Kategori: Köşe Yazıları

  • “LGBT” Yok Sayılamazmış!

    “LGBT” Yok Sayılamazmış!

    Allah sizi öyle bir yok sayar ki dünya da bile en alçak çukurlara gömülür hatta mezarınız dahi olmadan yok olur gidersiniz. Rabbimiz ayetinde şöyle buyuruyor;

    “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”

    Evet cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplumun akıbeti de işte böyle oldu. Allah’ın ve O’nun elçisinin kendilerinden istediği tertemiz bir hayata razı olmayarak pislikten hoşlanan bir toplumun akıbeti işte budur.
    Lût (a.s)’ın toplumu böyle pislik içinde peygamberlerinin kendilerine sunduğu mesajdan habersiz, Allah’a ve O’nun elçisine kafa tutar bir hayatı yaşayıp dururlarken onları helâk görevini alan Allah’ın melekleri bu toplumu helâk etmek üzere gelirlerken önce Beyti Makdis civarındaki Halil kentinde ikamet eden Hz. İbrahim’in (a.s)’ın yanına uğrarlar. Allah’ın melekleri insan suretinde kendisine geldikleri için atamız İbrahim (a.s) onlara kızartılmış bir buzağı ikram eder. Fakat onların sofraya el sunmadıklarını gören atamızı bir korku bir telaş alır. Çünkü genelde o toplumda bir eve misafir gelenler eğer ikram edilen yemeği yemezlerse düşmanlık adına geldikleri anlaşılırdı veya bu varlıkların melek oldukları anlaşılırdı. İşte atamız İbrahim’i bir korku almıştı. Onun ve hanımının telaşlandıklarını gören Allah’ın melekleri onları rahatlatmak için dediler ki ey İbrahim korkmayın biz Allah’ın melekleriyiz. Bunu öğrenince İbrahim (a.s)’ı bu defa da başka bir korku almıştı. Melek ya vahiy getirir ya da hele hele bir insan suretinde gelmişlerse mutlaka bir toplumu helâk etmek için gelirler diyerek bir başka korku kaplamıştı atamızı. Allah’ın melekleri dediler ki korkma; “Ey İbrahim biz sana bir çocuk müjdelemeye geldik” dediler.

    Onların bu sözlerini duyan Sara annemiz de çok heyecanlandı veya hayretini şaşkınlığını gizleyemeyerek ellerini yüzüne vurdu ve dedi ki ben ha! Benim çocuğum olacak ha! Ben kısır bir kadınım! Ve de üstelik seksen doksan yaşındayım! Böyle bir ayağı çukura kaymış, yaşlılığının son haddine ulaşmış bir kadından nasıl bir çocuk olabilir? Diyerek hayretini izhar ederken melekler de dediler ki” Kezalik” işte böyle. Güç ve kudret sahibi olan rabbine bu iş kolaydır, hiç bir şey ona zor gelmez dediler.

    Sonra İbrahim (a.s) meleklere sordu: Sizin esas geliş gayeniz nedir? Allah’ın melekleri de dediler ki biz Rabbimizin emriyle Lût ’un kavmini helâk etmeye geldik. Allah’ın merhametli elçisi heyecanla dedi ki; ama orada Lût var. Melekler dediler ki orada kimin olduğunu biz bilmekteyiz. Sonra oradan ayrılıp Ürdün’e, Lût (a.s)’ın bölgesine geldiler, insan suretinde Lut (a.s.)’ın evine geldiler ve Lut (a.s.)’ın hanımı hainlerden olduğu için, onları kavmin ahlâksızlarına haber verdi. Bizim evde yakışıklı gençler var onlardan istifade etmek istiyorsanız haydi gelin dedi. Sonra ahlâksızlar tarafından Lût (a.s)’ın evi çevrildi; “ Ver o gençleri bize ey Lût yoksa biz sana ne yapacağımızı görürsün diye tehditler savurmaya başladılar.
    Onların bu tavırları Lût (a.s)’a gerçekten çok ağır geldi. Misafirlerini kendi elleriyle bu ahlâksızlara teslim etmek durumunda kalmak onu çok üzdü de onlara ey kavmim işte kızlarım! Gerçekten evlenmek istiyorsanız onları alın ve bu misafirlerime dokunmayın dedi. tâbi bu işte kızlarım ifadesi işte ümmetimin kadınları, eğer evlenmek istiyorsanız bu kadınlarla evlenin ve erkeklere gitmekten sakının anlamına da gelmektedir. Onlar dediler ki ey Lût bizim ne istediğimizi sen pek ala biliyorsun. Biz kızları değil erkekleri istiyoruz ve onları almadan da buradan bir adım bile atmayacağız dediler.
    Sonra Allah’ın melekleri dediler ki ey Lût korkmana gerek yok biz Allah’ın elçileriyiz ve bu ahlâksızların defterlerini dürmeye geldik derler ve işte Rabbimizin:
    “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”
    Âyetinde ifade edildiği gibi Allah onların işlerini bitiriverdi. Mü’minleri kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Ama burada dikkat ederseniz karısı müstesna diyor Rabbimiz.

    Evet, görüyoruz ki iman etmedikleri sürece peygamber karıları, peygamber kızları, peygamber oğulları peygamber babaları, peygamber amcaları bile kurtulamıyor. Öyleyse ancak inananlar kurtulacaktır, bunun dışında ne nesep bağı ne de başka bağlar hiç bir değer ifade etmeyecektir.
    Bakın Rabbimiz Tahrîm suresinde iki peygamber karısından bir de Firavunun karısı olan Asiye annemizden örnek vererek bu hususu şöyle anlatır:

    Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısıyla Lût’un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun, nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de iki peygamber Allah’tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: ” Cehenneme girenlerle beraber siz de girin” dendi
    (Tahrîm 10)

    “Allah, inananlara Firavunun karısını misal gösterir: O: Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar” demişti.”
    (Tahrîm 11)

    Evet, görüyor musunuz? İki peygamber karısı, Lût (a.s) ve Nûh (a.s)’ın karıları kocaları peygamber oldukları halde, Allah kendilerine çok büyük nimetler sağlamış olduğu halde, evlerine vahiy indiği ve çevrelerindeki insanlar o evden aydınlandıkları halde bu büyük nimetten istifade edemeyen iki peygamber karısı, cehenneme gidiyor ama zalim ve despot bir adamın Firavunun karısı olan Asiye annemiz akşam-sabah yemek yerine kendisine sopa atan dünyanın en zalim adamının emrinde o zor imkânları, o dar imkânları değerlendirip cennete gidiyor. Rabbimiz bu ikisini mü’minlere misal olarak arz ediyor.

    Yarın ya Rabbi işte imkânım yoktu, zamanım yoktu, zalim bir müdürüm vardı nefes aldırmadı, zalim birinin tebaasıydım fırsat vermedi. Veya ya Rabbi param yoktu, pulum yoktu, imkânım yoktu ne yapayım kulluk yapamadım diyerek yığınlarla mazeretlerin arkasına saklanmak isteyenlere işte bu iki örneği verecek. Bakın ki imkânı olanlar ne yapmış? İmkânsızlıklar içinde kıvranan ne yapmış buyuracak.

    Evet, Lût (a.s)’ın karısı da helâk edilenler arasındaydı, dünyada ve helâk edilenlerin arasında olacak ahirette. Bildiğimiz kadarıyla Lût (a.s)’a toplumu içinden sadece iki kızı iman etmiştir. Bundan başka hiç kimse iman etmemiştir. Allah’ın elçisi yıllarca anlatmış, yıllarca uyarmış, yapmayın etmeyin demiş, bu gidişiniz dünyada azaba, âhirette de cehenneme doğru bir gidiştir.

    Gelin ey insanlar Rabbinize iman edin. Gelin Rabbinizin sizden istediği bir hayatı yaşayın. Gelin kendi hayatınızı kendiniz belirlemeye ve keyfinizin istediği şeyleri yapmaya kalkışmayın. Sizin bir sahibiniz ve yaratıcınız vardır. Sizler hayatınızı Rabbinize borçlusunuz. Rabbiniz denemek için sizi bu dünyaya getirdi. Sizden öncekiler gibi şu anda sizler de imtihandasınız. Gelin inadı bırakın da müslüman olun, Rabbinize teslim olun diye yıllarca uyardı onları ama dinlemediler. Yan çizdiler, keyifleri ağır bastı, şehvetleri ağır bastı, menfaatleri ağır bastı da Rablerine ve Rablerinin elçisine isyan edince Allah da onların defterlerini dürüverdi.

    ”Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”
    Evet, üzerlerine bir yağmur gönderdi de Rabbimiz işlerini bitiriverdi. Bir toplum daha siliniyordu tarih sahnesinden. Allah diyor ki onların akıbetleri ne oldu bir bakın. Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat” tır. Yâni altı üstüne getirilmiş bir toplum manasına. Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her bireri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Bahr’ul Muhît yâni ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki bu toplumun yere battığının göstergesidir.

    Böylece insanlık Allah’a kafa tutan bir toplumun ne hale geldiğini bir daha görüyordu. İnsanlık Allah’ın gücüne kuvvetine bir daha şahit oluyordu. Ama ne gariptir ki insanlar ibret almıyorlar. Zalimlerin sonu hep böyle olduğu halde yine de insanlar onların hemen arkasından hiç bir şey olmamış gibi zalimliklerine devam edebiliyorlar. Gerçekten çok garip bir şeydir bu. Bize karşı rahmeti sonsuz olan Rabbimiz bu kitabının her bir suresinde sürekli bizi uyarıyor. Ey kullarım, dikkat edin, ben sizlere ısrarla bunu anlatıyorum. Ben size bu helâk konusunda peşin bir kanaat, peşin bir bilgi veriyorum. Bu konuda kesin bir kanaate vararak, hata etmeyesiniz diye önceden sizi uyarıyorum. Önceden size bilgi ulaştırıyorum. Sizden öncekilerin, atalarınızın düştükleri yanlışı, onların yanılgı noktalarını, sapak noktalarını anlatıyorum ki sizler de onların yanlışlarına düşmeyesiniz. Bu size bir uyarı değil mi yani? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da sizler de onlar gibi kezzebe yapmayın. Gelin onlar gibi sizler de bu gerçekleri, bu helâk yasasını yalanlamayın. Yalan saymayın beni. Yalan saymayın ölüm ötesi hayatın hesabını. Onların durumlarını görün de kendinize gelin buyurmaktadır.

    Burada şunu da söyleyelim ki bu bizim için de en güzel örnek olacaktır. Bakın Allah’ın elçileri anlatıyor, anlatıyor yine de insanlar kabul etmiyorlar. Öyleyse biz de birilerine anlatınca hemen adam olmalarını beklemeyeceğiz. Bizim karşımızda da birileri bizi ve bizim kendilerine sunduğumuz İslâm’ı kabullenmeyebilirler. Anlıyoruz ki böyle bir durumda kendimizi asla sıkıntıya sokmayacağız. Unutmayacağız ki bizden çok daha şerefli bir Allah elçisine sadece iki tane kızı iman ediyor. Bunun dışında hiç kimse inanmıyor. Ayrıca Rasulullah efendimizin hadislerinde öğreniyoruz ki yarın hiç ümmeti olmayan peygamberler gelecektir Allah huzuruna. Ama onların da bizim de görevimiz insanların kalplerine imanı sokmak değildir. Bizim görevimiz anlatmamız gerekenlere ısrarla anlatmaktır gerisi Allah’a kalmış bir şeydir. Önemli olan batan toplumların içinde batmayıp kurtulanların rolünü üslenebilmektir.

    Rabbimizin bizden istediği tebliği yapacağız ve onları hak olan İslam’a davet edeceğiz. Tebliğimize cevap vermezlerse Rabbimize Lut (a.s.)’ın duasıyla dua edip onların kurtuluşlarını Rabbimizden dilemeliyiz. Bizde Lut (a.s.)’ın duasıyla dua ediyoruz ve Rabbimizden şu anda dünya gündemine konu olan “LGBT” denilen illetten Ümmeti Muhammedi muhafaza eylesin ve bu sapıklığa düşmüş kimseleri ıslah eylesin diyoruz. Son olarak da Lut (a.s.)’ın duasıyla bitiriyoruz.

    Lut (a.s.) ahlaksızlıkta haddi aşan kavmine karşı Allah’a şöyle dua etmiştir:
    رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ
    Okunuşu: “Rabbi neccinî ve ehlî mimmâ ya’melûn”
    Anlamı: “Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.” (Şu’arâ, 26/169)
    رَبِّ انصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ
    Okunuşu: “Rabbinsurnî alel kavmil mufsidîn”
    Anlamı: “Ey Rabbim! Ortalığı fesada veren bu topluluğa karşı bana yardım et!” (Ankebût, 29/30)

  • Tuzak Kuranlar Bir Daha Düşünsün…

    Tuzak Kuranlar Bir Daha Düşünsün…

    “İnkar edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek yada sürmek için düzen kuruyorlardı. Onlar düzen kurarken, Allah da düzenlerini bozuyordu. Allah düzen yapanların en iyisidir.” Enfal suresi 30. ayet

    Hani kâfirler sana karşı komplolar hazırlıyorlar, dolaplar çeviriyorlardı. Tabii Allah düşmanlarının, Allah elçisine karşı açıkça, mertçe yapabilecekleri bir şeyleri olmadığı için elbette karanlık işler çevireceklerdi. Sinsice, kancıkça dalavereler çevirmenin ötesinde zaten onların yapacakları bir şey yoktur.Seni durdurmak, hapsetmek, bir yere bağlamak, susturmak istiyorlardı. İşte kâfirlerin bir Müslümana yapabilecekleri ilk şey budur. İslâmî hareketi, İslâmî hareketi götüren dâvetçiyi durdurmak, hapsetmek, susturmak, etkisiz hale getirmek. Dâvetçinin insanlara ulaşmasını önlemek, ya da dâvetçiyle insanların ilgisini, iletişimini kesmek, koparmak. İşin en kolay yönü, en risksiz olanı işte budur. Dâvetçiyle insanların arasına engeller koyarlar. Dâvetçiyi durdurabilmek, susturabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Gerekirse para, makam, koltuk, kadın her şeyi onun ayağının altına sererler. Ya da onu kodese atarak susturmaya, halkın gözünden gizlemeye çalışırlar.

    İşte Rasulullah efendimiz için bunları düşünüyorlardı.Veya seni durdurabilmek için uzak bir yerlere, insanların kulaklarından, gözlerinden ırak bir yerlere sürmeyi düşünüyorlardı. Eğer bu da olmazsa senin vücudunu ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Şahsını ortadan kaldırırsak mesajı da yok olur gider diyorlardı. Rasulullah efendimizi öldürmeyi planlıyorlardı.Onlar tuzak kuruyorlar, dolap çeviriyorlar, Allah da onların tuzaklarına karşı bir eylem, bir fiil içerisindedir. Onların bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı vardı. Onlar Allah’ın elçisine, Dini için uğraşan, cihad eden kimselere tuzaklar kurmak istediler, hile yapmak istediler, Ama Allah da onlara bir tuzak kuruyordu. Allah’ın kurduğu tuzağın yanında elbette onların tuzakları başarılı olamayacak, neticeye ulaşamayacaktı. Allah’ın kurduğu tuzaklar geçerli olacaktı. Çünkü hiç kimse O’na karşı koyamayacaktı. Onların tuzaklarının tümüne Allah muttali iken, Allah’ın ilmi onları kuşatmışken, onlar Allah’ın tuzaklarından gafildirler. Onun içindir ki Allah, elçisine karşı kurdukları tüm tuzakları, tasarladıkları tüm komploları boşa çıkaracak veya kendi başlarına geçirecektir.Çünkü Allah makîrinin en hayırlısı idi. Yâni Allah onlara öyle bir tuzak kuracak ki bu tuzak onlar için mahza hayır olacaktır. Herkes için hayır murad eder Rabbimiz. Rabbimizin tuzakları mü’minler için de hayırlıdır, kâfirler için de. Çünkü Allah’ın kurduğu tuzak sinsice, alçakça bir tuzak değildir. Rabbimizin tuzakları zulüm unsurlarını, küfür ve şirk unsurlarını kaldırmaya yönelik mahza hikmete dayalı bir tuzaktır. Kâfirler peygamberi öldürmeye yönelik bu eylemlerinden ötürü, aslında ölümü hak etmelerine rağmen Rabbimiz onları öldürmeyecek, ama peygamberini de onların elinden sağ salim kurtarıp Medine’ye ulaştıracaktı. Medine’de ona devlet nasip edecek ve o devlet eliyle bu kâfirlerin dirilişini hazırlayacaktı. Çok az kâfir hariç tüm Mekkeli müşrikler Mekke’nin fethiyle birlikte sonunda hakkı bulacaklar, kurtuluşa ereceklerdi. Ne kadar da hayırlı bir tuzak değil mi Rabbimizin mekri? Zulmün ortadan kaldırılışı da hayırdır, peygamberin ve peygamber yolunun yolcularını zulümden kurtarılmaları da.Evet işte kâfirlerin Müslümanlar karşısında yapabilecekleri bunlardır. Durdurmak, yolunu kesmek, asmak, kesmek, sürmek, kodese atmak. Bugün de kâfirler Müslümanlara karşı bunları işletecekler. Ama Rasulullah efendimizi korkutmadığı gibi ölüm bizi de asla korkutmayacak. Mûsâ (a.s) karşısında Firavunlar ölümü gündeme getirince, Rabbimiz hayır buyurdu, ölümden asla korkma ey Mûsâ. Kesinlikle bilesin ki onlar senin kılına bile dokunamazlar. Ama sürgün olabilecek, hicret olabilecek. Zaten muhacirlik mü’minin kaderinde vardır. Allah’ın istediği kulluğu icra etmekte sıkıntı çektiğimiz bir ortamdan rahat icra edebileceğimiz bir ortama gidecek ve sağ oldukça her yerde Allah’ın bizden istediği kulluğa devam edeceğiz.Dün böyle olduğu gibi, bugün de, yarın da bu böyle olacaktır. Şu anda da kâfirler Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın elçisine, Allah elçisinin yolunu takip eden Müslümanlara tuzaklar kurmaya çalışıyorlar. Hayatı, ekonomiyi, eğitimi, hukuku, kılık kıyafeti, vitrinleri, sokakları Allah’a kulluğun aksine düzenleyerek tuzaklar kurmaya çalışıyorlar. Kendilerine göre din kitapları oluşturarak, işte din budur diye insanlara sunarak, Allah’ın dinini bozarak tuzaklar kurmaya çalışıyorlar. Din eğitimini yasaklayarak, İmâm Hatipleri kapatarak, Kur’an kurslarını bitirerek, Allah kullarının Allah dinine ulaşma yollarını kapatarak Allah dinine tuzaklar kurmaya çalışıyorlar. Kendi âyetlerinin gündemde kalması adına Allah’ın âyetlerini toplumun gündeminden düşürmeye çalışıyorlar. Allah’ın elçisine hayat hakkı tanımamaya çalışıyorlar. Allah’ın elçisinin örnekliliğini bitirmeye çalışıyorlar.Böylece Allah elçisini öldürmeye çalışıyorlar. Allah’a ve Onun elçisine, Allah ve elçisi yolunun yolcularına çeşit çeşit tuzaklar kurmaya çalışıyorlar. Müslümanların çocuklarının beyinlerini orada Kur’an ve sünnete yer kalmasın diye, çok lüzumsuz bilgilerle doldurarak tuzaklar kuruyorlar. Allah’a kulluğa zamanları kalmasın diye insanların hayatlarını eğlencelerle, kendi vahiyleriyle, kendi oluşturdukları gündemlerle doldurarak tuzaklar kuruyorlar.Ama ne yazık ki günümüz kâfirleri de tıpkı dünün kâfirleri gibi Allah’tan gafildirler. Kime tuzak kurduklarının, kiminle savaşa tutuştuklarının farkında değiller. Halbuki tüm tuzaklar Allah’a aittir. Tüm düzenleri bozmak Allah’a aittir.Öyle değil mi? Kâfirler Allah’ın sistemine karşı, Allah’ın âyetlerine karşı, Allah’ın elçisine karşı ne kadar tuzak kurabilecekler? Üstelik onların tuzaklarının tümünü Allah biliyorken. Allah onların tuzaklarının tümünü bilir, ama onlar Rabbinin tuzaklarını bilmezler, bilemezler. Rabbin onların kurdukları tuzakların nereye kadar gideceğini bilmektedir, ama onlar Rablerinin kendilerine karşı neler hazırladığını asla bilmemektedirler. Ama onlar gözlerinin önündeki çukuru bile görememektedirler. Elbette Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın mü’min kullarıyla girecekleri bir savaşta mağlup olanlar onlar olacaktır, galip olanlar da Allah desteğinde olan mü’minler olacaktır. Çünkü Allah onların kendisine karşı, kendi âyetlerine ve siz Müslümanlara karşı tüm niyetlerini, tüm komplolarını bildiği için unutmayın ki sizi onların komplolarından koruyacaktır. Onların kurdukları tuzaklar konusunda sizi bilgilendirecek ve korunma yollarını gösterecektir.Gerçi bundan sonra vahiy gelmeyecek ama Rabbimiz önce gönderdiği o vahiyleriyle Müslümanlara öyle bir basiret, öyle bir feraset kazandırmıştır ki kendilerine nereden nasıl bir tehlike geleceğini müminler bilmektedirler.Şu anda irtica mirtica hikâyeleriyle, Allahın dinini savunanları yok ederek veya Müslümanları yok etmeye soyunanlar, Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlar kiminle savaştıklarının farkında değildirler. Kiminle savaştığını dahi bilmeyen zavallı insanlardır bunlar. Zannediyorlar ki Müslümanlar zayıftır. Zannediyorlar ki Müslümanlar yalnız ve yardımcısızdırlar. Onların safında Allah’ın bulunduğunun farkında olmayan bu iman yoksunları yakında nasıl bir inkılapla sarsıldıklarını görecekler.Evet Mekke kâfirleri Allah’ın elçisini yok etmek için harekete geçtiler. Peygamberi öldürüp, peygamberin maddî ve manevî varlığını, örnekliliğini bitirip keyiflerine göre bir hayat yaşayacaklardı. Ama Allah buna izin vermedi. bugün günümüzde Mekke Kafirlerinin torunları gene boş durmuyor. Hala İslamın sancağını dalgalandıranlara veya dalgalanması için ömrünü feda edenlere tuzaklar kurarak onları susturmak istiyor veya bunun için savaş açmış durumda. Onlara buradan sesleniyoruz “LA GALİBE İLLALLAH ” Allah’tan başka galip yoktur. ne kadar büyük olursanız olun, ne kadar büyük ordulara sahip olursanız olun, yenilmez denecek orduları da Kızıldeniz de yok eden Allah (azze ve celle) bu din için savaşanların yanında olmaya devam edecek ve son olarak yenileceksiniz ve yok olacaksınız diyoruz.

    Selam ve dua ile…

  • Düşünüp, Akıl Etmezmisiniz?

    Düşünüp, Akıl Etmezmisiniz?

    “Yeri düzleyen, orada dağlar, nehirler var eden, her türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O’dur. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır.”

    O Allah ki yeryüzünü yayan, uzatan bizim istifademize sunandır. Evet, semâvat anlattıktan sonra şimdi de arzdan, yaşadığımız yeryüzünden rubûbiyetine deliller anlatıyor Rabbimiz. Bir beşik gibi, bir döşek gibi arzı bizim altımıza yaymış, sermiş, geniş kılmış. Sonra:

    O yeryüzünde dağlar ve nehirler var etmiştir Rabbimiz. Evet, o Allah ki yerin üstünde sabit dağlar yaratmıştır. Yâni dağları arzın üstüne baskılar yaptı. Çiviler, kazıklar yaptı dağları. Kur’an’ın başka yerlerinde Rabbimizin yeryüzünü bu dağlarla dengelediği anlatılır. Yâni semada, fezada, boşlukta dönüp duran dünyanın dengesini sağlamak için dağları böyle kazıklar olarak çakıvermiştir Rabbimiz. Sonra bu dağların arasından nehirler akıtıvermiş. İşte bunu yapan kudretiyle Yüce Allah’tır. Bu dünyanızı böyle boşlukta tutan Allah’tır. Bu konuda işleyen kanunların tamamının arkasında işleyen el “Rabb’inizin” elidir.

    Ekinlerinizi ekip dikmeniz için nehirleri akıttı da onunla her tür meyveden, her tür üründen çifter, çifter yetiştiriverdi. Evet, yaratıp düzenlediği, yaydığı arzda nehirlerle Rabbimiz bereketler meydana getirdi. Yeryüzünde hayra ve hayata vesile olacak sular, madenler, hava ve diğer elementler gibi hiç bitip tükenmeyen bereketler yarattı, kullarının rızıklarını da takdir buyurdu. Rabbimiz binlerce yıldır üzerinde hayat sürenler için, insanlar ve diğer varlıklar için bitip tükenmeyen bereketler var etti. Bitmez tükenmez rızıklar yarattı. Tüm canlıların üzerinde hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan bütün ihtiyaçlarını yaratmıştır orada Rabbimiz.
    Üstelik üreme ve çoğalma için her şeyden de çift yaratmıştır. Erkek-kadın gibi meyve ve sebzelerde de erkek ve dişi organlar vardır. Bu organların döllenmesi sayesinde meyveler oluşmaktadır. Bazı ağaçlarda hem erkek hem de dişi organ, bazılarında sadece erkek, ya da dişi organ vardır. Bu telkih sonucu tadı, rengi, kokusu farklı, her bireri değişik güzellikte meyveler sunulmaktadır bize. Sonra:

    Allah geceyi gündüzün üzerine geçirmek, gündüzü de gecenin üzerine kapatmak suretiyle, geceden gündüzü, gündüzden geceyi yarıp çıkarmak suretiyle sizin hayatınızın devamını sağlamaktadır.

    Gece ve gündüz Allah’ın iki ayrı âyetidir. Sadece Allah’ın egemen olduğu, sadece üzerlerinde Allah’ın sözünün geçtiği, başka hiç kimsenin sözünün geçmediği iki ayet. Egemenlik bizdedir diyen, hâkimiyet bizdedir diyen yeryüzü tanrılarının, yeryüzü tanrı ve sahte tanrıçalarının zerre kadar söz geçiremeyecekleri iki ayet. Bu iki ayetini bize tanıtırken buyuruyor ki Rabbimiz. Ey kullarım, sizin hiç müdahale edip değiştiremediğiniz gece ve gündüz benim ayetlerimdir. Onlar sadece bana teslim olup, bana boyun bükmüşlerdir. Gece ve gündüzü peş peşe getiren Benim. Geceye ve gündüze ferman eden, bu kâinat çarkını hiç durmadan çeviren, döndüren Benim. Öyleyse Rab ve İlâh Benim, sadece Bana kulluk edin buyurmaktadır.
    Yâni Rabbimiz bizlere diyor ki ; “Ey kullarım unutmayın ki Ben, bütün bunları size coğrafya bilgisi vermek için, botanik konusunda sizi bilgilendirmek için, veya sizi eğlendirip hoş vakitler geçirmeniz için anlatmıyorum. Etrafınıza bir daha bakmanızı, çevrenizdeki ayetlerimi bir daha gözden geçirmenizi, Benim rubûbiyet ve ulûhiyetime delil olarak size arz ettiğim bu ayetlerim üzerinde ibretle ve tefekkürle kafa yorarak gücümü, kudretimi ve hikmetimi anlamanız, kavramanız ve bana kul olmanız, teslim olmanız için anlatıyorum ”diye bizleri uyarıyor.
    Ve şu şekilde uyarmaya devam ediyor; “ Şu altınıza bir döşek gibi yaydığım yeryüzüne, şu ona denge unsuru olarak çaktığım dağlara, o dağların eteklerindeki ekime dikime elverişli olsun diye düzenlediğim ovalara, şu dağların eteklerinden ovaları sulamak için akıttığım nehirlere, şu yiyip içtiklerinize bir bakın. Bakın da bunları Benden başka becerebilecek birileri var mı yok mu bir düşünün? Kimin ekmeğini yiyip de kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün?” şeklinde bizlere sorular sorup O’nun varlığını unutmamız gerekiyor. Ama işte bütün bu anlatılanlarda, bütün bu âyetlerde:

    Düşünen kimseler için ibret alınacak âyetler vardır. Tabii düşünen, kafa yoran, aklını kullanan insanlar için bu âyetler bir değer ifade eder. Lâkin bütün bu âyetler düşünmeyen, akıllarını kullanmayan insanlar için hiçbir şey ifade etmeyecektir.

    Bütün bu âyetleriyle rubûbiyetini gündeme getiren Rabbimiz bize diyor ki: “Kullarım! Ben mülk elinde olanım! Ben mülke sahip olanım! Göklerin ve yerin mülkü Benimdir! Sizler de sahip olduklarınız da dünyanız da, arzınız da, semanız da, ayınız güneşiniz de, havanız, suyunuz da, yediğiniz içtiğiniz de hepsi Benimdir! Ben mülkün sahibiyim! Hayatın sahibi Benim! Ben bereket kaynağıyım! Sizi yaratan, sizi yoktan var eden, şu anda size sunduğum nimetlerimle sizin hayatınızı devam ettiren benim! Varlığınızı Bana borçlusunuz! Yiyeceğinizi, içeceğinizi, suyunuzu, semanızı, arzınızı her şeyinizi yaratan Benim! Unutmayın ki şu anda üstünde yaşadığınız arzı yaratan ve size boyun eğdiren, sizin emrinize âmâde kılan, onu sizin için zelûl kılan, onu sizin için bir döşek, bir firaş kılan, yayan, seren Benim!
    Ama unutmayın ki Ben istediğim için arz size boyun bükmektedir. Ben istediğim için gece ve gündüz sizin emrinizdedir. Ben istediğim için bu dağlar, bu nehirler, bu meyveler ve sebzeler size sunulmaktadır. Bütün bunları sizin emrinize âmâde kılanın Ben olduğumu, Benim sayemde bunlara ulaştığınızı unutmayın. Beni böylece bilin, böylece tanıyın ve Bana böylece inanın. Beni arza hâkim tanıyın. Beni arza etkin bilin. Beni arza galip bilin. Beni göklere ve yerlere egemen olarak tanıyın. Yerken, içerken, gezerken, dolaşırken, yatarken, kalkarken, binerken, araba kullanırken hep bu niyet içinde olun. Bana kul olduğunuzu unutmadan yaşayın” diyor Rabbimiz.

    Bizlere uyarı olarak gönderilen ayetlerden anladığımız kadarıyla; “Mülk onun, O’nun Mülkünde O’na itaat ederek ve emirleri dışına çıkmayarak ebedi istirahatgahımız olan ahiret yurdunda O’nun rızasını kazanarak ahiret mülkünden mükafatımızı O’ndan beklemeliyiz. Rabbimizin rızasını kazanacak ve Rabbimizin varlığının delilleri olan yeryüzünde ki bizlere apaçık gösterilen ayetlere ama gibi bakmamalı, doğadaki seslere sağır olmamalıyız. Rabbimiz bizlere bu dünyada açık bir şekilde diyor ki; “Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır.” Bizler bu ayeti aklımızın bir kenarına not edip Rabbimizin bizlere gönderdiği bütün nimetler için düşünmeli ve bu nimetleri vermese artık ne yaparız, nasıl karnımızı doyururuz, nasıl geçimimizi sağlarız. Verdiği nimetler için O’NA hamdü senalar edip, kulluğumuzda eksikliklerimiz varsa tamamlayarak, tam bir kalbi selim olarak Rabbimize yönelmeliyiz.

    Rabbimizin bizleri; varlığından haberdar olan, verdiği nimetlere şükreden, rızasını kazanan ve Ümmetinde O’nun rızasını kazanması için seferber olan Mü’min kullarından eylemesi ümidiyle. Rabbim yaptığınız ve yapacağınız bütün ibadetleri dergahı izzetinde kabul eylesin. Selam ve dua ile…

  • Bu Bir Azap Uyarısıdır!!!

    Bu Bir Azap Uyarısıdır!!!

    Ümmet ve Medeniyet Derneği sosyal medyada pervasızlığını artırıp, Müslüman Toplumu Rahatsız edici tavır ve davranışlar sergileyen “LGBT” türü fıtrata savaş açan ahlaksız oluşumlara karşı bir bildiri yayınladı.

    “Lût da, milletine şöyle demişti: “Doğrusu siz dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz? “Milletinin cevabı: “Doğru sözlü isen bize Allah’ın azabını getir.” demek oldu.

    İbrâhim (a.s)’ın yeğeni Lût (a.s) atamız kimsenin inanmadığı bir ortamda ilk defa iman etmiş, onunla birlikte hicret yoluna çıkmış ve amcasının ikâmet ettiği şehrin yakılarında bir şehirde peygamber olarak görevlendirilmiştir. Bakın O da kavmine, halkına şöyle diyordu: “Ey kavmim, siz kötülük yapıyorsunuz. Siz fuhşiyyata sapmış bir topluluksunuz. Şimdiye kadar âlemlerde, memleketlerde görülmemiş çok kötü, çok rezil bir iş peşine düşmüşsünüz. İnsanların dışında başka hayvanlar arasında bile görülmedik, duyulmadık bir ahlâksızlık içine gömülmüşsünüz. Siz sizin için yaratılmış kadınları bırakıp erkeklere gidiyorsunuz. Cinsel ihtiyaçlarınızı hemcinslerinizle gidermek yerine eş cinslerinizle gidermeye kalkışıyorsunuz. Rabbiniz tarafından size helâl kılınan kadınlarla evlenmek yerine erkeklere giderek çok rezil bir hayatı yaşıyorsunuz” diye kavmine seslenişte bulunmuştu ve devamında; “Sonra sizler ey kavmim yolları kesiyorsunuz. İnsanların yollarını kesiyorsunuz. Ve bu kötülükleri de üstelik gizli filân da yapmıyorsunuz. Açıktan açığa herkesin gözleri önünde işliyorsunuz. Ve Allah korusun böyle yoldan çıkmış ahlâksız bir toplum içinde görüyoruz ki Allah elçisi Lût (a.s)’ın imtihanı gerçekten çok zordur. Kadınları bırakıp homoseksüelliği aralarında yasallaştırmış, yol kesmeyi, insan soymayı meşrulaştırmış ahlâksız bir toplum içinde bu insanları Allah’a kulluğa, İslâm’a dâvet edecek. Allah’ı unutmuş, âhireti unutmuş çılgınlar gibi eğlenen, hayatlarında hiçbir sınır tanımayan dünyanın en görkemli hayatını yaşayan bir toplumu yola getirecek. Onların pislikleri bırakıp tertemiz bir hayata çağıracak. Bakın Onun bu mahza hayır dâvetine karşılık kavminin cevabı şöyle olmuştu:

    Ey Lût, eğer bu sözlerinde sadıklardansan, eğer bunları ispata hazırsan haydi azap olarak bize ne getireceksen getir de görelim bakalım dediler. Gerçekten sen Allah tarafından bize gönderilmiş bir peygambersen, bu dediklerin gerçekten Allah’tansa bu ediklerini reddetmemize karşılık haydi ne tür bir azapla bizi tehdit ediyorsan onu getir de görelim, haydi gücün neye yetiyorsa göster, elinden geleni arkana koyma dediler. Onların bu meydan okuyuşlarına karşı dedi ki:

    “Lût: “Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et.” dedi.

    Ya Rabbi şu karşımdaki kâfirler topluluğuna karşı bana yardım et. Şu bozgunculara karşı, şu müfsitlere, şu ahlâksızlara karşı, şu Senin gösterdiğin helâl yollardan cinsel arzularını tatmin edecekleri ve Sana şükredecekleri yerde, Senin kendileri için yarattığın tertemiz kadınlarla evlenecekleri yerde yoldan çıkıp kendileri için çok rezil bir hayatı tercih eden sapıklara karşı bana yardım et ya Rabbi diye Rabbine yalvarıp yakardı. Rabbimiz Onun mücadelesini de Kur’an-ı kerim de detaylarıyla anlatmıştı.

    “Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zâlimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.”

    Evet, Allah’ın emri geldi ve o ahlâksız toplumun kentinin altını üstüne getirdi. Melekler kaldırıyorlar şehri tepe taklak yere vuruyorlar. Ve hepsinin üzerine de belirlenmiş, çamurdan taşlaştırılmış taşları yağdırdı ve Rabbin tarafından belirlenmişti o taşlar. Yâni her bir taş kimin beyninde patlayacak belli idi. Gerçekten o taşlar zalimlerden uzak değillerdi. Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat” tır. Yâni altı üstüne getirilmiş bir toplum manasına.

    Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her bireri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir.

    Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki bu toplumun yere battığının göstergesidir. Ama şu anda insanlar Allah’ın bu helâk yasasını yanlış yorumlamaya çalışıyorlar. Allah’ın bu helâk yasasını insanların gözlerinden gizleyebilmek için atlaslardan Lût gölünün adını değiştirmeye çalışıyorlar. Aman bu insanlar Lût (a.s) ve onun yere batan ahlâksız toplumuyla ilgi kurmasınlar diye buranın adına ölü deniz demeye çalışıyorlar.

    Evet, böylece insanlık Allah’a kafa tutan bir toplumun helâkine daha şahit oluyordu. İnsanlık Allah’ın gücüne kuvvetine bir daha şahit oluyordu. İşte Allah’ın elçisi yıllarca anlatmış, yıllarca uyarmış, yapmayın, etmeyin demiş. Bu gidişiniz dünyada azaba, âhirette de cehenneme doğru bir gidiştir. Gelin ey insanlar, Rabbinize iman edin. Gelin Rabbinizin sizden istediği bir hayatı yaşayın. Gelin kendi hayatınızı kendiniz belirlemeye ve keyfinizin istediği şeyleri yapmaya kalkışmayın. Sizin bir sahibiniz ve yaratıcınız vardır. Sizler hayatınızı Rabbinize borçlusunuz. Rabbiniz denemek için sizi bu dünyaya getirdi. Sizden öncekiler gibi şu anda sizler de imtihandasınız.

    Öyleyse gelin inadı bırakın da Müslüman olun. Gelin Rabbinize teslim olun diye yıllarca uyardı onları, ama dinlemediler. Yan çiz-diler. Keyifleri ağır bastı. Şehvetleri ağır bastı. Menfaatleri ağır bastı da Rablerine ve Rablerinin elçisine isyan edince Allah da onların defterlerini dürüverdi.

    Ama ne gariptir ki insanlar gözlerinin önünde cereyan eden bu helâk yasasından ibret almıyorlar. Zalimlerin sonu hep böyle olduğu halde yine de insanlar onların hemen arkasından hiç bir şey olmamış gibi zalimliklerine devam edebiliyorlar.

    Bizler biliyoruz ki; bizleri yoktan var eden ve bizlerin yaşamamızdan, ölümümüze kadar olan ki evrede, bizlere kurallarıyla yönlendiren, yaratıcının emirlerine karşı gelen şu günümüz cahil, sapık ve ne yaptığını bilmeyenlere sözümüz söylemekten çekinmeyeceğiz. Onları Hak olan davetimizi yapıp doğru yolu göstermeye çalışıp, onları iyiye güzele sevk etmeliyiz. Baktık olmuyorlar Rabbimizden onların selahiyetine olacak şekilde dua etmeliyiz. En sonunda düzelme konusunda inat ediyorlar atamız Lud (a.s.)’ın duasıyla dua edip onları Rabbimize havale etmeliyiz. Rabbimiz bizleri, ailemizi ve tüm sevdiklerimizi bu kötü illetten muhafaza buyursun. Rabbimiz bizleri rızasını kazanan kullarıyla birlikte mahşer kalabalığında peygamber efendimizin sancağı altında gölgelenenlerden eylesin. Amin…

    Selam ve dua ile…

  • BİR TEVHİD VE TESLİMİYET EYLEMİ OLARAK KURBAN…

    BİR TEVHİD VE TESLİMİYET EYLEMİ OLARAK KURBAN…

    “Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Sen’i hakem tâyin ederek verdiğin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabûl edip teslim olmadıkları müddetçe tam mü’min olamazlar.” (en-Nisâ, 65)

    Teslîmiyet, İslâm kelimesi ile aynı köktendir. Bu sebeple İslâm’ı hakkıyla yaşayabilmek ve hakîkî kullukta bulunabilmek, ancak teslîmiyetle mümkündür. Çünkü Allâh -azze ve celle-, kulunun kendisinden başkasına râm olmasından hoşlanmaz.

    Teslîmiyet, muhabbete dayalı bir itaat işidir. Bu itaat ve teslîmiyet bereketiyle İbrâhim -aleyhisselâm-’a, canı, malı ve evlâdı, yüce Rabbinin yolunda hiçbir engel teşkîl edemedi. Buna karşılık da hac ibâdeti, O’nun Rabbine tevekkül ve teslîmiyetinin kıyâmete kadar devâm edecek en güzel bir sembolü oldu. Çünkü İbrâhim -aleyhisselâm-’ın dili kalbine tercüman olarak dâimâ:

    “…Ben Âlemlerin Rabbi’ne teslîm oldum!” (el-Bakara, 131) demekteydi.

    Kurban, Allah yolunda fedakârlığın ona teslim olmanın ifadesidir. Mü’minler Kurban kesmekle, cedleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in şanlı hatıralarını anmakta, tazelemekte ve gerektiğinde kendilerinin de aynı teslimiyet ve fedakârlığa hazır olduklarını ifade etmektedirler. Kurban, fedakârlık, ihlâs ve cömertliğin sembolüdür. Kişilik kazanılmasında da etkisi büyüktür.

    Kurban, Allah’a yakınlaşmak adına çok sevdiği oğlunu feda etmeyi göze alabilen Hz. İbrahim’in(as) kutlu anısıdır. Allah’a itaatin, teslimiyetin, güçlü ve derin bir imana sahip olmak gerektiğinin bir hatırlatmasıdır.

    Müminler her kurban kesiminde, Hz. İbrahim(as) ile oğlu Hz. İsmail’in(as) Yüce Allah’ın buyruğuna kayıtsız şartsız itaat konusunda verdikleri başarılı imtihanın anısını tazeler ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduklarını sembolik olarak gösterirler.

    Kurban, vermektir. Kurban, teslimiyettir, Allah’a adanmışlıktır. Kurban, Hz. İsmail gibi Hz. Meryem’in annesi Hanne gibi her şeyden vazgeçebilmek, en sevdiğini feda edebilmektir. Kurban, uzun yıllar çocuğu olmayan bir baba olan Hz. İbrahim ile yine uzun zaman çocuğu olmayan bir anne olan Hanne validemizin en sevdikleri evlatlarını Allah’a adama şuurunun bir göstergesidir. Kurban, Hz. İbrahim gibi emre itaat, Hz. İsmail gibi teslimiyettir. Kurban en sevdiğini daha çok sevdiğin için bırakabilmektir. Sadece Allah için hesapsız ve içten vazgeçebilmektir.

    Kurban; Rabbimizin bizlere bahşettiği en değerli hayatı, değersiz şeylerle harcamaktan kaçınarak en yüce değer uğruna adamanın temsilidir. Kurbanın sembolize ettiği gerçek; Hakk’a adanmanın, teslimiyetin diğer bir adıdır.

    Kurban ibadeti ile temsilleşen fedakârlık ve teslimiyetin zirvesi İbrahim ve İsmail aleyhima’s-selam…

    Ve imtihanlar dünyasında imtihan edilen iki peygamber…

    Yaşlı bir baba olan İbrahim aleyhi’s-selam oğluna sordu: “Yavrucuğum, gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken görüyorum. Bir düşün sen ne dersin?”

    Ve oğlu cevap veriyor; düşünmeden, tereddütsüz, korkusuz, kendinden son derece emin bir sesle: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. Muhakkak beni sabredenlerden bulacaksın.”

    Hayret!.. Hayret ki ne hayret!.. Bir şu cevaba bakın, bir de cevabı verene… Sanmayın ki İsmail aleyhi’s-selam o sıralar büyük, genç birisi… Daha çok ufak, küçücük bir çocuk…

    Peki, bu cevabı verdirten neydi?

    Fazla düşünmeye gerek yok, cevap belli… Kalbindeki iman bilinci, kalbindeki Allâh’a itaat bilinci ona bu cevabı verdirtmişti.

    Diyebilirdi, “hayır, olmaz!” diyebilirdi, “babacığım daha çok küçüğüm.” Ve diyebilirdi, “henüz hazır değilim.”

    Ama o, bunları söylemedi. Mazeretler sıralamadı. Yapamazdı böyle bir şey. İmanı müsaade etmezdi; bahaneler, mazeretler sıralamasına…

    İşte bu teslimiyetin zirvesi bizlere kurban gibi mübarek bir ibadeti meşru kıldı ve her yıl tekrarlanmakta.

    Kurban ile ilgili farklı yaklaşımlar, sahâbe sonrasında da devam etmiştir. Hz. Peygamber’in uygulamasına dayanan Ebû Hanîfe ve talebeleri, dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmesini vacip görürken; diğer fakihler ise bunu sünnet olarak değerlendirmişlerdir. Netice itibariyle kurban kesme, İslâm dünyasın genelinde canlı bir şekilde uygulanmaktadır.

    İslâm geleneğinde kurbanın yerine nakit olarak bedelinin verilmesi kabul görmemiştir. Putları adına kurbanlar kesenlerin şirkine karşılık, İslâm’da ‘sadece Allah adına ve O’nun adıyla O’na gönderilen’ bir tevhid sembolüdür kurban.

    Kurbanın ibadet boyutu kadar, toplumsal fonksiyonu da önem arz eder. Allah için kesilen kurban ibadetinde, tüketimi itibariyle muhtaç insanların doyurulması gibi pratik bir amaç gözetilir. Buradaki hikmet, Allah rızası ile birlikte yoksulun et ve gıda ihtiyacını karşılamaktır. Böylece kurban, Müslüman toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Zengine malını Allah rızası için harcama ve başkalarıyla paylaşma haz ve alışkanlığını verir; onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Neticede fakirleri de bayram günlerindeki sevince ortak ederek, birlik ve kardeşlik içinde huzurlu bir bayram geçirmelerini sağlar.

    Hülasa, İbrahimce bir yakarışın, İsmailce bir teslimiyetin adıdır KURBAN.

    “Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ilâhi emrinin eyleme dönüştüğü an KURBAN.

    Bir rüyaya aralanan göz ve o rüyada görülen bir çocuktur KURBAN.

    “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” yakarışının kalpleri titreten yanıdır KURBAN.

    Bıçağın Allah için bilendiği, İsmail’in teslimiyetle durduğu anın adıdır KURBAN.

    Ve bu teslimiyette bıçağın çaresiz kalışıdır KURBAN

    Bir imtihandır o teslim oluş, o acziyet. Kulluğun zirvesi, samimiyetin tecellisidir.

    Zira ne diyor âlemlerin sahibi:

    “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele”

    İsmail olana sabır ve teslimiyet, İbrahim olana azim ve niyet..

    Kurban yakınlıktır.

    Yakınlığını ver bize,

    Eyy yakınlığına muhtaç olduğumuz…

    Rabbim ihlaslı ve takvalı bir şekilde yolunda kurbanlar adamayı ve ömrümüzü ona kurban olarak nihayete erdirmeyi bize nasip ve müyesser eylesin…

  • Rabbin için “Kurban Kes”

    Rabbin için “Kurban Kes”

    Rabbin için “Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak sizin O’ nun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir. Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları böylece sizin buyruğunuza vermiştir. Ey Muhammed! İyilik yapanlara müjde et.”

    Kurban ibadetlerimizde şunu da kesinlikle unutmayalım ki bu kurbanlarınızın ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşacak değildir. Allah’ın size hiçbir ihtiyacı yoktur. Lâkin sizin takvanız Allah’a ulaşır. İbadetlerinizin dış formlarına hiç bakmaz Allah. O ibadetleri yaparken taşıdığınız takvalarınıza, Allah için taşıdığınız güzel niyetlerinize bakar.

    Evet yaptığınız kulluklara, haclarınıza, kurbanlarınıza, kurbanlarınızdan insanlara yedirmelerinize, namazlarınıza Allah’ın hiç mi hiç ihtiyacı yoktur.
    “Rabbin Müstağnî ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.”
    (En’âm 133)

    Evet yaptıklarımızın tümünü biz kendimiz için yapıyoruz. Çünkü Allah Ganidir, Allah zengindir. Allah hiç kimseye ve hiç kimsenin amellerine muhtaç değildir. Ne ibadetlerimize, ne çalışmalarımıza, ne gayretlerimize hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ne amellerimize, ne kulluklarımıza ne de bize ihtiyacı vardır Allah’ın. Bizi yalnızlığını gidermek veya amellerimizden istifade etmek için de yaratmadı. Dilediği zaman da bizi yok etmeye muktedirdir.

    Öyleyse size hakim olan, sizin üzerinize Kahhâr olan Rabbinize teslim olup O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Asla O’nun emirlerine isyan içine girmeyin. Haccınızı Allah adına yapın, kurbanlarınızı Allah adına kesin. Hayatınızı Allah’ı yüceltme adına değerlendirin. Sadece Allah’a secde edin. Allah adına takvalı olun. “Lebbeyk” deyin. “Buyur ya Rabbi!” “Emret ya Rabbi!” “Emrine hazırım ya Rabbi!” Diyerek bir hayatı Allah için güzelce değerlendirin. Unutmayın ki sizden Allah’a sadece takvalarınız, teslimiyetleriniz ulaşacaktır.

    Rabbimiz bizlerden İbrahim (a.s.) gibi sağlam bir teslimiyet istiyor. Sadece ibadetlerimizle, yaptığımız secdemizle ona yakınlaşarak ondan dileyerek ona yönelip gene ondan isteyelim. Rabbimiz ibadetlerimizi, kurbanımızı dergâhı izzetinde kabul buyursun. Rabbim dergah-ı izzetinde rızasını kazanan kullarından eylesin. Amin

    Selam ve dua ile…

  • COVİD -19 ve İŞ DÜNYASI

    COVİD -19 ve İŞ DÜNYASI

    Covid 19 yada halk arasındaKorona Virüs olarak bilinen bu bulaşıcı hastalığın Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilmesiyle birlikte tüm dünyada çeşitli önlemler alınmaya başlandı. Ülkemizde de ilk vakanın görülmeye başlandığı 11 Mart tarihi itibariyle  yetkilileri tarafından   okulların tatil edilmesi,seyahat  kısıtlamaları,   sokağa çıkma yasakları  ve  çeşitli bölgelerde karantina uygulaması  gibi  önlemler  alınarak bu virüsün etkileri en aza indirilmeye çalışılmaktadır.          Tüm dünyayı etkisi altına alan bu virüsün etkileri sonucu iş dünyasında da çeşitli önlemler alınmıştır. Ülkemizde salgının yayılmasının önlemesi amacıyla Kamu Kurum ve Kuruluşlarında ‘’ esnek çalışma modeline ‘’ özel sektörde ise uzaktan çalışma modeli,  ücretsiz izin gibi çeşitli uygulamalara gidilmek zorunda kalınmıştır. Bu durum hiç kuşkusuz özel sektörde faaliyet gösteren işçi ve işveren kesimi bakımından çok ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bu yazımızda salgının işçi ve işveren açısından ekonomik ve hukuki etkileri irdelenecektir.

    Korona Virüs sebebiyle yurt genelinde faaliyet gösteren bir çok işyerinin üretimi yavaşlatması, durdurması berber, cafe, ve eğlence merkezleri gibi bir çok işletmenin alınan önlemler kapsamında kapalı tutulması sonucunda işletmeler ciddi ciro kayıplarına uğramıştır. Bu durumda karşında da işveren mücbir sebep faktörünü öne sürerek işçisine karşı elinde olmayan sebeplerden dolayı çeşitli yaptırımlar uygulamak sorunda kalmıştır

    PEKİ,  KORONA VİRÜS İŞ HUKUKU KAPSAMINDA MÜCBİR SEBEP Mİ?

    4857 sayılı İş Kanunumuz  ‘’öngörülmeyen, önlenemeyen veya önlenmesi zor olan ‘’ afetleri mücbir sebep olarak göstermektedir. Nitekim önceki dönemlerde bu tip salgın hastalıkların mücbir sebep olarak karşımıza çıktığı görülmektedir.  İş dünyası geride bıraktığımız son 25 yıl içerinde birçok salgın hastalıkla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bu kapsamda son 25 yıllık çeyrekte İş dünyasını ekonomik açıdan zor durumda bırakan domuz gribi olarak bilinen salgınının birçok Yargıtay kararına Mücbir sebep ve iş kazası olarak geçtiği hatırlatmakta fayda olacağı kanaatindeyim. Bu doğrultuda iş yerinden aldığı görevle Korona virüs’ün etkili olduğu bir bölgede çalıştırılmak zorunda kalan veya iş yerindeki çalışma arkadaşlarının bu virüsün taşıyıcısı konumunda olması sonucu kendisine  Covid -19 bulaşan işçinin durumu  kayıtlarda iş kazası olarak kendine yer bulacaktır.

    COVİD -19 ‘da  İŞÇİ VE İŞVERENİN HAKLARI NELERDİR ?

    Yukarıda da değinmiş olduğum gibi bu virüs ekonomik açıdan  en derin  yaralarını  iş dünyasında bırakacaktır. Ülkemizde ilk vakanın görüldüğü 11 Marttan bu yana bir çok fabrika ve iş yeri ya tam kapasiteyle çalışmıyor ya da  hiç çalışamıyor.

     Bu kapsamda 4857 sayılı iş kanununda yer alan ilgili madde hükümleri uyarınca bu tip zorunlu nedenler sonucu işin durması sonucunda işveren yasal çalışma sürelerini aşmamak koşulu ile çalışılmayan süreler için işçisine TELAFİ ÇALIŞMASI yaptırabilir.

    İŞVEREN, İŞÇİSİNE  YILLIK İZİN KULLANDIRABİLİR

    Unutulmamalıdır ki yıllık izin ve ücretsiz izin kavramları birbirinden farklıiki  unsur olup bu süreçte işveren  bu hakkını  1 yılı aşkın süredir çalıştırmış olduğu işçisini salgın hastalık nedeniyle yıllık izine çıkararak kullanabilir. Tabi işçilere yıllık izinin kullandırılması halinde işveren tarafından maaş ve SGK prim ödemelerinin de eksiksiz şekilde yapılacağı hususunu hatırlamakta fayda var .

    PEKİ , PERSONEL İŞE BAŞLAYALI  1 YIL OLMADI BU DURUMDA NE YAPABİLİRİM ?

    Bu durumda yıllık izine hak kazanmamış personeller bakımından  ‘’ bir sonraki yıl yapacakları  çalışmaları için işveren tarafından AVANS FAİZ uygulamasına gidilebilir. Tabi ilerde işveren açısından   çeşitli problemlerle karşılaşılmaması için bu izinlerin AVANS olarak kullandırıldığının  belgelendirilmesi  gereklidir.

    İŞVEREN , İŞÇİLERE ‘’ÜCRETSİZ İZİN ‘’ KULLANDIRILMASINI  TEKLİF EDEBİLİR

    Bu virüs sebebiyle işveren , işçilerine bir süreliğine ücretsiz izin uygulamasına geçiş yapılmasını teklif edebilir. Dikkat etmekte fayda  var ki Sadece teklif edebilir. Zira 4857 sayılı iş kanunumuzda da belirtildiği üzere ücretsiz izin  işçi ve işverenin karşılıklı anlaşması sonucu hayata geçebilecek bir uygulamadır. Bu uygulamanın faaliyete geçebilmesi için  işverenin işçisine yazılı teklifte bulunması ve  bu  teklife de işçinin yazılı iradesini yansıtarak kabul etmesi gerekmekte olduğu kanunundan kaynaklan bir ön koşuldur. Yani  işverenin teklifi işçi tarafından kabul edilmezse bu teklifin hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Ancak hatırlatmakta fayda var ki ücretsiz izin uygulaması sonucunda işveren tarafından işçiye maaş ve SGK prim ödemesi yapılmayacaktır.  Ayrıca ücretsiz izinde geçen süreler kıdem tazminata esas süreler bakımından da dikkate alınmayacaktır

    İŞVEREN  BENİ ÜCRETSİZ İZİN KULLANMAMAM  VE BU HUSUSTA TALEP FORMU İMZALAMAM  İÇİN ZORLUYOR . BU DURUMDA HAKLARIM NELER ?

    Uygulamada karşımıza çıkan en büyük sorulardan biri de budur. Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi ücretsiz izin uygulaması işçi ve işveren açısından esaslı bir değişikliktir. Ücretsiz izin ,  tabiri caizse işçi açısından dar boğaz uygulamasına yol açacak bir uygulama olsa da iyi niyet ve ahlak kuralları çerçevesinde bu tip durumlarda kabul edilebilir bir uygulama niteliğindedir.Ancak  işverenin ücretsiz izin teklifi  işçi tarafından kabul edilmesiyle birlikte faaliyete geçebilecektir.  Başka bir anlatımla işçinin kanunlarla güvence altına alınmış bu izin hakkının işyeri ve çalışma koşullarının gereklerine uygun biçimde  olması koşulu ile kullandırılması mümkündür. Aksi halde işçinin rızası alınmadan , işveren tarafından çeşitli yaptırımlarla kullandırılmaya çalışılan bu uygulama işçi açısından haklı fesih sebebini oluşturacaktır.

    COVİD-19 SEBEBİYLE İŞVERENİN BİR DİĞER HAKKI :   YARIM  ÜCRET ÖDEMESİ

    4857 sayılı iş kanunumuzun Yarım Ücret ödemesiyle ilgili maddelerinde bu durum ‘’zorlayıcı sebepler dolayısıyla çalışamayan veya çalıştırılmayan  işçiye bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret uygulamasına gidilebileceği öngörülmüştür.Ancak  Korona Virüsü nedeniyle içinde bulunduğumuz bu durum zorlayıcı sebep olarak değerlendirilse de bu husus hukuksal açıdan değerlendirildiğinde net değildir. Bu kapsamda işverenlerin dikkat etmesi gereken  önemli bir husus  işçiyi  işyerinde bir haftadan fazla süreyle çalışmaktan alıkoyan bir durumun somut açıdan var olmasıdır. Aksi taktirde bu uygulamaya gidilmesinde işçi –işveren uyuşmazlığı kaçınılmaz bir boyuta ulaşabilir

    EN ÇOK MERAK EDİLEN KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ UYGULAMASI NEDİR? HANGİ KOŞULLARDA UYGULANABİLİR?

    Bölgesel kriz ve bu tip salgın hastalıklarla oluşan zorlayıcı sebeplerle , işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın tamamen veya kısmen durdurulması halinde , üç ayı aşmamak üzere işyerindeki sigortalılara çalışmadıkları dönem için oluşabilecek mağduriyetlerin önlenmesi amacıyla işsizlik sigortası fonundan sağlanan ödenektir.    İşçilerin bu ödenekten yararlanmaları için ; son 60 gün hizmet akdine tabi olmak kaydıyla son 3 yıl içinde 450 gün prim ödemiş olması  şarttır.Bu şart sağlandığı halde işveren İŞKUR’a internet üzerinden yapacağı başvurunun olumlu sonuçlanmasının ardından kanununun sağlamış olduğu haktan işçilerini yararlandırabilecektir.

    FAALİYETE GEÇMEMİŞ YENİ  BİR UYGULAMA : ÜCRETSİZ İZİN MAAŞ DESTEĞİ

    İçinde bulunduğumuz bu son dönemlerde  hiç kuşkusuz en küçük işletmesinden en büyüğüne  varana kadar  gerek işveren , gerekse de işçi bir çok zorlukla karşı karşıya kaldı . Son çare işveren  , işçisinin hakları zedelenmesin diye kısa çalışma ödeneğine başvurmuş olsa da bir çok işveren bu uygulamadan  çeşitli nedenler sonucunda yararlanamadı. Bu durum karşısında ne yapacağını kara kara düşünen işverene bir destek daha  hükümet kanalıyla yapılmaya çalışıyor.   12 Nisan Pazar günü Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından gelen müjdeli haberde   “Kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayan veya bu sürede ücretsiz izne çıkarılan vatandaşlara aylık  1170 lira maaş  desteğini yapılacağı duyurulmuştu

    PEKİ ÜCRETSİZ İZİN MAAŞ DESTEĞİ NEDİR , KİMLER NASIL BAŞVURABİLİR ?

    15 Mart’tan sonra işten çıkartılan ve işsizlik maaşı alamayan işçilere de bu destekten yararlanabilecek. Yani bu uygulama faaliyete geçerse işveren bu zor dönemde işçiyi ücretsiz izne çıkartabilecek bu durumda işçiye fondan 3 ay boyunca  aylık 1170 TL maaş desteği sağlanacak . Ayrıca 15 Mart’tan sonra işten çıkartılan ve işsizlik maaşı alamayan işçiler  de bu uygulamadan yararlanabilecek.Ancak  ilgili bakanlık tarafından böyle bir uygulamaya geçilebileceği yönünde  açıklama yapılsa da başvurularının nasıl yapılacağı ile ilgili bir açıklama  yapılmadığını hatırlatmakta fayda olacağı ve işverenin netlik kazanmayan bu uygulamaya göre henüz hareket etmemeleri yönünde fayda olacağı kanaatindeyim.

    Değerli okuyucular tüm bu anlatılanları  özel sektörün iki önemli neferi hem işveren , hem de işçi açısından kısaca özetler olursak ; işveren salgın süresi boyunca işçisinin onayı olmadan yıllık izin uygulamasına gidebilecekse de işçinin onayı almadan ücretsiz izin uygulamasına gidebilmesi hukuken mümkün olmayacaktır. Tabi hiç kuşkusuz ekonominin durma noktasına geldiği bu günlerde işçilerimiz bu durumdan nasıl etkileniyorsa işverenler açısından bu günlerde içinden çıkılmaz  senaryolarla karşı karşıya kalabilmektedir.Bu kapsamda işveren de kısa çalışma ödeneği , telafi çalışması, ücretli – ücretsiz  uygulamasını karşılıklı olarak  faaliyete geçirerek kötü günleri geride bırakacaktır. Unutmamak gerekir ki Türk İş Dünyası ; en küçük işletmesinden en büyük fabrikalarına varana  kadar   gerek işvereniyle gerekse de beyaz yakalı , mavi önlüklü personeliyle her türlü krize göğüs geren  yıkılmaz  bir  dinamodur.İş ve çalışma hayatı mutlu günlere yeniden  merhaba diyebilmek için bu zor günleri  ;  gerek işvereniyle gerekse de işletmesini hep ileriye götürmek için   gece gündüz , yağmur çamur demeden  çalışan personeliyle bir bütün olarak geride bırakabilecektir.  HEP BİRLİKTE BU KÖTÜ GÜNLERİ ATLATACAĞIZ … İYİ NİYET , HOŞGÖRÜ , ANLAYIŞ VE SAĞLICAKLA KALMANIZ TEMENNİLERİMLE …..

  • Artık Adımız “Teksas Çorum”

    Artık Adımız “Teksas Çorum”

    Son zamanlar da yine yaşanan olaylardan sonra Şehrin adının başına Teksas’ı ekleyip ‘Teksas Çorum’ desek herhalde kimsenin bir şey diyeceği olmaz.

    Vukuatsız gün geçmiyor, İki genç parkta kavga ediyor, ve sonu cinayet bir genç daha hayatını kaybediyor. İki grup arasında kavga çıkıyor ve silahlar çekiliyor. Artık bir insanın canına kıymak, bir can almak, toprakta gezinen karıncayı bilmeden ezmek gibi bir hal aldı.

    Şehrin göbeğinde işyerlerinin kurşunlanmasını artık normal karşılar hale geldik. Daha ufak tefek gasp, kavga, bıçaklama gibi olayları saymıyoruz.

    Neyse mevzumuz göbeğini kaşıyanların her şeyden çıkar elde etmeye çalışmaları değil. En azından şimdilik…

    Şehri bilmeyen, dışarıdan birisi sadece basın/yayın organlarında çıkan haberlere göre değerlendirme yapsa Çorum’a “Huzur Kenti” dendiğine inanmakta güçlük çeker…

    Niyetim, emniyetin önleyici tedbir almakta yetersiz kaldığını falan yazmak değil. Ya da birilerini suçlayarak bir yerlere varmaya da çalışmayacağım.

    Sadece ama sadece ‘Huzur kenti Çorum” denilen şehir ile son dönemde yaşanan vurgunların, cinayetlerin olduğu kentin aynı olup olmadığını sorgulamaya başladık.

    Huzurun başkenti olmakla övündüğümüz, kültür mozaiği Çorum’da yeterince güven içinde yaşayamıyoruz. Devlet Hitit’lerin başkenti, medeniyet şehrinin Teksas’a dönmesine nasıl bakıyor?

    Çorum’da son altı ayda yaşananlara birilerinin dur demesi lazım. Kavgalar bir kenara bırakılıp, görev ve sorumlulukları huzuru sağlamak olanların gereğini yapması lazım. Çorum’da siyasi bütünlüğün olmamasını fırsata dönüştüren bürokratların gerçek işleriyle uğraşmaları için daha kaç vukuatın olması gerekir.

    Artık siyasiler birbirleri ile ve bürokrasi ile uğraşmayı bırakıp, bu şehrin sorunlarına ne zaman el atacağını dört gözle bekliyoruz. Artık bürokrat kesiminde kendi öz işlerine dönüp, dönmeyeceğini merak ediyoruz.

    Tabiki bu şehrin siyasileri birbirleri ile kavga ederse, bürokrasi ile uğraşırsa bu toplumun kavgacı olması kaçınılmaz olur.

    Yakında yine bazı kavga filmleri gösterime girecek, Çorum halkı merakla beklesin. (Bunu da bir yerlere not edin)

  • Biz Yılbaşı Kutlamıyoruz

    Biz Yılbaşı Kutlamıyoruz

    Ümmet ve Medeniyet Derneği Yılbaşı hakkında ümmetin bilinçlenmesi için duyurularda bulundu.

    Yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri milâdî takvimin benimsendiği ülkemizde, “yılbaşı” tabiriyle milâdî yılın ilk ayının ilk günü olan 1 Ocak kastedilir. Yılbaşı kutlamaları denilince de eski yılın sona erip yeni yıla geçildiği 31 Aralık/l Ocak gecesi yapılan eğlence ve faaliyetler anlaşılır.Ancak yılbaşı eğlenceleri, ilk bakışta yeni yıla girişin kutlamaları gibi gözükmekle birlikte bunun Hristiyan Batı’nın Noel bayramıyla da yakın ilgisi bulunmaktadır.

    Yılbaşı kutlamalarının temeli ne dinimizde nede asırlar ötesinden getirdiğimiz kültürümüzde bulunur. Gayr-ı Müslimlere benzemek ve onlarca kutsal sayılan gün ve vakitlerde onlar gibi hareket etmek dinimizce bid’at kabul edilir.

    Nitekim bazı Müslümanların Hristiyanların en büyük bayramı olan Paskalya ‘da ve Noel (yılbaşı)de ateş yakmak, kadayıf ve mum gibi şeyler hazırlamak suretiyle Hristiyanlara katılır, yaptıklarını yapmaya özenirler.

    Paskalya töreninde yumurta boyamak, çörek yapmak, tütsü satın almak, bebek, kadın ve çocukların kına yakınması, yeni giysiler satın alınması ve buna benzer Hristiyanların kendilerince kutsal addedilen günlerde yapılan diğer şeyler…

     Yılbaşı kutlamaların temeli batı orijinlidir. Asıl olarak bizim yılbaşı tabiriyle eski yılın sona ermesi yeni yılın başlamasını anlamamız gerekir. Ama batı dünyasında durum böyle değildir.

    Hristiyan Batı’da milâdî takvimin başlangıcına esas olarak Hz. İsa’nın doğum tarihi alınmış ve bu giderek diğer ülkelerde de benimsenmiştir. Bu bakımdan Hristiyanlar aralık ayının son haftasını, doğumun arifesini teşkil etmesi bakımından, en önemli dinî bayramlar olarak kabul etmişlerdir, bu hafta içerisinde Hristiyanlar kiliseye giderler, ayrıca birbirlerini ziyaret edip hediyeleşirler. Dinî bir atmosfer içinde geçen Noel bayramı akabinde de, yeni yıla giriş büyük bir çılgınlıkla, lüks ve israfla kutlanır. 

    Bu Kutlamalara Bakıldığında Hep İslam’ın Hoş Karşılamadığı Fiiller İşlenmektedir

    1.Kişileri İlahlaştırma:

       a)- Noel İnancı

       Her yıl 25 Aralık Hz. İsa (a.s.)’ın doğumunun yıl dönümü kabul edilerek bir hafta boyunca çeşitli etkinliklere yer verilmektedir. Katolik ve Ortodoks kiliseleri de bu olayı sahiplenmek suretiyle Hz. İsa (a.s.)’ın doğumunun hatırasına bu süre içinde üç dinî ayin gerçekleştirmektedir.(4)

     Aynı hafta içinde Noel yortusu dolayısıyla çam ağaçları kesilip cadde, balkon ve evler süslendirilip ışıklandırılmaktadır.

     İlk defa Almanya’da 1605 yılında ortaya konulmuş, daha sonra da bütün Hristiyanlık âlemine sirayet eden “Noel Baba” efsanesi de yaygın bir biçimde işlenmiştir. Noel Baba aslı ve mesnedi olmayan, ancak sözde iyiliği temsil eden ve bu gecelerde çocuklara oyuncak, şeker vb. hediyeler dağıtan, genellikle karla örtülü, kırmızı başlıklı paltosu ve kocaman beyaz sakalı ile temsil edilen efsanevî bir kişidir. Yeni Türk Ansiklopedisi Komisyon, Ötüken Yayınevi, İst. 1985 c. 7, s. 2687.)

      Türkçede yanlış olarak yılbaşı kutlamalarıyla özdeşleştirilen “Noel” Latincede, “Tanrının doğum günü” anlamına gelen ve Hz. İsa’nın doğum günü kutlamasını ifade eden “dies natalis” teriminin Fransızca karşılığıdır.

            Aslında, 31 Aralığın 1 Ocağa bağlandığı gece yılbaşı, 24 Aralığı Aralığa bağlayan gece ise Noel gecesi olarak kutlanması, tamamen cahili olan bir âdettir. Furkan Der, Ocak 1997, Sh: 8.

    Noel, putperestlikten kalma bir âdettir. Hristiyanlıkla alakası yoktur. Şirk âdetidir. Noel baba, efsane bir kişidir.

       Dinimizde ise; yılbaşı ve Noel kutlamalarının yeri yoktur. Yılbaşının biz Müslümanlar için, milletler arası takvim başlangı­cı olmak fonksiyonundan başka hiçbir özelliği yoktur. Dini emirlerimizde ve milli geleneklerimizde hiçbir yeri ol­mayan Noel’i ve yılbaşını “Müslümanım” diyen bir kimse kutlayamaz…

    Bir Müslüman böyle dogmatik, hayali ve neidüğü belli olmayan bir anlayışın figüranı olamaz.

    b)-H.z. İsa(a.s.)’yı İlahlaştırma İnancı

        Hz. İsa Allah’ın oğludur diyorlar ve ona da ilahlık vasfı addediyorlar. Bu husus Kur’an’ı Kerimde şöyle ifade ediliyor:

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (30) اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (31)  

    “Yahudiler “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur “dediler. Bunlar, onların ağızları ile geveledikleri dayanaksız sözlerdir. Böyle demekle daha önceki kâfirlerin sözlerine özeniyorlar. Allah kahretsin onları. Nasıl gerçeklerden sapıyorlar?”

    “Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı ilah edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.” (Tevbe,30-31)

    -Bunu kiliselerde ve filmlerinde görmekteyiz…

    -Allahtan başka ilah yoktur:

     لَوْ كَانَ فِيهِمَا آَلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا [ سورة الأنبياء – الآية : 22 ]

    -Hz. Peygamber “Kabrimi bayram yerine benzetmeyiniz..”

    – Hz. Peygamberin, kendini çok öveni ikaz etmesi..

    – Hz. Peygamber, Mescitlerinizi Hristiyanlar gibi süsleme.

    c)- Çam Ağacı:

     Noel kutlamasının bir başka unsuru olan çam ağacı ise,

     a)- Yunan ve Roma pagan kültüründeki Attis tanrısına yönelik ayinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Bereket tanrısı Attis’in çam ağacında yeniden vücut bulduğuna inanılmakta, buna bağlı olarak çam ağacına bereket sembolü diye tapınılmaktaydı.

    b)-Bir başka inanışta ise, çam ağacı ölümsüzlüğü temsil ettiğine, ağaca bağlanan mumların ise kötü ruhları ve cadıları kovmak için yakıldığına inanılır. Ayrıca ağaca asılan küçük ay, güneş ve yıldız süsleri Babil tanrılarının simgeleri olup Hristiyanlığa ise Yunan ve Roma yoluyla girerek günümüze kadar ulaşmıştır.

         Öz değerlerinden ve geleneklerinden koparıp Batı’nın önce hayat tarzına alıştırdığı, sonra değer ve inanç esaslarına sıcak bakmaya ve giderek onlun benimsemeye götürdüğü dikkate alınırsa, yılbaşı kutlaması, Noel ağacı süslemesi, Noel babanın hediye bırakması gibi âdetlerin terk edilerek kendi kültür ve değerlerimizden kaynaklanan alternatif program ve faaliyetlerin yerleşmesine çalışmanın önemi ortaya çıkar.

       Görüldüğü gibi bu Noel  ve İsa’nın doğumu meselesi kesin olarak belli olmayan asılsız bir efsaneden başka bir şey değildir. Hiçbir Müslüman bu efsaneye iştirak etmemelidir. Buna inanmasa bile fiilen katılması uygun değildir.

    2. Alkol Kullanımı:

    Kanaatimce günümüzde maksadını aşan uygulamalardan biri de yılbaşı gecelerindeki aşırılıklardır. Elbette bir yıl, insan ve millet hayatında önemli bir zaman dilimidir. Böyle bir mutluluğu yaşamış olmak Allah’ın bize bir lütfudur. Yeni bir yılı idrak etmenin sevinç ve heyecanı da makul ölçüler içinde kabul edilebilir.

     Fakat aşırılığın da ötesine geçerek, iki yılı birbirine bağlayan bu zaman köprüsünde cinnet geçirmişçesine işlenen yanlışlara, hatalara ve yapılan lüks harcamalara anlam vermek mümkün değildir. Aşırılıklar ve hurafelerle dolu bu tür kutlamalar…

    Günümüzde yılbaşı kutlamaları alkollü içeceklerin çokça tüketildiği, kumarın çokça oynandığı israfı aşan alışverişlerin yapıldığı bir zaman dilimi olmuştur. Oysaki Yüce Dinimiz Alkolü, kumarı ve israfı yasaklamıştır. Kuran-ı kerimde bu hususlar şöyle ifade edilmektedir.

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ  

    “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide, 90)

    İçki bu kadar kötü olduğu belirtildiği halde çeşitli T.V kanallarıyla bunun reklamları yapılmakta, gençlerimiz ve çocuklarımız buna özendirilmektedir.

    Bir Müslüman içki içmediği halde bu geceye, yalnız eğlence olarak orada bulunması bile hoş karşılanmamıştır. Yüce Allah şöyle buyurur:

    وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آَيَاتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِثْلُهُمْ إِنَّ اللَّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا  

           “Allah size indirdiği kitapta onun ayetlerinin inkâr edildiğini ya da alaya alındığını işittiğinizde başka bir konuya geçmedikleri sürece onlarla bir arada oturmamanızı, yoksa sizin de onlar gibi olacağınız bildirdi. Hiç kuşkusuz Allah münafıklar ile kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa,140)

    Kim bir toplantıda diniyle alay edildiğini duyarsa, ya dinini savunmalı yâda toplantıyı ve orada bulunanları terk etmelidir. Görmezlikten gelmek ve susmak ise, ruhî bozgunun ilk aşamasıdır. Böyle birisi iman ve küfür arasındaki nifak köprüsüne adımını atmış demektir

     Ancak Kur’an’ın eğitim metodu, bu işin gerçeğine dikkat çekiyordu. Böyle toplantılara katılmanın, orada olup bitenlere karşı susmanın iç bozgunun ilk aşaması olduğu gerçeğine parmak basıyordu.

    İşte mümini iliklerine kadar titreten tehdit! “… Siz de onlar gibi olursunuz.”

    Ardından hiçbir tereddüte yer bırakmayan uyarı da şudur: “Hiç kuşkusuz Allah, münafıklar ile kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”

    Ancak yasaklamayı, Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiği, alaya alındığı toplantılarla sınırlı tutup, Müslümanlarla bu münafıkların arasındaki her türlü ilişkilerini kapsayacak şekilde geniş tutmamak Müslüman kitlenin o gün için aşmak zorunda olduğu aşamanın özelliğini göstermektedir.

     Daha sonraki nesillerin de başka ortamlarda, böyle bir aşamadan geçmeleri her zaman mümkündür. Aynı şekilde ilahî hayat sisteminin özelliğini; işleri yavaş yavaş ele alışını, realite dünyasındaki pratik izlerini, duygu ve koşulları gözetişini, bu arada realiteyi değiştirmek için sürekli ve kalıcı adımlar atmayı da ihmal etmeyişini göstermektedir.

        “Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O (Allah), israf edenleri sevmez.”[3]

    “Bir gecede yapılan israf, acaba kaç tane fakiri doyuran bir lokma olur!”

    3. Gayri Meşru Eğlence:

    Şehveti tahrik eden, cinsel duyguyu kamçılayan şarkı – türkü ve belli bir kadının vasıflarını nağmeleyeni de dâhil olmak üzere ha­ram sayılmıştır. Bunun gibi, bir kâfirin meziyetlerini   sayıp döken, sapık ilkeleri vasfedip anlatan ve benzeri ölçü ve anlamda olan şar­kı ve türküler de haram kapsamına alınmıştır. Bunun tahrîmine delâlet eden belgeler:Buhari’nin rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyur­muştur: “Ümmetimden ileride bazı topluluklar (kabile ve milletler) Zinayı, ipeği, içkiyi ve çalgıyı helâl sayacaklardır.” Buharı – Ahmed b. Hanbel – İbn Mâce

    Sahîh rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyur­muştur: “Kim şarkı – türkü söyleyen bir kadının yanında oturur da onu dinlerse, Allah Kıyamet gününde onun kulağına eritilmiş kurşun dö­ker” 

    Tirmizi: Hz. Ali (R.A.) den; “Ümmetimden bir kavim (veya millet) son zamanda maymun ve domuza çevrilirler” Bunun üzerine Ashâb-ı Kiram sordular:

     “Ey Allah’ın Peygamberi! Sözünü ettiğiniz o kimseler Müslüman mıdırlar?” Efendimiz şu cevabı verdi:

    “Evet, Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de Allah’ın Peygamberi bulunduğuma şehadet eder ve oruç tutarlar” Ashâb-ı Kiram, tekrar sordular;

     “Ya Resûlüllah Onların durumu ve ameli nelerdir?” Peygamber (A.S.) şöyle cevap verdi:

       “Onlar caz, saz ve diğer çalgı aletlerini, şarkı – türkü söyleyen kadınları ve bir takım tefler edinirler? alkollü içkileri içerler ve onlar içki ve eğlence üzerine gecelerler de sabahladıkları vakit mesh uğramış olarak (domuz veya maymuna dönüşerek) sabahlarlar İbn Hibbân : Ebû Hüreyre (R.A.) den.

    Açıklama -. Maymun ve domuza dönüşmek iki şekilde yorumlanmıştır. Ya zahirine hamledilir de hakiki bir dönüşmenin unsurudur ya da ruh ve karakter itibariyle bir dönüşmeye  tabi tutulmuştur. Mücahit, bu ikinci yorumu tercih etmiştir. 

    Bunlardan başka daha birçok hadîs-i şerifler var ki, hep çalgı çalmanın ve şehveti tahrik eder anlamda tegannide bulunmasının tahrîmine delâlet eder.

    Sonuç itibariyle toplumumuzda “yılbaşı kutlaması” olarak yapılan eğlencelerin dinimiz ve kültürümüz açısından hiçbir temeli yoktur.

    2-  KÂFİRLERE BENZEME

    Toplumumuzda ve diğer Müslüman toplumlarda “yılbaşı kutlaması” başlığı altında düzenlenen eğlence toplantıları ise, hiçbir kültürel ve geleneksel temele sahip değildir. Bu bakımdan Hristiyan olmayan ülkelerde yılbaşı kutlamaları Batı’nın körü körüne taklit edilmesinin veya Hristiyan Batı’nın kültür ihracının bir sonucudur. Ülkemizde öteden beri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili olarak yapılan tenkitler ve gösterilen hassasiyet de buradan kaynaklanır.

    Unutulmaması gereken bir başka husus ise, yıllara dini bir misyon yüklenmemelidir. Çünkü Hicri, Rumi, Miladi gibi takvimler dini yönden üstünlükleri bulunmayan ve zaman ölçmede esas alınan ayrı başlangıç noktasıdır. Hicri takvim İslam dinindeki bazı hükümlerin (Zekâtın verilmesi, Ramazan ayının başlangıcı, kandiller vb.) tespitinde önem taşıyor olmasını bu hususla karıştırmamak gerekir. Zaten miladi takvimle beraber hicri aylar ve namaz vakitleri de üzerinde yer almaktadır.

    İslam dininde Hicri yılbaşını bizim, diğer yılbaşını onların kabul etmekte doğru değildir. Bu sebeple Takvim olarak miladi takvimi kabul edip yeni bir yılın başlaması sebebiyle birbirilerimizle tebrikleşmede, birbirimize hayır dualar bulunmada ve yeni yılın bizler için hayırlar getirmesini istemede her hangi bir sakınca yoktur.

     Ancak Hz.  Peygamber’in Müslümanlara diğer dinî topluluklara göre farklı bir kimlik bilinci kazandırmak için gayret ettiği, Bu uğurda sakal, kılık-kıyafet, yeme-içme adabı da dâhil pek çok konuda tavsiyede bulunmuştur. Günümüzde toplumların kültürel değerlerini, hatta itikadi ve ahlâkî etkileşimlerini, sahip oldukları hayat tarzı, ekonomik yapı, yerleşim ve ulaşım imkânı, iklim ve çevre, eğitim, folklor, örf ve âdet gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz gözüken birçok hususu derinden etkilemekte ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini üretmektedir.

    Avrupa’daki Müslüman-Türk işçilerimizin çocukları ve torunlarının bugün Batı’nın kültür ve gelenekleri altında nasıl değiştiği ve giderek o toplumla bütünleşmeye başladığı anlaşılmaktadır.

       Bu ise iyi izlenirse toplumumuza yabancı kültürlerden taşınan veya yabancı toplumlara özüm şeklinde başlayan örf ve âdetlere karşı duyarlı olunmasının önemi daha İyi anlaşılır.

    Bunun için alınabilecek bir önlem de, kendi kültürel mirasımızdan ve dinî anlayış ve heyecanımızdan kaynaklanan değerleri, gelenek ve adetleri iyileştirerek yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmak olabilir.

    Bilindiği gibi, Arap lügatinde bir kavmin itikat ve amellerini taklit etme işine “Teşebbüh” denilmiştir.

     Teşebbüh; arzu duyarak batıl din ve ideoloji bağlısı topluluklardan biri veya birkaçına onlara ait alâmet-i farika vasfındaki hususiyetlerinde benzemektir.

     Dikkat edilirse kâfirlere teşebbüh; İslam’ın hudutlarını aşma olayıdır. Yani kâfirlere benzemek, İslam’ın hudutlarından çıkıp batılın hudutlarına ayak basmaktır.

    Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta İslam’ın çerçevesini aşmaya, ilahî yasaları ihlale sebep olan her bir sözü, davranışı ve işi Allah ve O’nun peygamberi yasaklamıştır. (El Helal-u vel Haramu Fil İslam (Yusuf Kardavî) Sh: 82, Beyrut/ty.)

    Nitekim bu konuda şanlı önderimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

    عَنْ ابْنِ عُمَرَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

    “Her kim bir kavme benzemeye özenirse o da onlardandır “ ( Sünen-i Ebi Davut (Ebu Davud) C: 4, Sh: 44, Beyrut/ty. Müsned N/50. )

    Özellikle bu hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şekli benzeşmenin sonuçta itikadı benzeşmeye götüreceğini anlatır.

    Sonuç şudur: İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder. Şekli taklit itikadi taklide götürür.

    Hadis:

    لَيْسَ مِنَّا مَنْ تَشَبَّهَ بِغَيْرِنَا لَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ وَلَا بِالنَّصَارَى فَإِنَّ تَسْلِيمَ الْيَهُودِ الْإِشَارَةُ بِالْأَصَابِعِ وَتَسْلِيمَ النَّصَارَى الْإِشَارَةُ بِالْأَكُفِّ  

    Amr b. Şuaybin babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz.

    “Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz.” (Tirmizi) buyururlar.

    Dolayısıyla Yahudi ve Hristiyanlar bizden olmadıklarına göre onlara benzemeye özenmemeliyiz.

         Hz. Peygamber(s) şöyle buyuruyor:

      “Zayıf görüş ve cılız iradeli olup herkese uyan kimse olmayın.” O kişi, ben insanlarla beraberim, insanlar iyilik ederse, ben de iyilikte bulunurum; insanlar kötülük yaparsa, ben de kötülükte bulunurum, der. Ama siz kendinizi sağlam (ölçü üzerine) tutun. İn­sanlar iyilikte bulunduğu zaman iyilikte bulunmanız, onlar kötü­lükte bulunduğu   zaman sizin   kötülükten kaçınmanız gerekir.” (Tirmizi)

       Görüldüğü gibi Peygamber (s.a.s.) mutlak olarak müşriklere benzememeyi, onlara muhalefeti emretmektedir.

    Ömer b. el-Hattab bu meyanda müminlere şöyle tavsiyede bulunur:

    “Müşriklerle sıkı ilişkiler içerisine girmekten ve kiliselerindeyken yanlarına gitmekten sakinin.”

    Rivayetlere göre Hz. Ömer Müslüman beldelerinde törenlerin açıktan yapmamalarını onlara şart koşmuştur.

    Müşriklere tören ve geleneklerini (başkalarını etkileyecek şekilde) açıktan icra etmeleri yasaklanmışken Müslüman nasıl olur da onların yaptıklarını yapar?

    Ömer b. el-Hattab şunları söyler:

    “Dinleriyle ilgili konularda Allah düşmanlarından uzak dürün. Zira Allah’ın gazabı onların üzerine iner.”

    İslam ulemasından Menâvî (R.a.) özetle şöyle diyor: “İçi dışını onaylar bir şekilde bir kişi bir toplumun adetlerini benimser, onların ahlaki ile ahlaklanır, onlara has işleri yapmakla tanınır ve onlarla bütünleşirse onlardan olmuş olur.

    İmanlı ve ahlaklı kişilere benzemeye çalışan kişi de pek tabii ki onlardandır. Onlara saygı duyulduğu gibi ona da saygı duyulur. Büyük günahları açıktan işleyen fasıklara benzeyen kişi de hiç şüphesiz onlar gibi küçümsenir ve aşağılanır. Yücelik nişanını takınan kişi bilfiil yücelmemiş olsa da ikram görür.

    Kısacası benzeme küfürde ise küfür, haramda ise haram, şiar da ise şiarın hükmü tahakkuk eder.” (Feyzu’l Kadir Şerhu Camiu’s-Sağir (Menavî) C: 6, Sh: 104, Beyrutlty.)

    Allah c.c. yine Peygamberine hitaben şunları buyurur:

    “Sana gelen ilimden sonra bilfarz onların arzulama uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” el-Bakara (2), 120

    Allah Teâlâ hazretleri onların bayram ve törenlerine iştirak etmeyen ve bu günlerde yaptıklarını yapmayanları şu kelamıyla methetmiş ve övmüştür.

    “Onlar ki, yalana şahitlik etmezler…” el-Furkan (25), 72

    İslam âlimlerinden Mücahid, ed-Dahhak ve er-Rebi b. Enes ayette geçen “ezzür yalan” kelimesinden Murad, müşriklerin kendilerince kutsal addettikleri gün ve bayramlar törenlerdir, derler.

    İbn Şirin de “zür” den kastedilen şeyin Paskalyadan önceki pazar günü (Hristiyan bayramı) olduğunu söyler.

    Konuyla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.s.)ın daha önce geçen şu iki hadisini tekrar edelim; “Müşriklere muhalefet ediniz.” “Kim bir kavme benzerse, onlardan olur.”

    Bilinmelidir ki selef-i sabıkin (salihin) devrinde Müslümanlardan bu tür rezaletlerden herhangi birini yapan veya bunlar gibi hareket eden kimse olmamıştır.

    Zaten hakiki mümin selef-i salihinin yoluna sülük eden, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.s.)in izinden yürüyen, nebilerden, Sıddıklardan şehitlerden, Salihlerden Allah’ın kendilerine in’amda bulunduğu kimselere uyan kişidir. İhsan ve keremiyle Allah bizi o müminlerden kılsın. Zira O, cömerttir, kerem sahibidir.

    Kişi, kâfirlere benzeme konusunda hataya düşenlerin çokluğuna, gafil âlimlere ve hareketlerine bakıp aldanmasın.

    Büyük âlim el-Fudayl b. lyaz (r.a.) şunları söylemiş:

    “Yolcuları az da olsa sen hak yoldan ayrılma.
    Rağbet edeni çok da olsa kötü yola sapma.”

    Ya Rab sen cömertsin ve kerem sahibisin. İhsanın ve kereminle bizleri hidayete ermiş ve salih kullarının yoluna girmiş kimselerden kıl.

    Bizleri helak olmuş, küffarın yoluna dalmış kullarından eyleme.

  • Ey İnananlar !!!

    Ey İnananlar !!!

    90,91. “Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saâ­dete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?”

     Ey iman edenler, şarap, sarhoşluk veren her tür içki, meysir, her tür şans oyunu, kumar, ensab tapınılmak üzere dikilmiş, huzurla­rında, üzerlerinde kurban kesilen taşlar, putlar, fal okları, kendileri va­sıtasıyla kısmet çekilen kehanet okları bütün bunlar insan aklının, in­san fıtratının hoşlanmadığı birer şeytan işi pisliktir. Şeytanın süsleyip püslediği birer necasettir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa, saadete eresiniz.

    Arkadaşlar, Bakara suresinin 219 ve Nisâ suresinin 43. ayetinde şarap konusunda bir şeyler demeye çalışmıştık. Şarapla alâkalı önce bu ayetler gelmiş, Müslümanlar buna hazırlanmış ve en son ola­rak işte Maide suresinin bu âyeti nazil olmuştur. Ve işte kesin olarak şarabın haramlığını bildiren bu âyetin gelişiyle birlikte mü’minler içki küplerini yerlere boşaltmışlar, ağızlarındaki kadehleri atmışlar ve bu işten vazgeçmişlerdir. Evet, “Hamr” örten demektir. Aklı örttüğü için iç­kiye bu isim verilmiştir. Böylece Rabbimizin bu yasasıyla anladık ki sarhoşluk verici, aklı giderici, şuuru örtücü olan her şeyin azı da çoğu da haramdır.

    Meysir, kolaylık anlamına gelen yüsür veya yesar kelimesin­den gelir. Meysir zahmetsiz ve kolayca mal elde etmek demektir. Veya zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek, mal almak demektir. Rabbimiz bunlardan sakının ki kur­tuluşa eresiniz buyuruyor. Ve:

    Şunu da bilesiniz ki muhakkak şeytan bu pislikler vasıtasıyla si­zin aranıza düşmanlık ve kin atmak ister. Bunlar aracılığıyla sizleri birbirinize düşürmek, aranıza düşmanlık tohumları ekmek ister şeytan. Ve sizi Allah’ı anmaktan, Allah’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Hangi oyun ki insanlar arasına, kardeşler arasına kin ve düş­manlık atıyor o haramdır. Hangi oyun ki Müslümanları kamplaştırıp birbirlerine karşı sevgi ve kardeşlik bağlarını koparıyor o haramdır. Hangi oyun ki insanları Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoyuyor o haramdır. Her şeyi bilen, mutlak bilen, bilgi kendisinden olan Rabbimiz burada bizim için haram kıldığı şeylerin hikmetlerini de be­yan buyuruyor.

    Sanki böylece buyuruyor ki Rabbimiz: Ey kullarım, kesinlikle bilesiniz ki Ben sizin adınıza aldığım kararlarımda size karşı merha­metliyim. Size olan sonsuz merhametimden ötürü bu yasakları koyu­yorum. Tüm yasaklarımda ve emirlerimde Ben sizi düşünüyorum, sizin menfaatinizi düşünüyorum. Bu kararlarımın menfaati Benim için değil sizin içindir, buyurarak bizim akıllarımıza hitap ediyor. Eğer sizler de bilgi sahibi olsaydınız, hayrınızı şerrinizi, menfaatinizi zararınızı Benim kadar bilmiş olsaydınız elbette bu Benim haram kıldıklarımın tümünü siz de kendinize haram kılardınız. O halde sizi sizden çok düşünen, sizi sizden çok bilen Rabbinizin bu uyarılarını duyduktan sonra artık bu pisliklerden vazgeçmez misiniz? Rablerinin bu ifadesini duyan Müslümanlar hep bir ağızdan: “Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!” dediler ve bu pislikleri terk ediverdiler. Ağızlarına götürmek üzere oldukları kadehleri attılar, küpleri kırdılar, içkileri döküverdiler.