(Bir diklenişin ve bir eğilişin hikâyesi)
Aşk…
Herkesin dilinde ama kimsenin okuyamadığı bir harf gibi.
Tıpkı Elif gibi…
İsmi var, sesi yok.
Görünmez ama yokluğu her şeyi susturur.
Besmele bile onsuz yetim kalır.
Ama insan…
İnsan bu inceliği anlamak yerine,
harflerle değil, kendi kibriyle meşguldür.
Çünkü insan, vav gibi doğar.
Eğik… kırılgan… muhtaç…
Sonra bir gün doğrulur.
Ve işte felaket tam burada başlar:
Kendini Elif sanır.
Oysa ne uluhiyetten haberi vardır
ne de ehadiyetin ağırlığını taşıyacak omurgası…
İnsan iki büklüm yaratılmıştır
ama dimdik yaşamaya yemin etmiştir.
Garip değil mi?
En rahat olduğu yer anne karnıydı:
bükülmüş, teslim olmuş, korunmuş…
Şimdi ise dimdik ayakta,
ama savrulmaya mahkûm.
Ve sonra…
Bir gün yine dümdüz uzanır.
Ama bu sefer mezarda.
Demek ki mesele doğrulmak değilmiş.
Mesele, ne zaman ve kimin önünde eğileceğini bilmekmiş.
Kulluğun manası vavda saklıdır.
Eğilmekte… küçülmekte… yok olmakta…
Ama insan, yok olmayı değil
yok saymayı seçer.
Musa dal olur…
Firavun ise hâlâ Elif’in peşinde koşar.
İbrahim ateşe atılır, vav gibi eğilir…
Nemrut ise odun taşır, kendini büyük sanarak.
Yunus karanlığın içinde kurtulur,
çünkü vav olmayı bilir.
Bugünün insanı ise ışıklar içinde kaybolur,
çünkü Elif rolü oynar.
Kainat dönüyor…
Gezegenler boşlukta savrulmuyor, bir nizama boyun eğiyor.
Ama insan?
Boşlukta değil, kibirde kayboluyor.
Oysa Rabbi onu boş bırakmadı.
İmanla doldurdu.
Ama insan o imanı da kendine paye yaptı.
Secdeyi bile gururla kirletti.
“Vav” diyemeyenler “vay” der…
Ve buna hayat derler.
Vaveyla…
Yani eğilemeyenlerin feryadı.
Bugün şehirler dolusu insan var
ama bir tane vav yok.
Herkes elif…
Herkes dik…
Herkes büyük…
Ve herkes yalnız.
Elif bir ağaçtır…
İnsan onun dalı.
Ama dal kökünü unutursa,
kurur.
Azrail budadıkça hayatın sesi yükselir.
Çünkü ölüm, hakikatin en gür yankısıdır.
Ve o yankı şunu söyler:
“Eğilmeden yükselmek yok.”
İnsan zorlanır…
Çünkü eğilmek ağırdır.
Birine itaat etmek,
birinin emri altına girmek…
Hele görünmeyene teslim olmak…
İşte modern insanın en büyük trajedisi budur:
Gördüğüne boyun eğmez,
görmediğine inanmaz,
ama kendine tapar.
Sonra bir gün…
Sığınacak yer kalmaz.
Ne unvan…
Ne güç…
Ne kalabalıklar…
İşte o an…
Evrene kulak verenler duyar o sesi:
“Sabırla ve namazla isteyin…”
Ama bu çağrı herkese değildir.
Sadece döneceğini bilenlere…
Yani vav olmayı kabul edenlere.
Ve sonra…
Ne söz kalır,
ne iddia…
ne de insanın kendine kurduğu o sahte yükseklikler…
Her şey susar.
Kibir yorulur.
Akıl geri çekilir.
İnsan, ilk defa kendisiyle baş başa kalır.
İşte tam o an…
Ne saraylar hatırlanır,
ne alkışlar,
ne de “ben” dediği o gürültü…
Sadece bir hakikat kalır geriye:
Eğilmeden geçmeyen bir kapı…
Ve o kapının ardında,
asırlar öncesinden gelen bir çağrı yükselir:
“Ona boyun eğme…
Secde et…
ve yaklaş.”
Belki de bütün ömür,
bu çağrıyı duyana kadar geçen bir gecikmedir.
Ve kim o çağrıyı duyarsa…
Artık ne elif olmak ister,
ne de görünmek…
Sadece vav olur.
Eğilir…
ve ilk defa yükselir.



Niçin Kitap Okunur!
Özlemmm
Çalmayan Sadece Sen misin?
Siyaset ve Basın
O Kızıl Elmaya Ne Oldu?
