Bir video düşünün…
Kamera açık.
Sokak “samimi”.
Siyaset “halkın içinde”.
Belediye başkanı gülümsüyor.
Sosyal medya için içerik çekiliyor.
Ve o an…
Kalabalığın içinden yaşlı bir adam çıkıyor.
27 yıl kepçe operatörlüğü yapmış bir emekli.
Ne makam istiyor…
Ne torpil…
Ne ayrıcalık…
Sadece tek bir cümle:
“Bana bir iş verir misiniz?”
Bu cümle, bir iş talebi değil.
Bu cümle, bir ülkenin özeti.
Bir maaşın yetmediği, bir ömrün yetmediği, bir emekliliğin “dinlenme” değil “yeniden başlama” olduğu gerçeği.
Ve cevap geliyor…
Sosyal medya kamerasının önünde, halkın içinde, gülümseyen bir yüzle:
“Artık senin vaktin geçmiş… Umre’ye git… Ulu Camii’nin şadırvanında otur…”
Durun.
Bir saniye burada duralım.
Çünkü mesele bir söz değil artık.
Mesele bir bakış biçimi.
Tokun aça nasihati
Tasavvuf bize “sabır” der…
Ama aynı tasavvuf bize şunu da fısıldar:
Açın karnı doymadan gönlü açılmaz.
Yunus Emre’nin diliyle:
“Bir açın karnı doymadan, bin hutbe etmez tesir.”
Çünkü boş midede hikmet ağır gelir.
Faturası ödenmemiş bir evde nasihat yankı yapmaz.
Emekli pazarda fiyat hesaplıyorsa…
O adamın zihni şadırvanda değil, raftaki etikettedir.
Sosyal devlet mi, sosyal video mu?
Bugün siyaset biraz değişti.
Hizmet üretmek kadar, “görünmek” de önemli.
Belediye başkanları artık sadece yönetmiyor…
Aynı zamanda içerik üretiyor.
Ama sokak bazen senaryoyu bozuyor.
Bir emekli çıkıyor…
Ve tüm kurguyu tek cümlede yıkıyor.
Asıl kırılma burada başlıyor
Çünkü mesele şu değil:
“Umre kötü mü?”
“Cami yanlış mı?”
Hayır.
Asıl mesele şu:
Aç insana önce ekmek mi veriyorsun, öğüt mü?
Çünkü açlık, öğüt dinlemez.
Yoksulluk, metafor kaldırmaz.
Hayat, reel yaşanır.
Devletin hafızası nerede başlar?
Hz. Ömer’in adalet anlayışı hâlâ burada yankılanır:
“Fırat kıyısında bir koyun aç kalsa hesabı benden sorulur.”
Bugün ise…
Bir emekli iş istiyor.
Ama karşısına “manevi tavsiye” çıkıyor.
İşte burada siyaset değil, vicdan konuşur.
Kapanış
O video bir gün silinecek.
Algoritmalar unutacak.
Sosyal medya akışı onu aşağıya itecek.
Ama o cümle kalacak:
“Bana bir iş verir misiniz?”
Ve ona verilen cevap da…
Bu toplumun aynasında uzun süre duracak.
Çünkü bazı cümleler konuşulmaz…
Tarihe kazınır.
— İbrahim Küçüker
Kategori: Köşe Yazıları

Bir Emeklinin Sokağa Düşen Cümlesi

Kaderin Geri Vermediği Şeyler
“Eğer satılsaydı; anneme biraz gençlik, babama da bir ömür daha alırdım.”
Böyle demiş Çorumlu düşünür Hattuşaş…
Belki de insanlık tarihinin bütün kütüphaneleri yansa, bütün filozoflar sussa, bütün şairlerin dili tutulsaydı geriye yine bu cümle kalırdı.
Çünkü insanın en büyük trajedisi ölmek değildir.
Geç fark etmektir.
Gençken anne ve babasını faniliğin dışında zanneder insan.
Sanki onlar hep vardı… Sanki hep olacaklar… Sanki dünyanın direkleri onlar üzerine kurulmuş gibi…
Oysa zaman sessiz bir cellattır.
Ne bağırır… Ne tehdit eder… Ne de haber verir…
Bir gün gelir ve çocukluğunu çaldığı gibi annenin saçlarından bir tutam siyahı, babanın omuzlarından biraz kuvveti de alıp götürür.
Sen ise fark etmezsin.
Çünkü hayat denilen büyük aldanışın içindesindir.
Makamlar… Kavgalar… Siyasetler… İdeolojiler… Gündelik hırslar…
Ve insan en kıymetli hazinesini, ölümsüz sanmanın gafletiyle tüketir.
Sonra bir gün…
Annenin yüzünde zamanın parmak izlerini görürsün.
Babanın sesinde yorgunluğu…
İlk kez korkarsın.
Çünkü çocukluğundan beri sırtını yasladığın dağın da aslında taş değil etten ve kemikten yaratıldığını anlarsın.
Tasavvuf ehli der ki;
İnsan Allah’ın isimlerini tanımak için dünyaya gelir.
Rahman ismini annede görür.
Rezzak ismini babada…
Biri şefkatle doyurur ruhunu.
Diğeri alın teriyle korur varlığını.
İnsan farkında olmadan her gün Allah’ın merhametinden bir parçayı annesinde, kudretinden bir parçayı babasında seyreder.
Sonra vakit gelir.
Kader, herkese uğradığı gibi senin kapına da uğrar.
Ve anlarsın…
Bu dünyada herkesin bir fiyatı vardır ama anneyle babanın yoktur.
Çünkü bazı şeyler satın alınamaz.
Bir annenin gece yarısı ettiği dua…
Bir babanın kimse görmeden çektiği yük…
Bir evladın hastalığında sabaha kadar kapanmayan gözler…
Bir sofrada çocuğu doysun diye eksik yiyen insanlar…
Bunların piyasası yoktur.
Borsası yoktur.
Pazarı yoktur.
Çünkü bunlar dünyaya ait değildir.
Bunlar gökyüzünden ödünç verilmiş nimetlerdir.
Belki de Hattuşaş’ın sözü bu yüzden insanın kalbine saplanıyor.
“Eğer satılsaydı…”
Çünkü satılmıyor.
Parayla olmuyor.
Servetle olmuyor.
İktidarla olmuyor.
Bir devlet kursan olmuyor.
Bir dünya satın alsan olmuyor.
Annenin gençliğinden geçen bir günü geri getiremiyorsun.
Babanın ömrüne bir saat ekleyemiyorsun.
Ve işte insanın bütün aczi burada başlıyor.
Bütün kibri burada yıkılıyor.
Bütün saltanatı burada çöküyor.
Ölüm, mezarlıklardan önce insanın gururunu gömüyor.
Sonra insan dönüp geçmişe bakıyor.
Keşke biraz daha otursaydım yanında…
Keşke biraz daha dinleseydim…
Keşke acelem olmasaydı…
Keşke sarılmak için bayramları beklemeseydim…
Fakat hayatın en zalim tarafı budur.
Bazı gerçekleri ancak onları kaybetmeye yaklaşınca öğretir.
Ve bir gün anneyle baba gidince…
Ev aynı evdir.
Kapı aynı kapıdır.
Sokak aynı sokaktır.
Ama dünya artık aynı dünya değildir.
Çünkü insanın içinde bir devlet yıkılmıştır.
Bir medeniyet çökmüştür.
Bir çağ kapanmıştır.
Ve geriye sadece şu cümle kalır:
“Eğer satılsaydı; anneme biraz gençlik, babama da bir ömür daha alırdım…”
Ama satılmıyor işte.
İnsan da ömrü boyunca bunun yasını tutuyor.
— İbrahim Küçüker
Küçük İnsanlar
Bizleri en çok meşgul eden; bizim sinirimizi bozan, motivasyonumuzu yok eden insan tipleridir.
Neredeyse toplumun yüzde sekseni bu insan tipleri ile doludur.
Karşınıza her yerde çıkarlar.
Nerede güzel bir şey yeşermeye başlasa, toplumsal temelli bir iş yapılsa, başlarlar olumsuz şeyler konuşmaya…
Başarıyı değil; küçük aksaklıkları, gözle görülemeyecek eksiklikleri konuşurlar.
Kendilerine dert edinirler.
Yok efendim onun asıl nedeni şuymuş, yok efendim o iş göründüğü gibi değilmiş, yok efendim işin içinde iş varmış…
Bakma sen onun “iyilik iyidir” dediğine…
İnsanları seviyor gibi gözüktüğüne…
Ne hinoğluhindir o…
İyi de “İyilik iyidir” demenin altında ne yatabilir ki, nasıl bir iş olabilir ki?
Ne dümenler döndürülebilir ki?
Yapılan iş amme işi…
Toplumsal…
Amme…
Anlayacağınız…
Beklentisiz, karşılıksız, menfaatsiz; toplum için, ülke için bir şey yapılamaz mı?
İlla yapılan işin bireysel bir karşılığı mı olmalı?
Onlara göre evet?
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Bandırma Vapuru ile yola çıktı. Samsun’dan başlattı kurtuluş mücadelesini.
Büyük bir mücadele vererek ülkeyi düşmanlardan kurtardı ve cumhuriyeti ilan etti.
Osmanlı devleti Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili yakalama kararı çıkardı.
Mustafa Kemal Atatürk, esir alınabilir, darağacına çekilebilirdi.
Neydi karşılığı?
Kendini bu ülke haklı için feda ettiğinde, bir beklentisi var mıydı?
Hiçbir beklentisi yoktu.
Olamazdı da!
Bilim insanlarına, sanatçılara, edebiyatçılara ne demelidir?
Bir ömür toplum için mücadele etmekteler hem de hiçbir karşılık beklemeden.
Küçük insanların bakış açısı hep şöyledir: İyi bir iş yapılıyorsa mutlaka bireysel bir çıkar vardır.
Karşılıksız iş yapılmaz!
Karşılıksız işi enayiler yapar…
Kafa bu kafa…
Küçük insanlar; kimsenin görmediğini görür, duymadığını duyar, fark etmediğini fark ederler.
İşleri güçleri kişilerdir. Kişileri konuşur, kişileri dert edinirler. Varsa yoksa konu kişilerdir.
“Büyük insanlar fikirleri, vasat insanlar olayları, küçük insanlar kişileri tartışır.”
Ne kadar yerinde ve doğru bir söz değil mi?
Küçük insanlar:
Yalancıdırlar.
Riyakardırlar.
Kurnazdırlar..
İftiracıdırlar…
“İyilik iyidir” sözü onlar için hiçbir anlam ifade etmez; anlamsız ve içi boş bir laftır.
Küçük insanlara sadece acıyorum.
Hem de çok…
Tanrının verdiği bu beyni, bedenlerinde boşu boşuna taşıyorlar.
Yazık…
Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin onlara çok uzak insanlardır.
Alacakları hiçbir ders yoktur.
O kadar söz, nasihat boşa mı?
Öğütler, öğretiler…
“Bugün varız, yarın yokuz.” Sözü yeryüzündeki bütün canlılaradır.
Kimse ölümsüz değildir.
Küçük hesaplar niye?
Dar kafalılık niye?
Büyük düşünmek, büyük adam olmak bu kadar mı zor!
Ne kaybedersiniz büyük insan olmak için biraz uğraş verseniz?
Büyük düşünseniz.
Büyük işler yapsanız.
Geçenlerde toplumsal temelli bir şeyler yapmaya kalkıştım.
İyi oldu.
Güzel bir şeyler çıktı ortaya…
Takdir gördü, alkışlandı.
Baktım küçük insanlar çoktan çevresindeki insanları zehirlemeye başlamış.
Dedikoduma başlamışlar…
Görevlerini en iyi şekilde yapmaktalar (!)
Bıktırdılar, kendilerinden tiksindirdiler.
Biraz akıl ya!
Çoğu üniversite mezunu, ülkenin beyaz yakalıları…
Garip ama gerçek…
Okumamışları, cahilleri hiç söylemiyorum.
Olmuyor, inanın olmuyor.
Hep idealize ettik, varılması gereken yer dedik, bir sürü bir şeyler söyledik.
Küçük insanlar işte….
Bizde çokça mevcut…
Ne diyelim…

Babam ve Als Farkındalık Günü
Babalar günü bu sene 21 Haziran’a denk geldi. Bugün aynı zamanda nadir hastalıklardan olan ALS Farkındalık Günü’dür. Ben babamı ALS hastalığından erken yaşta kaybettim.
21 Haziran Dünya ALS Günü yaz gündönümüne denk geldiği için sembolik bir anlam taşır. En uzun gün ve en kısa geceyi temsil eden bu tarih, ALS hastaları için “yaşamın uzaması” ve “zor günlerin daha hızlı aşılması” mesajını simgeler.
ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz); kasları durduran zor bir hastalıktır. Hastalar yürüme, yutma ve solunum güçlüğü çekerler. Bazıları sesini kaybedebilir. Hastalık ilerlediğinde de yatağa bağımlı hale gelirler.
Ülkemizde eski futbolcu Sedat Balkanlı’nın, dünyada da ünlü fizikçi Stephen Hawking’in hastalığı olarak bilinir.
Hakkında yazılacak çok şey olan, nedeni ve kesin tedavisi henüz bilinmeyen yetim bir hastalıktır.
Babalar günü ile ALS Farkındalık Günü’nün aynı güne denk gelmesi beni babamla yaşadığımız günlere götürdü.
Babam hastalığın belirtilerini yaşamış ama biz fark edinceye kadar bize söylemedi. Ne zaman ki konuşma bozukluğu başladı bizler o zaman fark ettik.
Meğer güç kaybı, kas ağrıları yaşamış, acı çekmiş, ağrı kesicilerle geçiştirmiş.
Galiba babalık böyle bir şey; hep ailesi için yaşamak, kendini ikinci plana atmaktır. Babam bu zorlu süreçlerde hiç nazlanmadı, bir kez olsun öf bile demedi.
Babam aydın bir insandı. Bizim okumamızı çok istedi, kendisi de azimliydi, ileri görüşlüydü, biz kızlarının okumasını çok destekledi.
Kız ve erkek kardeşlerimle hepimiz okuduk, öğretmen olduk. Bugün hayatta başardığımız ne varsa önce babamıza sonra annemize borçluyuz.
Yaşar Kemal misali Çukurova’nın küçük bir köyünden Adana’ya uzanan hayat yolculuğumuzda güzel olan ne varsa babam sayesindedir.
Sesi çok güzeldi. Çok güzel türküler söylerdi. Bugün yanık türkülere olan sevdam çocukluğumdan kalmadır.
Kimin ne derdi varsa yardımcı olurdu. Küsleri barıştırır, işsizlere iş bulur, düğünler onsuz olmazdı, taziyeleri kaçırmazdı. Yediden yetmişe herkesle bir olurdu. Torunlarını sırtında gezdirir bir dediklerini iki etmezdi, çocukla çocuk olurdu. Kızları ayrı sever, daha çok şımartırdı.
Diyeceksiniz ki çok var böyle babalar evet olabilir ama benim babam bir taneydi. Babamdan bir tane vardı.
Babam karşılıksız iyilik yapardı. “İyilik iyidir” düsturunun hayata geçmiş haliydi. Hiç tanımadığı insanlara da iyilik yapar, karıncayı incitmezdi.
Köyden bir hasta mı gelecek karşılar, doktora götürür, karnını doyurur, yol parasını da verir evine öyle yollardı.
Hastalığı ilerledikçe etrafında ne kadar pervane olsak da elimizden bir şey gelmedi. Ne istiyorsa yapmaya çalıştık, sevgimizi gösterdik. Gezmeyi çok severdi gezdirdik. Hoş bizden çok da bir şey istemezdi. Kıyamazdı zor kazanıyorsunuz der, kendisi için para harcamamızı istemezdi. Ama kaçınılmaz son geldiğinde bir şey yapamadık.
Belki bizim yaşadığımızın daha ağırını da yaşayanlar vardır. ALS gibi zorlu hastalıklarda hastalar kadar hasta yakınları da zorluk çekerler.
Bakım işi hasta yakınlarına maddi manevi yük bindirir. Bu konuda profesyonel destek yetersizdir. Tedavi masrafları altından kalkılamayacak kadar çoktur.
Konuşmasını kaybeden hastalar için göz bilgisayarları vardır. Ama hastalar kendileri almak zorundadır. Eğer maddi gücü yoksa alamazlar, tamamen sessizliğe mahkum olurlar.
Hastalar son ana kadar bilincini kaybetmezler, her şeyin farkındadırlar.
İstanbul merkezli ALS MNH Derneği hastalara ve hasta yakınlarına yardımcı olmaya çalışır. Dernek gönüllülerin desteği ile ayakta kalmaktadır.
Maalesef ülkemizde her yıl 2500 kişi ALS tanısı almaktadır.
Babalar Günü ile ALS Farkındalık Günü aynı güne denk gelince babamı yazmak istedim.
Sizde çevrenizde zor durumda olan hastalar ve aileleri için uzanacak bir el olabilirseniz, ALS’nin farkında olun.
Babam CELAL TOĞRUL’un Anısına Sevgi ve Özlemle…
“BABALAR GÜNÜN KUTLU OLSUN BABA”
Kızın
MUAZZEZ TOĞRUL

Toplum Nasıl Duyarsızlaştırılır?
Bir toplumu yönetmenin en kolay yolu onu ikna etmek değildir.
Çünkü ikna edilen insan yarın fikrini değiştirebilir.
Korkutmak da değildir.
Çünkü korkan insan bir gün korkusunu yenebilir.
Asıl maharet, bir toplumu alıştırabilmektir.
Çünkü alışan insan, bir süre sonra neye alıştığını bile unutmaya başlar.
Tarih boyunca birçok iktidar, birçok otorite ve birçok güç merkezi bunun farkında olmuştur.
İnsanlara bir anda büyük yanlışlar kabul ettirilmez.
Önce küçük yanlışlar yapılır.
Sonra biraz daha büyüğü…
Sonra biraz daha büyüğü…
Her seferinde toplumun vicdanı biraz daha geri çekilir.
Ahlaki sınırlar biraz daha esnetilir.
İnsanlar ilk gün tepki gösterir.
İkinci gün tartışır.
Üçüncü gün alışır.
Dördüncü gün unuturlar.
İşte duyarsızlaşma böyle başlar.
Bir toplumun çöküşü, yanlışların yapılmasıyla değil; yanlışların normalleşmesiyle başlar.
Bugün ülkemizde yaşanan birçok olayda bunu görmek mümkündür.
Örneğin geçtiğimiz günlerde TBMM’de yapılan bir oylama sırasında, Genel Kurul’da bulunmayan çok sayıda milletvekili adına pusula verildiğinin ortaya çıkması üzerine toplantı yeter sayısının sağlanamadığı anlaşıldı ve oylama gerçekleştirilemedi.
Normal şartlarda bu olayın günlerce tartışılması gerekirdi.
Çünkü mesele sadece birkaç pusula değildir.
Mesele, temsil yetkisidir.
Mesele, Meclis’in ciddiyetidir.
Mesele, millet adına kullanılan yetkinin nasıl kullanıldığıdır.
Fakat daha dikkat çekici olan şey, olayın kendisinden çok toplumun verdiği tepkidir.
Bir zamanlar ülkeyi ayağa kaldırabilecek gelişmeler artık birkaç saatlik siyasi tartışmanın ardından gündemden düşüyor.
İnsanlar şaşırmıyor.
Öfkelenmiyor.
Sorgulamıyor.
Çünkü sürekli tekrarlanan usulsüzlükler, sürekli yaşanan skandallar ve sürekli ihlal edilen ilkeler zamanla olağanlaşmaya başlıyor.
İnsan zihni böyledir.
Sürekli maruz kaldığı şeyi normal kabul eder.
İlk gün kabul edilemez görünen şey, yüzüncü gün sıradanlaşır.
İşte siyasetin en tehlikeli oyunlarından biri budur.
Toplumun ahlaki eşiğini yavaş yavaş aşağı çekmek.
Öyle ki insanlar bir süre sonra doğru ile yanlışı tartışmayı bırakır.
Sadece kimin yaptığıyla ilgilenmeye başlar.
Yanlış bizim taraftan geliyorsa mazur görülür.
Aynı yanlış karşı taraftan geliyorsa suç sayılır.
Böylece ahlak evrensel bir ölçü olmaktan çıkar.
Siyasi aidiyetlerin hizmetine girer.
Oysa gelişmiş ve insan medeniyetini büyük ölçüde kurabilmiş toplumlara baktığımızda farklı bir manzara görürüz.
Bu toplumların bir kısmı dindar değildir.
Hatta bazıları dine oldukça mesafelidir.
Fakat buna rağmen hukuk, hesap verebilirlik ve kamu ahlakı konusunda birçok toplumdan daha ileri bir noktadadır.
Çünkü oralarda toplumun en üstünde siyasetçiler yoktur.
Devlet görevlileri yoktur.
Liderler yoktur.
Şeyhler, hocalar, imamlar veya başka otorite figürleri yoktur.
En üstte ilke vardır.
Hukuk vardır.
İnsan onuru vardır.
Siyasetçi de sıradan bir vatandaştır.
Bakan da…
Milletvekili de…
Din adamı da…
Onları ayrıcalıklı yapan şey makamları değil, üstlendikleri sorumluluktur.
Bu nedenle bir siyasetçi hata yaptığında insanlar önce onun kim olduğuna değil, ne yaptığına bakar.
Bizim gibi toplumlarda ise çoğu zaman tam tersi yaşanır.
İnsanlar yapılan eylemi değil, eylemi yapan kişiyi değerlendirir.
Bu yüzden aynı davranış bir gün alkışlanırken başka bir gün lanetlenebilir.
Aynı yanlış, farklı kişiler tarafından yapıldığında farklı muamele görebilir.
İşte toplumsal çürümenin başladığı yer tam olarak burasıdır.
Çünkü bir toplumun ahlaki pusulası bozulduğunda artık haklı ile haksız arasındaki çizgi silinmeye başlar.
Yerine “bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımı gelir.
Bir süre sonra insanlar hakkı mı savunduklarının, haksızlığı mı savunduklarının farkına bile varamaz hâle gelir.
Çünkü mesele adalet olmaktan çıkmıştır.
Mesele taraf olmaya dönüşmüştür.
Ve sistem böylece işlemeye devam eder.
Ta ki bir gün aynı sistem kendi destekçisinin kapısını çalana kadar…
O gün insanlar ilk kez canları yandığı için itiraz eder.
Fakat çoğu zaman artık çok geçtir.
Çünkü daha önce başkalarının hakkı ihlal edilirken gösterilmeyen tepki, sonunda dönüp herkesi bulur.
Bu yüzden bir toplumun geleceğini belirleyen şey ekonomik büyüklüğü değildir.
Ne kadar bina yaptığı da değildir.
Ne kadar yol yaptığı da değildir.
Asıl belirleyici olan, yanlış karşısında gösterebildiği ahlaki reflekstir.
Çünkü toplumlar baskıyla yıkılmaz.
Toplumlar önce vicdanlarını kaybeder.
Sonra ilkelerini.
Sonra hukuklarını.
Ve en sonunda, bütün bunları kaybettiklerini fark edecek duyarlılıklarını…
Belki de bu yüzden asıl soru şudur:
Bir ülkede kaç kişinin sustuğu değil…
Kaç kişinin hâlâ şaşırabildiği.
Çünkü bir toplum için umut, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.
Hâlâ yanlış karşısında rahatsızlık duyabilen insanların var olmasıdır.
Zira bir milletin çöküşü, yanlışların yapılmasıyla başlamaz.
Yanlışlara alışılmasıyla başlar.
Ve bir gün insanlar dönüp geriye baktıklarında, kaybettikleri şeyin özgürlükleri, refahları ya da hakları olmadığını fark ederler.
Asıl kaybettikleri şey;
yanlış karşısında “Bu kabul edilemez!” diyebilme cesaretidir.
Çünkü bir toplumun sonunu, kötü insanların çoğalması getirmez.
İyi insanların şaşırmayı bırakması getirir.
O cesaret kaybolduğunda ise artık hiçbir zincire ihtiyaç kalmaz.
Çünkü insanı en güçlü şekilde tutsak eden şey korku değil,
alışkanlıktır.
İbrahim KÜÇÜKER
Parazit
‘’Niceleri geldi, neler istediler, sonunda dünyayı bırakıp gittiler. Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi? O gidenlerde hep senin gibiydiler.’’ (Ö. Hayyam)
Başka bir canlının üzerinde geçinen, onun üzerinden gıda alan, velhasıl bedava yaşayan, canlı organizmalar. Çalışmanın zor geldiği, emek sarf etmeden yattığı yerden gününü gün eden sefil, tembel yaratık. Günümüzde sadece börtü böcekte değil, artık insanlarda bu kategoriye girmiş vaziyette.
Zaman öyle bir hale getirdi ki artık zahmet, emek, alın teri tarihe karıştı, toplumun geneline bu hal ve tavırlar virüs gibi sirayet etti, hazır, bedava her isteğin yerine gelmesi arzusu depreşmeye, velhasıl bedava yaşama felsefesi oluştu. Gelecek kaygısı olmadan, günü kurtarma telaşı içerisinde insanlar.
Bu toplumun her kesimine sirayet etmiş durumda, artık hastalık siyasete de bulaştı, iyi niyetli gözüküp fırsatını bulduğu an kafasında kurguladığı planı devreye sokarak kurulu düzene çökme gayreti maalesef çıplak gözle görülmekte, başarı için bir birlerinin sırtına basanlar, yeri geldiği zaman harcayarak saf dışı bırakanlar, en mahrem bilgilere dahi haiz olanlar bunu kendi lehlerine kullanmakta bir beis görmemekteler.
Maneviyatın zayıflaması, maddenin hayat tarzı olarak benimsenmesi, toplum düzeninde olumsuzluklara kapı aralamakta, hani bir atasözü var ‘’ balık baştan kokar’’ lider, önder, hatırı sayılır, toplum içerisinde saygınlığı olan zatların yapacakları her hareket kabul görür ve zamanla gelenek halini alır, aslında kabaca tarifi var her halde anladınız.
( imam o…… c…. s…. ) Yüksek makamda olanlar her daim göz önünde olan kişilerdir, hal ve hareketlerine, dillerinden çıkacak sözlere önemle dikkat etmelidirler. Aklıma rahmetli Galip Erdem’in ayrık otu makalesi geldi, güncel zamanı seyrettikçe birebir benzemekte olduğu aşikar. Malum siyaset saati dakikası olmayan her an değişen demokratik hareket.
Hali hazırda malum cumhuriyetle yaşıt bir siyasi hareket hırpalanmakta, ele geçirilmek istenmekte, elbette bu hareket iç siyasete darbe vurmakta, muhalefet vazifesini bi tamam yapamamaktadır, çünkü kendi iç çekişmeleri, mahkeme koridorları, yalan, talan, düzenbazlık hat safhaya ulaşmış vaziyette, insanların kimyasını bozmakta, taraftarlarını üzmekte, hizipler yaratılıp, bölünme ve parçalanma safhasına getirilmiş durumdadır.
Hani derler ya cin olmadan çarpan, aynen o vaziyette, seni sen yapan, cilalayan, topluma tanıtan, seçilmesi için kefil olan zatın arkasından iş tutmak, gizli, gizli oyunlar planlamak ne acıdır ki ahlakımıza ters davranıştır.
Paye alınca göklere çıkan inmesini bilmeyen yavru kuşlara benzemekte, yapılacak olan bir işin önü, arkası mutlaka hesaplanmalı ve o doğrultuda hareket edilmelidir, aksi durumda bertaraf olursun, tarihin çöplüğünde yer alırsın, zatınıza sıfat verildi ve al beni yaratıldı ise, sende geldiğin yeri, yukarılara nasıl tırmandığını unutmayacaksın, zira ihanet edenlere haramzade denir.
Canlılar arasında da malum bu ala vere dala vere bulunmakta, aslına bakılırsa bu virüs insandan yayılmıştır. Çıkar, menfaat, makam ve mevki hesapların tamamı nefsin arzu ve isteklerinin yekünüdür, düşünce, akılda muhakeme tamamı bu konular üzerinde yoğunlaşarak sonuca kısa vadede nasıl giderim hesabı yapılmakta, hedefe varıldığında yol üzerinde destek olanlar bir bir yok edilir, zira muhalif olabilirler.
Siyasi tarihimize bakıldığında hizipçilik ne gariptir CHP den geçmiştir, kendi dışında yıldızı parlayan partilerin güdük kalması için çalım atmışlar ve bugünlere kadar gelinmiştir. 80 öncesi gizli pazarlıklar, sonrası Özal’ın kışkırtmaları ile solda cereyan eden isyanlar maalesef sağa da sirayet ettirilmiş, bölünmeler olmuştur.
80 Öncesi AP maruz kaldı, sonrası MHP ye sıçradı, bu olayları kurgulayıp sahaya sürüp seyredenler kazdıkları kuyuya kendileri düştü. Daha dün ip atlamak için tarlalarda genel kurul yapanlar, sahada tutunabilmeleri için 15 vekil yollayanlar hangi gaye ile bu akla hizmet ettiler, onlara sufle verenler kıtalar arası emperyalist kişiler mi?
Zira ülkemiz üzerinde yapılan planların önünde en büyük engel MHP ve ÜLKÜ OCAKLARI bunu ikinci ağızlardan dillendirdiler, sıcak bakmadıkları yapılan tavır ve davranışlardan aşikar olmakta.
Siyaset şahıslara, gruplara, dışarıdan güdümlü piyonlara, kişisel menfaatlere hizmet edecek yol değildir, ülkenin çıkarları, milletin geleceği ve bekası için yapılır, bu doğrultuda planlar, yasalar düzenlenir, kültür işlenir. Ülkesini seven milletinin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutar, gelebilecek saldırıları göğüsler. Bu yolda çıkar yoktur ALLAH rızası vardır.
‘’ Edep aklın tercümanıdır. Herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli şerefi kadar değerlidir.’’ (Mevlana)
ALLAH’A EMANET OLUN
Namık GEDİK
Dalgası şaşkın deryanın
Kıyına faydası olmaz.
Nefsine düşkün insanın,
Huyuna faydası olmaz.
Direği çürükse damın,
Tükenmez endişen gamın.
Sonradan görmüş adamın,
Soyuna faydası olmaz.
Neme lazım, nemliğin,
Sonu hoş olmaz kemliğin.
Aslı çalıntı demliğin,
Çayına faydası olmaz.
Vebalı var aza çoğun,
Hesabı var aca tokun.
Hedefe değmeyen okun,
Yayına faydası olmaz.
Meclise korsan arsızı,
Sohbete düşürür sızı.
Çoban tutarsan hırsızı,
Koyuna faydası olmaz.
Tadına düşkün şirenin,
Ahlakı bozuk yörenin.
Kenarı uçuk derenin,
Suyuna faydası olmaz.
Sağır yanına gidersen,
Başını sallar ne dersen.
Cahili muhtar edersen,
Köyüne faydası olmaz.
Feymani, söyleme adın,
Bozulur lezzetin tadın.
Dırdır eyleyen avradın,
Beyine faydası olmaz.
Aşık Osman Feymani

LGS
Bu ülke çocuklarının kaderi olmalıdır ki hep bir sınavdan geçme durumu söz konusudur.
İlkokul sıralarında başlar sınav, üniversite bitene, bir meslek sahibi olana kadar devam eder gider.
Hep bir sınav vardır hayatımızda…
Bu sınavlardan birisidir LGS…
En zorlu olanıdır.
Seçilme sınavıdır.
Bu yıl da zorlu bir sınavdan geçti çocuklar.
Sinirler, stresler, hastanelik olma durumları söz konusu oldu. Birçok aile çocuğunu sınav binası yerine hastaneye götürdü.
Kolay değil çocuklar için sınav. Her taraftan psikolojik baskı var. Yüklenen sorumluluk, beklenti hat safhada…
Ne yapsın çocuk!
Aileler çocukları için kaygılandı, üzüldü, sevindi.
Kimileri yüksek puan alacak iyi okullara yerleşecek, kimileri düşük puan alacak diploma notu ile kayıt alanlarındaki bir okulu tercih edecek…
Ülkemizde hep bir akademik başarı peşinde koşulmakta…
Adam olacaklar, adam olmayacaklar akademik başarı ile belirlenmekte…
Çocuğun sportif, sanatsal, mekanik, motor becerileri hiç umursanmamakta…
Kayda alınmamakta…
Sınavdan istendik puanı alamadınız mı, elendiniz mi kötü çocuksunuz.
O kadar…
İyi bir müzisyen, iyi bir sporcu, iyi bir edebiyatçı, iyi bir ressam…
Neden olmasın.
En iyiler sanatçılar, müzisyenler, ressamlar değil mi?
Hep onların ismini zikretmiyor muyuz?
Leonardo da Vinci, Pablo Picasso, Vincent Willem van Gogh, Michelangelo, Caravaggio, Rembrandt Harmenszoon van Rijn, Raffaello Sanzio da Urbino, Diego Velázquez, Albrecht Dürer…
Türkiye’de piyanist ve besteci Fazıl Say, orkestra şefi Cem Mansur, dünyaca ünlü piyanistler İdil Biret ve Güher & Süher Pekinel, soprano Leyla Gencer, caz piyanisti Karsu Dönmez ve elektronik müzik prodüktörü Mahmut Orhan …
Hep yanlış yapıyoruz, yapmaya da devam ediyoruz.
Her zaman dile getirmişimdir: İlkokulda derslere branş öğretmenleri girmeli, çocuğun yeteneği keşfedilmeli, ortaokulda yeteneğine uygun okullarda eğitim görmeli, liselerde çocuk artık mesleğinde yetkin hale gelmelidir.
En büyük sınav yeteneklerin tespiti olmalı…
Çocuk hangi alanda yetenekli ise o alanda eğitim görmelidir. Oysa meslek liseleri en kötü okullar statüsünde algılanıyor.
Ne sınav stresi olur çocuk ne de sınav kaygısı…
Yazık ya…
İstendik başarıyı gösteremeyen çocuklar perişan haldeler…
Özgüvenleri, ailede değerleri, arkadaşları arasında saygınlıkları kalmadı.
İşe yaramaz, derslerine çalışmayan, başarısız çocuklar oldular.
Kapandılar odalarına, gözyaşı dökmekteler.
Bir an önce çocukları at yarışı misali sınavlara sokmaktan vazgeçelim.
Bu çocuklar bizlerin gelecekleri.
O kadar çok kişi var ki mesleğini severek yapmayan, neredeyse çalışanların tamamı…
Avrupa’da insanlar yetenekli olduğu alanlarda eğitim görüyorlar, dolayısıyla hem işlerini severek yapıyorlar hem de psikolojileri düzgün.
Ülkenin en zekileri doktor…
Neden?
Doktor olunca çok para kazanacaklarını düşündükleri için.
Çok para kazanmak için insanlar yaşamlarını mahvediyorlar.
Yaşamdan zevk almıyorlar.
En kötüsü de mesleklerini severek yapmadıkları için başarılı olamıyorlar.
Önerdiğim yöntem çok büyük alt yapılar gerektiren, büyük paralar isteyen şeyler değil.
Neden hala sınavlar var, anlamış değilim.
İlkokullarda çocukların yeteneklerini tespit et, ortaokullarda yeteneklerine göre eğitim ver, liselerde çocuk iyice yetişsin…
Üniversite okumak isteyen okusun…
Okumak istemeyen iş hayatına atılsın…
Ülke olarak bir an önce bu çocukları sınav stresinden kurtarmak, yeteneklerine uygun meslekleri seçecekleri koşulları var etmek zorundayız.
Bu çocuklara yazık…
Gözümüzün önünde heba olup gidiyorlar…
Çözüm zor değil, çok kolay…

Şehrin Gelişmesi
‘’Sadece niyet edin ve yolunuza devam edin. Kader niyete aşıktır. Çektiğiniz zahmet bir gün rahmet olur.’’ (Şems-i Tebrizi.)
Bir beldenin veya kentin gelişmesi, ileri gitmesi, günün anlam ve önemine binaen güncellenmesi, o bölgede bulunan STKların, basının ve ileri gelenlerin, şahsi menfaatleri bir kenara bırakarak toplumun hissiyatını önemseyip o doğrultuda gerekli girişimlerde bulunulmalı ki o bölgeden göç olmasın, ilim, teknik ve bilim adamları terk etmesin, çağı yakalasın.
Gelişme olmayan yerlerde, insanlar arayış içine girecekler ve ihtiyaçların karşılanması için ileri seviyede bulunan yerlere gideceklerdir.
Yerel yöneticiler, sorumluluk alanlarında olan sorunları giderirken ileri hamleleri de yapmaları orada yaşayan insanların refah seviyesini yükseltecek, mutlu ve müreffeh olacaklardır. Günü kurtarmak ve menfaatleri düşünmek, geri kalmışlığın sendromudur, ben değil, biz olursak yaşam seviyesi yükselecek, çözüm kendiliğinden gelecektir.
Bölgenin güncellenmesinde elbette spor büyük önem arz etmektedir, toplumun mutluluğuna dokunduğu gibi, arz talebin oluşmasına velhasıl ticaret sirkülasyonunun artmasına zemin hazırlayacak, yeni, yeni atılımlara kapı aralayacaktır. Fakat şurası da bir hakikat kendini tahkim edemeyenler, zamana uygun yatırımlar yapamayanlar, Şeyh Edebalı’nın öğütlerinde olduğu gibi yükseklerde tutunamazlar.
‘’ Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma, bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.’’
Şehrimizin takımının 1. Liğ’e çıkması gurur vericidir, ancak Edebalı’nın nasihat ettiği gibi, yükseklerde tutunmak, güvende olmak o kadar kolay değildir, kurtlar sofrasındasınız, o meyanda transferler yapılmalı, eksikler tamamlanmalı, şehrimize gelecek ekiplerin şimdiden gözlerinde endişe hissettirilmelidir.
Şayet önemli noktalara temas edilmezse en kısa sürede tepe taklak gidilir, bunun olmaması o meyanda doğru kararlar alıp, tedbirleri bir bir sıralarsak ileride oluşabilecek zorlukların üstesinden rahatlıkla gelinir.
Milletler tarihinde olduğu gibi kendini kaybeden, havaya kapılıp yükseklerde uçanlar tüyleri yolunup yere düşen kaz misali olurlar, ayaklar yere basmalı, eksikler giderilmeli, hazırlıklar tam gaz yapılmalı ki tutunup, varlığımızı göstermeliyiz. Unutmayın bu şehir bir çok kahramanları bağrından çıkartmış, dünya güreşine damga vuran M. Atalay, 7-8 Hasan paşa, Çırağan baskınında isyancıların başını kıran kahraman, daha niceleri…. Siz benliğinizi bilin, kimseyi küçük görmeyin aşağıdan yukarıya herkese aynı seviyede bakın, değer verin, vesvesiye ve gurura kapılmayın.
Temeli sağlam olan binanın üstü de tahkim edilirse gerisi Yaradana emanettir. Başarı kişisel hareketlerle gelmez, birlik olunup imc usulü, takım ruhunu oluşturacak arkasından zaferler gelecektir, ferdi davranışlar kişiye özeldir, o kişinin olmaması koca bir takımı yok eder.
Takım ruhu güçlü olur ve inanılırsa önünüzde kim olursa olsun kaybetmeye mahkumdur. Başarı bir alanda gözükmüş olsa da, aslında o bölgenin tarihini, kültürünü tanıtacaktır. Bu doğrultuda hazırlıklar yapılarak cazibe merkezi haline getirilmelidir. Bulunduğu yerde ve çevresinde algı yaratarak komşu şehirlerinde ilgi ve alakasını çekmeli ki daha fazla sirkülasyon olsun.
Bu konularda yerel yönetim ve kültür müdürlüğü hazırlıklarını bi tamam yapmalı. Bu şehrin tanıtımında en büyük etkendir, önünüze gelen fırsatı tepmeden, çarpmadan olgun, müşvik, mütevazi davranışlar sergileyerek devamlılık arz etmelidir.
Açgözlü olmadan gelenin, giderken bir daha gelme arzusunun depreşmesi sağlanmalı. Yetkili birimlerin, bürokrasinin, yöneticilerin gerekli tedbirleri aldığı gibi, eksikleri de ivedi olarak tespit edip çözüm yolları bulunmalı ve planlanmalıdır.
Çevreye duyarlı olup kötü imaj yaratacak tüm pürüzler el birliği ile düzeltilmeli, bir kere gelen zevkle bir daha gelmelidir. Unutmayalım başarı ekip işi olduğu gibi toplumun kılcal damarlarına nüfus etmeli. Destekler artmalı, bunun içinde cazibeler artırılarak gemi misali, çapa atılmalı, sürüklenmeden durulmalıdır. Gerek kültürel, gerekse milli manevi tahammüllere uyulmalı zafer hezimete dönmemelidir. Kendimize baktığımız gibi gündemi devamlı surette takip edip yanlışlara tedbir alarak düzeltilmelidir.
Önce köyüm, kasabam, en son şehrimi düşünme, her vatandaşın bu düsturda hareket etmesi, önceliğin asli unsurlara ait olduğunu bilmeleri gerek. Galibiyette, mağlubiyette olgunlukla karşılanıp nedenleri, niçinleri araştırılarak sorunun olduğu yer derhal düzeltilmeli ki bir daha tekerrür etmesin. Her alanda başarılarını temenni ederim.
‘’ Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmaktır. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.’’ (Şems-i Tebrizi) (Tahayyül; hayal etme, zihinde canlandırma)
ALLAH’A EMANET OLUN
Namık GEDİK

Yazar Deyip Geçmeyelim
Yazar, düşüncelerini, duygularını, hayallerini veya edindiği bilgileri yazılı metinler aracılığıyla ifade eden kişidir.
Yazar deyip geçmeyelim; insanın kendini konuşarak ifade etmesi kolaydır. Ama kağıt kalemi alıp yazmaya başlayınca tıkanıp kalınabilir.
Yazarlar, yazdıklarıyla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. İlk yazma denemelerimde; herkes benim duygu ve düşüncelerimi okuyup, öğrenecek gibi hissetmiştim.
Yazarlar kendi yaşantıları üzerinden aslında tüm okuyucuların yaşamına tercümanlık yaparlar. Yazılanlar okunduktan sonra artık okuyucuya aittir. Yani yazar deyip geçmeyelim; sözcüklerden yeni dünyalar inşa ederler.
Okumak; hep daha çok okumak isteriz, buna zaman bulamamaktan yakınırız. Sağlık sorunum nedeniyle üç haftadır evdeyim. Bunun tek iyi yanı, bol bol okuyabilmem oldu.
Okudukça da yazarlara olan hayranlığım arttı. En son Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı kitabını okudum.
Ayfer Tunç kitabında 248 karaktere yer vermiş. Üstelik karakterlerin birbirleriyle bir şekilde bağı var.
Ben bile okurken bazı karakterleri karıştırdım. Yazar onca karakteri hem kurguluyor hem de aklında tutuyor. Hayran kalmamak elde değil.
Jack London’un Martin Eden adlı kitabı, okuduğum ve beni derinden etkileyen eserlerden biridir.
Cengiz Aytmatov’un eserlerini tarif edecek söz bulamıyorum; tek kelimeyle harikuladedir.
Sebahattin Ali benim için özel mi özeldir. Yaşamıyla da içimde sızı bırakan bir yazardır.
Zaman zaman yerelde ünlenen yazarları da okurum. Gündoğdu Yıldırım’ın Dımılı adlı kitabında köylülerin yaşam mücadelesini ilgiyle okudum.
Dünya klasikleri, adı üstünde, dünyada ses getirmiş eserlerdir; hangisini ayırabilirim ki, hepsi çok kıymetlidir.
Ahmet Ümit bir röportajında siyasetçi olmaktansa yazar olup daha çok insana ulaşır, söyleyeceğimi söylerim der.
Bir kez daha söylüyorum; okudukça yazarlara olan hayranlığım daha da arttı. Yazmak kolay değildir. Kolay olduğunu düşünen varsa yazmayı denesin; ne demek istediğim anlaşılacaktır.
Hele şiir yazmak çok çok zordur. Bir yığın duygu ve düşünceyi dizelere sığdıracaksın. Olağanüstü zordur.
Yazın işinin zorluğunu anlayınca yazarlara saygım arttı. Gözümde büyüdüler.
Bizlere düşen ise alıp okumak. Almaya gücü yetmeyen için her yerde kütüphaneler var, üye olunabilir.
Üniversite öğrencisi oğlum, harçlığından ayırıp okuduğu kitapları satın alır. Kütüphaneden alabilirsin dedim. Ben okuduğum kitapları kütüphanemde görmeliyim dedi. Öğrenci olan biri bile kitaba bütçe ayırabiliyorsa herkes ayırabilir.
Kısaca okumamanın bahanesi olamaz. İsteyen herkes kitaba ulaşıp okuyabilir, zamanda ayırabilir. En azından sosyal medyadan biraz uzak kalınca kitaba zaman kalır.
Emek çok yüce bir değerdir. Emek verip yazılan her kitap okunmaya değerdir.
Okuyuculara düşen ise zaman ayırıp okumaktır. Okuyan bir millet gelişir, güçlenir. Başkalarının ağzına bakmak yerine kendi doğrularını oluşturur.
Kitap okuyandan zarar gelmez. Okumadan gününüz geçmesin. İyi okumalar dilerim.

Hafızasını Kaybeden Milletin Aynası
Tasavvuf ehli der ki:
İnsan unuttuğu kadar kaybolur.
Milletler de böyledir.
Çünkü insanın hafızası ruhunun evidir. Milletlerin hafızası ise medeniyetinin evidir.
Ev yıkılırsa insan ölmez.
Ama nereye ait olduğunu unutmaya başlar.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı sancılardan biri tam da budur.
Ekonomiden daha derin…
Siyasetten daha eski…
Sessiz ama yıkıcı bir hafıza kaybı…
Türkiye’de tuhaf bir gelenek var.
Önce insanın hafızasını elinden alıyorsunuz.
Sonra ona neden hatırlamadığını soruyorsunuz.
Önce dedesinin mezar taşını okuyamayacağı bir düzen kuruyorsunuz.
Sonra dönüp:
“Neden tarihinizi bilmiyorsunuz?” diyorsunuz.
Önce kelimelerini azaltıyorsunuz.
Sonra:
“Neden kavram üretemiyorsunuz?” diye soruyorsunuz.
Bu, gözlerini bağladığınız adama neden yolu bulamadığını sormaya benziyor.
Avrupa’da ya da Amerika’da eğitim alan birçok insanın yaşadığı ortak bir sarsıntı vardır.
Bir öğrenci üniversite kütüphanesine girer.
Bin yıl önce yazılmış metinleri okur.
Sekiz yüz yıl önce yaşamış bir düşünürle aynı masaya oturmuş gibi hisseder.
Bir medeniyet kendi ölüleriyle konuşmaya devam etmektedir.
Sonra kendi ülkesine döner.
Dedesinin mezar taşının başına gider.
Okuyamaz.
Taş oradadır.
Dede oradadır.
Tarih oradadır.
Ama kelimeler artık yoktur.
İşte insanın ciğerini yakan şey budur.
Mesele mezar taşı değildir.
Mesele dedeyle torun arasına giren sessizliktir.
Bir Alman bin yıl önceki atasıyla konuşabilirken, bu toprakların evladı bazen yüz yıl önce ölmüş dedesinin ne anlattığını bilemez.
Sonra dönüp bu millete cehalet dersi verilir.
Ne büyük ironi…
Daha sonra akademisyenler çıkar.
Toplumun kavram üretemediğinden bahsederler.
Belki haklıdırlar.
Fakat şu soru da haklıdır:
Toplumun kavramlarla buluşması için ne yaptınız?
Kaç profesör Anadolu’nun bir ilçesine gidip halka açık konferans verdi?
Kaç akademisyen bir köy okulunda çocuklarla oturdu?
Kaç doçent bir çiftçinin derdini dinledi?
Kaç bilim insanı yazdığı makaleyi halkın anlayacağı dile çevirdi?
Şarkıcılar turne yapıyor.
Komedyenler turne yapıyor.
Siyasetçiler turne yapıyor.
Peki akademisyenler neden turne yapmıyor?
Bilgi neden halkın ayağına gitmiyor?
Bir başka gariplik…
Viyana Üniversitesi’nin kapısından içeri giren yaşlı bir adam düşünün.
Öğrenci değil.
Profesör değil.
Araştırmacı değil.
Sadece kahvesini içmek isteyen bir vatandaş.
İçeri giriyor.
Bir amfide ders dinliyor.
Kampüste dolaşıyor.
Kimse ona hesap sormuyor.
Çünkü üniversite toplumundur.
Bilgi toplumundur.
İlim toplumundur.
Bizde ise yüksek lisans yapmayı düşünen genç, üniversitenin kapısından nasıl gireceğini düşünüyor.
Güvenlik izin verir mi?
Kime soracağım?
Nereye çıkacağım?
Bir tarafta üniversiteye giren evsiz adam…
Diğer tarafta üniversiteye girmeye çekinen öğrenci…
Sonra toplumun bilimden uzaklaştığını konuşuyoruz.
Gerçekten etkileyici.
İşin daha da acı tarafı şu:
Bu ülkede Anadolu insanı her şeydir.
Asker gerektiğinde askerdir.
Vergi gerektiğinde mükelleftir.
İşçi gerektiğinde işçidir.
Çiftçi gerektiğinde çiftçidir.
Savaş çıktığında ilk saftadır.
Şehit düştüğünde adı destan olur.
Ama konu kültüre, eğitime ve entelektüel meselelere geldiğinde birden bire problem hâline gelir.
Birden bire “eğitimsiz kitle” oluverir.
Bu ülkede Anadolu insanı hem devletin omurgasıdır hem de bütün eksikliklerin sanığıdır.
Bu biraz haksızlık değil midir?
Ben Yörüğüm diyen bir insanın bugün yarım saat boyunca Yörüğün ne olduğunu anlatmak zorunda kalması bile başlı başına bir medeniyet problemidir.
Türkmen dediğinde açıklama yapmak zorunda kalıyorsun.
Oysa dünün Yörüğü, dünün Türkmeni devletin sınır boylarında nöbet tutuyordu.
Fethedilen topraklara yerleşiyordu.
Orayı vatan yapıyordu.
Devletin köküydü.
Kanıydı.
Canıydı.
Bugün ise kök, ağaca kendisini anlatmaya çalışıyor.
Bundan daha büyük bir hafıza kaybı olabilir mi?
Belki de Türkiye’nin temel problemi cehalet değildir.
Belki problem, bilgi ile millet arasındaki köprülerin çökmesidir.
Çünkü bilgi başka şeydir.
İrfan başka şey.
Bilgi üniversitede üretilir.
İrfan ise halka dokunduğu zaman doğar.
Bilgi kitaplarda yaşayabilir.
Ama irfan insanın içinde yaşar.
Biz bugün bilgi üretiyoruz.
Raporlar yazıyoruz.
Projeler hazırlıyoruz.
Strateji belgeleri yayınlıyoruz.
Vizyonlar açıklıyoruz.
Kızıl Elmalar anlatıyoruz.
Fakat Anadolu’nun en ücra köşesindeki vatandaş bu büyük hikâyenin neresinde durduğunu bilmiyor.
Çünkü ona yalnız sonuç anlatılıyor.
Sürecin parçası olmasına izin verilmiyor.
Eskiden Ahiler vardı.
Loncalar vardı.
Tekkeler vardı.
İrfan meclisleri vardı.
Devlet ile millet arasında canlı damarlar vardı.
Bugün ise devlet ayrı konuşuyor.
Üniversite ayrı konuşuyor.
Aydın ayrı konuşuyor.
Halk ayrı konuşuyor.
Aynı memlekette yaşıyoruz ama birbirimizin dilini kaybetmeye başlıyoruz.
Ve belki de asıl soru şudur:
Gerçekten cahil olan kim?
Dedesinin mezar taşını okuyamayan halk mı?
Yoksa halkının ruhunu okuyamayan aydın mı?
Çünkü insan bazen kitap okumadığı için cahilleşmez.
Bazen insanları okumayı bıraktığı için cahilleşir.
Ve belki de bu ülkenin en büyük trajedisi budur:
Halkını tanımayan aydınlar ile aydınını tanımayan bir halk arasında sıkışıp kalmış olması.
.









