ekseriyetle irâde paradadır, sahibinde değil. Yani paranın mânevî keyfiyeti, insanın şahsiyetine yön verir. Zira para yılan gibidir, geldiği delikten gider. Bu sebeple de kazancın helâliyet derecesini görmek için, onun nerelere sarf edildiğine bakmak kâfîdir. Helâlden gelen, helâl yollara sarf edilirken; haramdan gelense, haram yollara harcanır.

    HER KULA NASİP OLMAYAN ŞEREF
    Dolayısıyla malını Allah yolunda infâk edebilmek, büyük bir şereftir. Bu şeref, her kula nasip olmaz. Bu şereften nasipsiz cimriler hakkında Hazret-i Ali‘nin (r.a.) şu tespiti ne kadar mânidardır:

    “Cimrilerin hâli ne gariptir. Dünyada fakirler gibi yaşarlar, âhirette ise zenginler gibi hesap verirler.”

    Velhâsıl ilâhî rahmetin tuğyân ettiği bu mübârek ayda, candan ve maldan fedakârlıklarla kardeşlik vazifelerimizi yerine getirmeye daha büyük bir ehemmiyet göstermeliyiz. Nitekim insanların en cömerdi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Ramazân-ı Şerîf’te hiçbir engel tanımadan tatlı tatlı esen rahmet rüzgârlarından daha cömert olur, bütün ibadet ve ihsanlarını artırdıkça artırırdı. Kendisine:

    “–Hangi sadaka ecir bakımından daha büyüktür?” diye sorulduğunda:

    “–Ramazân-ı Şerîf’te verilen sadaka…” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Zekat, 28/663)

    Cenab-ı Hak cümlemize, her gecemizi Kadir, her gördüğümüzü Hızır bilerek Mübarek Ramazan ayında kazandığımız gibi ebedî kazanç fırsatlarını lâyıkıyla değerlendirebilmeyi nasip eylesin. Dünyalıklardan, Tagutlarından soyutlanan, onlardan yüz çeviren Mü’min kullarından eylesin. İçinde bulunduğumuz şu günleri, ihlaslı niyetler ve salih amellerle geçirebilmeyi ve hayatımızı daimî bir Ramazan ruhaniyeti içinde yaşayabilmeyi, cümlemize müyesser kılsın. Âhiret yurdunu da bizlere ebedî bir bayram süruru eylesin. Âmin!..

    Selam ve dua ile…

  • İncesu Kanyonu Büyüledi

    İncesu Kanyonu Büyüledi

    Çorum’un Ortaköy ilçesinde bulunan İncesu kanyonu doğal güzelliği ile gazetecileri de büyüledi.

    Yozgat’ın Aydıncık ilçesine bağlı Kazankaya köyünden başlayıp Ortaköy’ün İncesu köyüne kadar uzanan yaklaşık 12 kilometre uzunluğundaki kanyon, Çorum’da İncesu, Yozgat’ta ise Kazankaya kanyonu olarak adlandırılıyor.

    Köylüler tarafından “Uzungeçit” ismi de verilen kanyonun oluşumu, Yeşilırmak’ın önemli bir kolu olan Çekerek nehrinin (Antik dönemdeki ismi Skylax) Alan dağları ve Malbelen tepesini aşındırmasıyla yüzyıllar sürmüş. Kanyonda her iki yamacı çevreleyen dik ve sarp kayalıklar eşsiz bir doğal güzellikle dikkati çekerken, yer yer ormanlık alanlara rastlamak da mümkün.

    Çorum il merkezine 86 kilometre ve Ortaköy ilçe merkezine ise 9 kilometre uzaklıktaki İncesu Köyü’nde bulunan doğa harikası kanyon Türkiye Kültür Portalı’nın yayınladığı “Türkiye’de Görülmesi Gereken 10 Kanyon” listesinde de kendine yer bulmuştu. Ortaköy Belediye Başkanı Taner İsbir tarafından haftasonu ağırlanan Çorumlu gazeteciler de İncesu Kanyonu’nun hem doğal güzelliği hem de içerisindeki barındırdığı tarihi kalıntılarına hayran kaldı.

    Genişliği 40-60 metre arasında değişen kanyonun her iki yanında yükselen kayalar üzerinde Hellenistik döneme (M.Ö. 2.yüzyıl) tarihlenen duvar kalıntıları, halk tarafından mağara olarak adlandırılan merdiven basamaklı su sarnıçlarını büyük dikkatle inceleyen gazeteciler kanyonun içerisinde yer alan “Kybele” kabartmasını da görme imkanı buldu.

    Yaklaşık iki metre boyuyla dünyadaki kayaya oyulmuş en büyük Kybele kabartmasının zaman içinde yaşadığı tahribatı ise gazetecileri de üzdü. Bir niş içerisine yapılmış, önünden akan Çekerek nehri ve karşısındaki yüksek kayalar üzerinde yer alan kaleye bakan kabartmada tanrıçanın bir taht üzerinde oturduğu, sol elinde bir aslan yavrusu tuttuğu belirtiliyor. Ancak zaman içinde hem tanrıça kabartması hem de taht ve aslan yavrusundan geriye pek bir şey kalmamış görünüyor.

    Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı desteği ile hayata geçirilen “İncesu Kanyonu Turizmini Geliştirme Projesi” kapsamında kayalara inşaa edilen bin 700 metre uzunluğunda yürüyüş platformu ve taş düşme riskine karşı da 900 metrelik bölümde kafes tel yapılan İncesu Kanyonu ziyaretçilere doyumsuz bir doğa seyri sunarken, kanyonda amatör olta balıkçılığı da yapılıyor. Ayrıca doğaseverler için güzel vakit geçirebilecekleri alternatif bir alan olarak İncesu Kanyonu’nun trekking, su akışının yoğun olduğu dönemlerde rafting sporları için de elverişli bir bölge olduğu belirtiliyor.
    Gazetecilere kanyonla ilgili bilgi vererek bölgede Roma medeniyeti ve Pontus Rum devletinin döneminden kalma mağara, kaya mezarları ve sarnıçlara da sahip olduğunu belirten Başkan İsbir, özellikle Kybele kabartmasının define avcıları tarafından tahrip edilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

    İncesulu bir oduncunun bulduğu kabartmanın 50 yıl içinde define avcılarınca tahrip edildiğini, altın çıkacak diyerek kırılan parçaların dışarıda satıldığını ve yakın dönemde de kabartmanın arkasında altın var mantığı ile dağın yan taraftan kazıldığını söyleyen İsbir, tanrıça kabartmasının baktığı karşı dağlarda kayalar içine oyulmuş yaklaşık 300 metre uzunluğunda toplam 468 merdivenle inilebilen bir su sarnıcı bulunduğunu, hala sırrının çözülemediğini vurguladı.

    Dünyada kayaya kazılmış en büyük “Kybele” kabartmasının İncesu Kanyonu’nda bulunduğunu da hatırlatan Ortaköy Belediye Başkanı Taner İsbir, “Hepimiz Çorumluyuz kimseye bahane bulmamalıyız. Şu yaşımıza gelmişiz hala Çorumlu Çorum’un bir ilçesinde kanyon olduğunu, Kybele heykelini öğrenmemişse biz o kültürü almamış isek dünyaya ne diyeceğiz. Bu güzellikleri doğal şeyleri dünyaya göstermeliyiz. 1970 yılına kadar burada Anadolu su samuru yaşıyormuş. Şimdi ise yok. İnşallah önümüzdeki dönemde bunlar yeniden buraya gelir. Gördüğünü söyleyenler var. O nesil inşallah yeniden parlar daha güzel olur. Bu doğa bu bakirlik ne güzel, Vatandaş burada turizm alanı olarak kullanmıyor. Haftasonları buraya gelip mangal yapıyorlar. Halen buranın bakımını İl Özel İdaresi yapıyor. Biz Ortaköy Belediyesi’ne verin bakım onarımı yapalım ama bize maddi yönden destek verin diyerek tekliflerimizi yaptık. İnşallah bize devrolursa burayı farklı olarak turizme kazandırmanın yollarını arayacağım. Burası dünya mirası olarak görülmesi gereken yerler. Bu bölge Avrupa’da bir çok alandan daha iyi konumda. Yerel basınımızın da bu konuya daha fazla ağırlık vermesini istiyoruz” diye konuştu.

  • “Bize Alemlerin Rabbine Teslim Olmak Emrolundu”

    “Bize Alemlerin Rabbine Teslim Olmak Emrolundu”

    “Biz Allah’ı bırakıp da bize herhangi bir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Tıpkı arkadaşları, bize gel, diye çağır­dıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların baştan çıkararak uçuruma çektikleri ahmak kimse gibi mi olalım?” De ki: “Al­lah’ın gösterdiği yol yegâne doğru yoldur. Bize âlemlerin Rabbine tes­lim olmak emrolundu.”

    Evet, biz Allah’ı bırakıpta bize ne fayda ne zarar vermeye güç yetiremeyen acizlere mi dua edelim? Dua dua edileni büyük tanımak, onu büyüklük mevkiine oturtmak, O’nun bizim hayatımızda gücünü, kuvvetini, etkinliğini kabul etmek demektir. Biz daraldığımız, bunaldı­ğımız bir anda birisine dua ediyor ve ondan bir şeyler bekliyorsak, onu imdadımıza çağırıyorsak onu bu işe muktedir kabul ediyoruz de­mektir. O’nun bu sebepler âleminde müessir olduğunu kabul ediyoruz demektir. Bizler kâinatta her çağıranın çağrısına icabet edecek, her dua edenin imdadına yetişebilecek bir tek varlık biliyoruz O da “Al­lah’tır”.

    Her dua edeni duyan, her duyduğuna icabet edip imdadına ye­tişen Rabbimiz dururken, O’nu bırakıp da yeryüzünde çağıranın ça­ğırmasını duymayan, duyamayan, duysa bile onun imdadına yetişme gücüne sahip olmayan, ne bize, ne de kendilerine hiçbir menfaat ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bizim gibi aciz varlıklara mı dua edelim?

    Daraldığımız zaman, bunaldığımız zaman, aman yetişin ey efendim! Yetiş ey filan ey falan! Diye bizim gibi aciz varlıkları mı imdadımıza çağıralım?

    Ki bu varlıklar kendilerine dua edip yardıma çağırdığımız za­man bize hiçbir fayda sağlama imkânına sahip olmadıkları gibi, ken­dilerini terk ettiğimiz, kendilerini reddettiğimiz zaman da bize hiç bir zarar vermeyeceklerdir. Şimdi biz bu tür acizlere dua ederek böylece Allah bizi hidayete ulaştırdıktan sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi dönelim? Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra Al­lah’tan başkalarını imdadımıza çağırarak müşriklerden mi olalım?

    Tıpkı, “Bize gel! Bize gel! Kurtulursun” Diye arkadaşları kendisini hak yola çağırıp dururken, kendisini hidayete çağıran çağırıcılar varken, onu İslâm’a dâvet eden pek çok uyarıcı varken, tevhidi anla­tan bu kadar ayet varken, hakkı duyuran bu kadar hadis varken onla­rın çağrısını duymayarak, ayet ve hadislere bakmayarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan, şeytanların şaşırtıp yoldan çıkardığı kimse gibi mi olalım?

    Burada anlatılan Hz. Ebu Bekir’in oğludur denmiş. Babası ve ar­kadaşları kendisini İslâm’a çağırdığı halde bunları duymayan ve şeytan yoluna tabi olup bir türlü İslâm’ı kabule yanaşmayan Abdurrahman anlatılıyor burada demişler. Dün oydu belki, ama kıyamete kadar kendisini hakka çağıran çağırıcılara rağmen onların çağrısına kulak vermeyerek şeytanların dâvetine icabet eden herkes anlatılıyor burada. Sonra da deniyor ki hidayet Allah’ın hidayetidir. Yâni Allah onu hidayete ulaştırmadıkça hiç kimse onu hidayete ulaştıramaz. Hiçbir çağırıcı onun hidayetine sebep olamaz. Aksi de böyledir tabii.

    “Allah kimi hidayete erdirmişse artık onu saptıracak yoktur. Allah Aziz ve intikam sahibidir.” (Zümer 37)

    Bir başka anlayışla bu tür şaşkın insanları kendi yollarına çağı­ran pek ok çağırıcı vardır. Ehl-i Kitap çağırıyor:

    1400 sene önce Medine’deki Yahudiler ve Hristiyanlar diyordu ki; “Yahudi ve Hristiyan olursanız kurtulursunuz. Bugünkü Yahudi ve Hristiyanlar da diyorlar ki; “Yahudi ve Hristiyan olursanız kurtulursunuz. Günümüzde Yahudi ve Hristiyanlık dünyası diyor ki: “Bakın işte sizin ekonominiz bozuktur, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her şeyiniz tefessüh et­miş durumdadır. Tabii önce kendileri bir bozdular hainler, kendi dü­zenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için Yahudi ve Hristiyan olmak zorundasınız, başa çareniz yoktur diyorlar. Ya Yahudi olacaksınız yahut da Hristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur diyorlar. Eğer Yahudi veya Hristiyan olursanız tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar.

    Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzak­laştılar, Yahudi ve Hristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar hainler. Hemen hemen her şeyimizi bozdular, her şeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi sap gibi ortada bıraktılar, sonra da şimdi di­yorlar ki: “Bakın her şeyiniz bozuldu, hukukunuz, aile düzeniniz, eğitimi­niz, sanayiiniz her şeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka ça­reniz yok bu durumdan kurtulabilmek için Yahudi veya Hristiyan ol­mak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız.”

    Aslında alçaklar bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk gösteriyor­lar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübalağa yapıyorlar, hâlbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı Elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayat­ları bozuk, insani ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde kendileri gibi bizi de bozup da sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: “Eğer Yahudi ve ya Hristiyan olur­sanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur diyorlar. Ortak pazara gireceksiniz başka çareniz yoktur. A.E.T’ye üye olacaksınız, İ.M.F’nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, her şeyinizi değiştireceksiniz, her şeyinizle bize teslim olacaksınız başka çareniz yoktur” diyorlar.

    E bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukuku­muzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürü­müzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunları­mızı değiştirdik, her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyo­ruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömül­dükçe gömüldük.

    Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diye­ceğiz ki yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dedikleri­nize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitme­yeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip, sizin gitti­ğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip, sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır, hayır, biz bizi hakka ve doğru yola çağıran kitabımızı ve pey­gamberimizin çağrısını dinleyeceğiz.

    Günümüzde insanları kendi yollarına Ehl-i kitap çağırıyor, ba­sın yayın çağırıyor, şeytanlar ve şeytanların uşakları olan herkes ve her şey insanları Allah yolundan başka yollara çağırıyor. Şeytan ve dostları kendi yollarına çağırıyorlar. Kendi anlayışlarına, kendi hayat tarzlarına, kendi kılık kıyafet anlayışlarına, kendi ekonomik anlayışla­rına, kendi siyasal görüşlerine, kendi hukuklarına, kendi eğitimlerine, hâsılı herkes kendi dinine kulluğa çağırıyor.

    Ama bilelim ki bu çağrıcıların çağrısı ancak şaşkın şaşkın yeryüzünde dolaşan insanlar üzerinde etkili olacaktır. Allah’ından, Rabbinden, Rabbinin kendi hayatını düzenlemek üzere gönderdiği kitabından ve Onun elçisinin hayatından habersiz yaşayan kimseler üzerinde ancak etkili olacaklardır bu çağırıcılar. Değilse yolunu bulmuş, dinini tanımış, kitabıyla tanışmış, peygamberiyle buluşmuş insanlar üzerinde kesinlikle etkili olamayacaktır bunlar. Bütün bu haktan başka, İslâm’dan başka yollara çağıran çağırıcılara de ki peygamberim:

    “De ki: Hidayet Allah’ın hidayetidir. Yol Allah’ın yoludur. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”

    Artık hak bellidir, hidayet bellidir, yol bellidir ve gerçek yol, ger­çek hidayet Allah’ın hidayetidir. Doğrusu İslâm yoludur, doğrusu Allah yoludur, başkalarına ihtiyacımız yoktur. E peki bizim birtakım prob­lemlerimiz var. Bizim birtakım sıkıntılarımız var, yeryüzünde yalnız yaşayamayız. Biz birilerine muhtacız. Ekonomik, siyasi, askeri prob­lemlerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var, bizim bir hidayete ihtiyacımız var. E şu andaki Yahudiler ve Hristiyanlar da dünya­nın en büyük dev güçleridir. Ülkelerinin problemlerini halletmişler, sanayilerini kurmuşlar, teknolojilerini geliştirip insanlarını mutlu etmişler. Hikâye bunlar aslında. E biz ne yapalım? Kime gidelim? Kime müra­caat edelim? Dersek bakın Müslümanlara diyor ki Rabbimiz:

    Hidâyet istiyorsanız, hidayet Allah’ın hidayeti yol Allah’ın yolu­dur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin! Allah’a yalvarın! Allah’a yakarın! Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverdiniz mi ba­kacaksınız ki tüm problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasi, içtimaî, askeri, eğitim, hukuk seçim geçim tüm dertleriniz bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz olan Allah’la berabersiniz demektir.

    Evet, yol Allah’ın yoludur, hidayet Allah’ın hidayetidir, sitem Al­lah’ın sistemidir ve biz: “Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”

    Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla, Müslüman olmakla emrolunduk. Âlemlerin Rabbine Müslüman olmakla emrolunduk. O âlemlerin içinde çok küçük bir dünyada ve o küçük dünyanın çok kü­çük bir şehrinde ve o şehrin de çok küçük bir odasının içinde kendi­sinin ilâh olduğunu, rab olduğunu ve insanlar üzerine kanun koyma ve egemenlik haklarına sahip olduğunu iddia eden ölümlü ve aciz bir varlığa teslim olup ona dua etmekle değil, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk biz. İrademizi böyle bir varlığa teslim etmekle emrolunduk.

    Müslümanın anlamı da budur zaten. Müslüman iradesini Al­lah’a teslim eden, Onun seçimini kendisi için seçim kabul eden, oyla­masını Allah’tan yana, Allah’ın kanunlarından yana, Allah’ın arzula­rından yana kullanan kişidir. Hayatını Allah adına yaşamaya karar ve­rip Allah’ın kendisi için tespit ettiği hayat programından razı olan ki­şiye Müslüman denir. Birini çarşıya gönderiyorsunuz ve bana bir kalem alıp gel, sen ne alırsan al ben ondan razıyım! Diyorsunuz ya, işte aynen bunun gibi, ya Rabbi benim ilmim kıttır, ben menfaatimi, hay­rımı, şerrimi senin kadar bilemem. Sen benim için seç! Senin benim adıma seçtiğin hayat programından ben razıyım! Ben tümüyle irademi sana teslim etmişim diyen kişiye Müslüman denir. İşte irademizi ken­disine teslim ettiğimiz âlemlerin Rabbi olan Allah’ımız da bizim için seçtiklerini peygamberi vasıtasıyla bize gönderdiği bu kitabında bil­dirmiştir.

    İşte Allah’ın kitabına teslim olan ve onun istediği bir hayatı ya­şayan kişiye Müslüman denir. Ben Allah’tan başkalarına asla irademi teslim etmem. Meselâ ben içinizden Mustafa’ya kesinlikle irademi tes­lim edip onun benim adıma aldığı kararlara gözü kapalı uymam. Ne­den? Çünkü o da benim gibi aciz, yaratılmış ve ölümlü bir varlıktır. Gün gelir aciz kalabilir, gün gelir benim problemlerimi çözemez, gün gelir ölüverir. Zaafları vardır Mustafa’nın, birilerinin tesiri altında kala­bilir. Ama Allah öyle değildir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibi, her an benim problemlerimi çözecek, çağırdığım zaman telefonsuz, telg­rafsız, aracısız her an beni işitebilen ve bana icabet edebilendir. Onun için bizler ona teslim olmakla emrolunduk.

    Bu öyle bir teslimiyet ki hayatın her alanını içine alan bir tes­limiyettir. Biraz ilerde Hz. İbrahim’i tanıyacağız. Burada da teslimiyeti İbrahim’le tanıyalım. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur:

    “Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol, buyurmuş; o da âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti.” (Bakara 131)

    Rabbi İbrahim (a.s.)’a dedi ki; “Ey İbrahim teslim ol! Müslüman ol! İbrahim (a.s)dedi ki: “Ben Müslüman oldum. Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. Ben kendimi, içimi dışımı, irademi, boynumdaki ipin ucunu âlemlerin Rabbine teslim ettim. Benim ondan başka bağlana­cağım, ondan başka kendimi teslim edeceğim kimsem yoktur! di­yordu. Zira Müslüman olmayan, Allah’a teslim olmayan kişi mutlaka bir başkasına teslim olmuş demektir. Çünkü insan mutlaka boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Yâni kulluğa müsait yaratılmaktadır ve mutlaka bir şeylere kulluk yapacaktır. Boynundaki doğuştan getirdiği kulluk ipini mutlaka birilerine teslim edecektir. Ama nefsine, ama şeytana, ama topluma, ama tâğutlara, ama âdetlere, törelere, ama modaya, ama ağasına patronuna bir şeylere kulluk yapacaktır.

    Rabbine teslim olmaktan kaçanlar Rabbin kullarına, Rabbin yaratıklarına teslim olmak zorundadırlar. Başka çaresi yok o mutlaka birilerine kulluk yapmak zorundadır. İşte görüyoruz yağmurdan kaçar­ken insanlar doluya tutulmuşlardır. Allah’a kulluktan kaçan bu insan­lardan kimileri toplumun kulu, kimileri modanın kulu, kimileri âdetlerin, törelerin kulu, kimileri toplumun kulu olmuşlar ve bunları razı edebil­mek için bir ömür boyu çırpınıp durmaktadırlar.

    Evet, teslim ol dedi Rabbi Hz. İbrahim’e, o da âlemlerin Rabbine teslim oldum dedi. Bu teslimiyet kişinin ruhuyla, bedeniyle, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, ailesiyle, toplumuyla, her şeyiyle bir teslimiyetti. Ruhu O’nun emrinde olmalıydı, içi ve dışı O’nun emrinde olmalıydı. Gecesinde ve gündüzünde söz sahibi O olmalıydı. Bede­ninde O söz sahibi olmalıydı. Malı O’nun emrinde olmalıydı, çocukları konusunda O’nun sözü geçmeliydi, hanımı konusunda O’nun dedikle­rini dinlemeliydi. Teslimiyet budur işte.

    Öyle bir teslimiyetti ki bu, ateşe atılırken bile Rabbinden başka birine teslim olmayıp güvenmemeliydi. Rabbinden başka sığınacak bir kucak aramamalıydı. Oğlunu kurban emrini alsa bile Rabbinden, yine O’na teslim olmalıydı. Rabbi ondan hanımını kucağında küçücük ço­ğuyla beraber susuz, yiyeceksiz çorak bir arazide terk etmesini istese bile, başkalarına değil Rabbinin emrine teslim olması gerekiyordu. Ve öylece yapmıştı, İbrahim (as). Öyle bir teslimiyet ki onun teslimiyeti hanımına da etkili oluyordu. Ondan bu teslimiyeti gören hanımı da onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Var git ya İbrahim! Değil mi ki bu emri sana veren Rabbimizdir! O halde bizi hiç düşünme! O Rab beni ve oğlumu koruyacaktır diyordu. İbrahim’in teslimiyeti hanımını da teslim olmaya götürüyordu. Onun bu teslimiyeti oğlu İsmail’e de tesir ediyordu. Babasının Allah’a bu teslimiyetini gören İsmail de tıpkı onun gibi ona ve Allah’a teslimiyet gösteriyordu. İbrahim Rabbinin emrini yerine getirmek için kesmek üzere onu yere yatırınca: “Babacığım emrolunduğun şeyi çe­kinmeden yerine getir, inşallah beni sana ve Allah’ın emirlerine teslim olanlardan bulacaksın” diyordu. İbrahim’in teslimiyetini gören oğlu da aynen onun gibi Allah’a teslim oluyordu.

    Öyleyse hanımlarından kendilerine teslimiyet isteyen insanlar, hanımlarından Allah’a teslimiyet isteyen insanlar buna çok dikkat et­mek zorundasınız. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, siz Rabbinize ne kadar teslim iseniz, siz Rabbinizin emirlerine ne kadar teslimseniz bi­lesiniz ki hanımlarınız da size o kadar teslim olacaklardır. Bilesiniz ki hanımlarınız da Allah’ın emirlerine o kadar teslim olacaklardır. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.

    Ey çocuklarından kendilerine ve Allah’a teslimiyet isteyen in­sanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki kendileri Allah’a ne kadar tes­limlerse onlar da o kadar teslim olacaklardır. Kendileri Allah’ın emirle­rine teslim olmayanların hanımlarından, çocuklarından ve çevrelerin­den itaat ve teslimiyet istemeye hakları yoktur. Evet, bizler işte böylece âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk ve:

    Bize: “Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gelmekten sakı­nın” diye emredildi. Toplanacağınız yer O’nun huzurudur.”

    Evet, bu teslimiyetin biçimi de böyle olacakmış. Sadece O’na kulluk yapacak, namazı ikame ederek bedenimizde O’nu söz sahibi kabul edecek ve O’nun koruması altına girecek, sadece O’nu veli ka­bul edecek, O’nun adına bir hayat yaşayacak ve hayatımızın her anında O’nu dinleyecek bir teslimiyetle emrolunduk.

    Rabbimizden bizlere emrolunanı tam bir teslimiyet halinde yerine getirmeli ve bu teslimiyet ile Rabbimize yönelen bir kul olmalıyız. Rabbimiz bizleri ona yönelen ve teslimiyetini ona yapan kullarından eylesin. Cumamızın hayrı ve bereketi üzerimize olsun. Selam ve dua ile…

  • SEN BİZİM MEVLAMIZSIN…

    SEN BİZİM MEVLAMIZSIN…

    “Bizi affet! Bağışla bizi! Sen bizim Mevlamızsın! Kâ­firler güruhuna karşı sen bize yardım et!”

    Bizi affet! Sana karşı bilerek veya bilmeyerek, bizim bildiği­miz senin de bildiğin, bizim bilmediğimiz senin bildiğin tüm gü­nahlarımızı affet. Hatalarımızı siliver, kusurlarımızı görmeyiver, bu sana lâyık ol­mayarak yaptıklarımızı hesaba katmayıver, bizi on­lardan sorumlu tutmayıver. Bizim geçmiş günahlarımızı affettiğin gibi gelecekte de bize muvaffakiyet vererek yeni yeni günahlara düşürme. İyiliklerimiz, hayırlarımız çok az olmakla beraber sen bi­zim mizanlarımızı ağırlaştı­rarak bize merhamet eyle. Bize şu üç konuda acı ya Rabbi. Sana karşı işlediğimiz günahlarımızı ba­ğışlayarak, diğer kullarından bi­zim bu günahlarımızı setrederek, bizi el âleme karşı rezil rüsva etme­yerek ve de bizi bundan son­raki hayatımızda da muhafaza ederek yeni günahlara düşmeme konusunda koruyarak bize merhamet buyur ya Rabbi.

    Çünkü sen bizim Mevlâ’mızsın. Bizim velimiz sensin. Bizler se­nin velâyetini kabullendik. Senin aldığın kararları kendimiz için bağlayıcı kabul ettik. Kendi iradelerimizden, kendi zevklerimizden vazgeçip senin seçimini seçim ka­bul ettik. Boyunlarımızdaki iplerin ucunu sana verdik.

    Sana dayandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik, kullu­ğumuz, köleliğimiz sanadır, övgümüz sanadır, minnetimiz sanadır, senin huzurunda eğilen başlarımız asla başkalarının önünde eğilmedi. Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim kendisine gü­vendiğimiz, safında yer aldığı­mız Rabbimiz! Sen bizim Mevlâ’mızsın. O halde kâfirler güruhuna karşı, sana inanmayan, senin dinini reddeden, sana karşı savaş açan, kita­bına karşı savaş açıp onu gündemimizden düşürmeye çalışan, peygamberine karşı gelip onu reddeden, sana karşı bir kısım fâ­nileri tanrılaştırıp sana inat onlara kulluk yapmaya kalkışan, senin kullarını bir kaşık suda boğmaya çalışan, senin mülkünde, senin arzında sana ve senin sistemine hayat hakkı tanımayan bu kâfir­lere karşı bize yar­dım et ya Rabbi… Amin..

     Mevla’sının rızasını kazanıp huzura varan salih Mü’minlerden olmak ümidiyle…

    Selam ve dua ile…

  • Şimdi İyi mi Oldu?

    Şimdi İyi mi Oldu?

    Bugün ki yazımızda toplum olarak riayet etmemiz gereken bir konu olan Kul Hakkıyla ilgili olacak ve bu yazımızı da son günlerde Koronavirüs nedeniyle tedbirlere riayet etmeyen insanlara yönelik ders çıkarılması gereken noktalara değindik. İnşaAllah faydalanırsınız…

    Kul Hakkı bir kulun başka bir kul üzerinde ki olduğu haktır. Kul hakkının vebali yüce Allah katında oldukça fazladır. Cenab-ı Hak kul hakkı için “Benim yanıma her şey ile gelin affederim. Fakat kul hakkı ile gelmeyin, onu ben değil, kulum affeder. ” demiştir. Allah’ın bu günahı bağışlayabilmesi için hakkı yenen kula danışacağı bilinmektedir. Eğer hakkı yenen hak sahibi kişiyi bağışlamazsa Allah bu günahı affetmeyecektir. Cenab-ı Hak her insana bir takım haklar tanımıştır. İnsanların birbirleri üzerinde hakları bulunmaktadır. Bir kimse bir kimsenin hakkını yer, malını çalar, hırsızlık yapar ise büyük vebali olan kul hakkını işlemiş olur.

    Kul hakkı pek çok sebebe bağlı olarak işlenebilir. Dolayısıyla bir kişinin istenmediği bir şey yapması, onu alay etmek, küçük düşürmek, başkasının yanında aşağılamak, rencide etmekte bir kul hakkıdır. Bunun helalliği ise hakkı yenen ve hak yiyen kişi arasında olacaktır. Başka biri bu günahı bağışlayamaz. Helallik alma şartı aranmaktadır.

    “Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, onları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin!” (Bakara, 188; Nisâ, 29)

    Kul hakkı yemenin en tehlikeli çeşidi, devlet ve vakıf malı gibi âmmenin ortak hakkı olan şeyleri haksız yere gasp etmek ve uygunsuz bir şekilde kullanmaktır. Bu haksızlık, ferdî haklara göre daha tehlikelidir. Zira sonunda pişman olunsa bile bütün hak sahiplerinden helâllik olmak mümkün değildir.

    Haksız Yere Başkasının Hakkını Yiyenin Durumu
    Hz. Ömer şöyle anlatır:

    Hayber Gazvesi günü idi. O sırada Allah Resûlü’nün ashâbından bir grup geldi ve:

    “–Falanca şehit, falanca da şehit” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:

    “–Falanca kimse de şehit olmuş” dediler. Bu sefer Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Hayır, ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde Cehennemde gördüm” buyurdu. Sonra da:

    “–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara «Cennete ancak mü’minler girebilecektir» diye nidâ et!” buyurdu.

    Ben de çıktım ve: “Cennete ancak mü’minler girebilecektir” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)

    Kul Hakkının Vebali
    Fahr-i Kâinât Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

    “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)

    Toplumumuz kendi bencillikleri ve ihmalkarlıkları yüzünden İlimiz tehlikeli bölge konumuna alınarak Virüs nedeniyle sıkı tedbirler uygulanmaya başlandı. Sıkı tedbiri kendimiz alsaydık bu virüs illetinin çoğalmasına engel olsaydık olmaz mıydı? Buradan “kulak şapırtadanlara” keyfi yerinde olup da tedbir almayanlara seslenmek istiyorum. Sizlerin tedbirsizliği Kul Hakkına giriyor ve sizlerde vebale giriyorsunuz. Sizler yüzünden toplumumuzda esnaflık yapan düğün salonu işletmecisinden tutunda sazcısına, davulcusuna, dolmacı’sına, kameracısına, manavına bakkalına tüm esnafın vebaline girdiniz. Ey Çorum Halkı; “Nereye kadar bu şekilde sorumsuzca davranmaya devam edeceksiniz.” Siz sorumsuz davrandıkça evine ekmek götüren Davulcu Mehmet emmi, Dolmacı Harun Usta, Kameraman Osman abi, Sazcı Mustafa Abi, Manav Kamil Abi ve Bakkal Mustafa Abi gibiler siftahsız kapatacak sezonu. Biliyor muydunuz? Sizler sorumsuz davrandıkça aileler aç kalacak, açıkta kalacak ama sizler bunun farkında bile olmayacaksınız. Kiminiz devlet memurusunuz kiminizin durumu hallice olduğundan bu söylenenleri kulak ardı etmeyin ve lütfen tedbirlere uyalım, uymayanları uyaralım.

    Rabbim kimseyi kul hakkı ile huzura varan kimselerden eylemesin. Âmin…

    Selam ve dua ile…