Türkiye’de adalet meselesi artık teknik bir hukuk tartışması değildir.
Bugün tartışılan, hukukun nasıl işleyeceği değil; kimin için askıya alınacağıdır. Bu tabloyu anlamak için dava dosyalarına değil, iktidarların din ve ideolojiyle kurduğu ilişkiye bakmak yeterlidir.
Bir tarafta dini sürekli ön plana çıkaran; ancak adalet, kul hakkı, liyakat ve ahlak gibi temel dini öğretilerle açıkça çelişen siyasal İslamcı anlayış duruyor.
Diğer tarafta ise Atatürkçülük adına dini kamusal alandan dışlayan; fakat siyasal olarak sıkıştığı anda aynı dini bir araç gibi kullanmaktan çekinmeyenler…
Her iki yaklaşımın ortak noktası açıktır:
Din de ideoloji de samimi bir değer olmaktan çıkarılmış, iktidarın hizmetine verilmiştir.
Yakın tarih bu çelişkinin örnekleriyle doludur.
Dün “irtica” denilerek inanç bastırıldı.
Bugün ise “bizden misin, değil misin?” sorusuyla insanlar hizaya sokuluyor.
Dün inancını yaşamak isteyenler fişleniyordu.
Bugün ise muktedire yaslanmayanlar sistemli biçimde tasfiye ediliyor.
Yöntemler değişiyor; zihniyet değişmiyor.
Bu noktada sormak gerekir:
Bu şartlar altında görülen davalardan sağlıklı bir adalet çıkabilir mi?
Cevap nettir: Asla.
Ne geçmişte çıktı, ne bugün çıkıyor.
Çünkü adalet; ne ideolojinin gölgesinde ne de dinin sloganlaştırıldığı bir düzende yaşayabilir. Adalet ancak hukukun üstünlüğü, vicdanın bağımsızlığı ve eşitlik ilkesinin birlikte var olduğu bir zeminde ayakta kalır. O ışık söndüğünde mahkeme salonları, gerçeğin arandığı yerler olmaktan çıkar; gücün kendini onayladığı sahnelere dönüşür.
Bu ilke yalnızca modern hukuk teorilerinin değil, İslam’ın da temel adalet anlayışının merkezindedir. Nitekim Muhammed (s.a.v) adalette kayırmacılığın toplumsal çöküşe yol açtığını açık bir dille ifade etmiştir. Sahih kaynaklarda yer alan hutbesinde şöyle buyurur:
“Sizden önceki toplumları helâk eden şey şuydu:
İçlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakırlar, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise ona cezayı uygularlardı.
Allah’a yemin ederim ki, Hz. Muhammed’in (s.a.v) kızı Fâtıma hırsızlık yapmış olsaydı, onun da elini keserdim.”
(Sahih Buhari, Kitâbu’l-Hudûd; ayrıca Sahih Müslim)
Bu söz, adaletin akrabalıkla, güçle, sınıfsal konumla pazarlık konusu edilemeyeceğini ilan eden tarihsel bir çizgidir. Din, tam da bu noktada iktidarın değil; hakkın tarafında durur.
Ayrıca Kur’an’da da adaletin güce veya yakınlığa göre çarpıtılmaması emredilir:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun; Allah’a karşı gelmekten sakının. Şahitlik ederken eğilip bükülmeyin; çünkü Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Nisâ, 135)
Bu ayet, adaletin kimliklere, aidiyetlere ve güç ilişkilerine göre eğilip bükülemeyeceğini vurgular ve bugün yaşanan “bizden misin, değil misin?” anlayışını doğrudan eleştirir.
Akademik bakış açısıyla da bu durum anlam kazanır:
Montesquieu, adaletin varlığı için gücün sınırlandırılmasının şart olduğunu belirtir. Güç denetlenmezse hukuk, iktidarın iradesine dönüşür.
Hannah Arendt hukukun ahlaktan koparıldığı rejimlerde kötülüğün sıradanlaştığını ve sorumluluktan kaçışın yaygınlaştığını söyler.
Max Weber, devletin meşruiyetinin hukuktan ve rasyonel kurallardan geldiğini, bunlar yoksa devletin sadece zor aygıtlarıyla ayakta kalacağını vurgular.
Bugün mahkeme salonlarında yaşanan tam olarak budur:
Hukuk, evrensel bir norm olmaktan çıkarılıp siyasal sadakatin ölçüldüğü bir alana indirgenmiştir. Adalet, bir hak olmaktan çıkar, bir lütuf hâline gelir.
Bugün dini söylemle güç devşirenler de,
Dün dini bastırarak iktidar kuranlar da
aynı temel yanlışı yapmıştır:
Devleti kutsallaştırıp insanı unuttular.
Oysa devlet araçtır.
Hukuk araçtır.
İktidar geçicidir.
Ve ben meseleyi süslemiyorum. Çünkü süslü cümleler, adaletsizliği gizler.
Bu yüzden halkın diliyle konuşan, sokağın vicdanını yalın biçimde dile getiren Ozan Arif’in dediği yerden bakıyorum meseleye:
“Devletin polisi var, jandarması var;
Ben bir daha karışmam beyim.”
Çünkü adalet, halkın güvenini kaybettiği anda artık kimsenin meselesi olmaktan çıkar.
İbrahim Küçüker



Niçin Kitap Okunur!
Özlemmm
Çalmayan Sadece Sen misin?
Siyaset ve Basın
O Kızıl Elmaya Ne Oldu?
