‘’Biz, dile ve söze değil, öze ve hale bakarız.’’ (Hacı Bektaşi Veli)
Ötelerin ötesi, görünen ve görünmeyen, görülenlerle görünmeyenleri görmek, hissetmek, anlamak, mana alemine dalmak.
Yarını bugünden bilmek, gönül gözü açık olmak. Günlük değil, yarın için hazırlık yapıp zaman içerisi zamana dalmak.
Gözler bakar, ancak her bakan ötesini görmez, algılayamaz, vehmedemez, yaşanan durumdan vazife çıkartamazsa geleceğe emin adımlar atamaz, olayları analiz edemez, kişiler, topluluklar, cemiyetler hakkında bilgi sahibi olamaz, devamlı Fransız kalır.
Kimseyi bilgisizlikle ve bilmemezlikle suçlamak kişinin kibrinden hasıl olan husustur, peşin hükümlü, olayları günlük yorumlamak, dünü biliyormuş gibi ahkam kesmek, ötesini görmemek demektir.
Elbette insanlar zaman içerisinde değişebilir, ancak temel esaslar kayba uğrarsa işte o zaman asimile olur, tarihin çöplüğünde yerini alır.
Benlik insanı nefsin arzu ve istekleriyle esir alır, bilgiçlik taslayan, çevresine tepeden bakan olur çıkar, inanan hiç bir kimse böyle bir olayı yaşamaz, yaşatmaz, çünkü düsturu ‘’ sev yaratılanı, yaradan dan ötürü’’ düşüncesi ile yol alır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. ‘’
Bir gün ırmak kenarında abdest alan bir derviş imamın yanında, zaman içerisinde, zaman yaradan rabbim sana şükürler olsun, imam azizim zaman içerisinde zaman olmaz, bir gün yine ırmak kenarında abdest almak üzere imam gelir, gaflete düşer uyuya kalır, rüyasında imam kadın olur, evlenir üç çocuk yapar, derviş gelir uyan hoca, uyan ezan geçecek der, garibanın eline sarılır beni bağışla bilemedim, nasıl zaman içerisinde zaman varmıymış hocam der.’’
Dedik ya herkes ötesini göremez, o bir marifettir, mesele idrak edebilmektir.
Üfteda Hz. malum Aziz Mahmut Hüdai Hz. nin şeyhidir, elbette şeyhler yerlerine halef belirlerler, çok müridi vardır, içlerinden kimi seçeceği muallaktadır, bir gün ormana giderler herkes bana bir şeyler getirsin der, çiçek, böcek, kuş vs. getiriler, içlerinden Hüdai kuru bir dal getirir, şeyh; bize kuru dalımı laik gördün, şeyhim neye elimi uzattıysam hepsini ALLAH’ı zikreder gördüm, müritler yağ çekiyor derler.
Kışın şiddetli olduğu bir akşam şeyh şöyle taze bir üzüm olsa da yesek, Hüdai ben getireyim, dışarı çıkar tepsi içerisinde üzeri kar kaplamış taze üzümü sunar, tepside cennet kokusu vardır, o vakte kadar Hüdaiye yağcı gözüyle bakanlar kafalarını yere eğerler, mahcup olurlar, şeyhi halefini bulmuş, duasını etmiştir, padişahlar ardın sıra yürüsün.’’
Bakmak görecelidir, her canlı varlık aleminin tamamını göremez, ancak ötelerin ötesini görenler, gönül gözü açık olanlardır. Bilge olmak deryanın sahibi yapmaz, zira öğrendiğimiz bir damla kadardır, daha ilerisi için tevekkül etmek gerek, benlik bunu yok eder, yerini nefsi arzular alır, oda insanın felaketi demektir.
İlim sahibi olabilirsin, bu kültür değildir, bilginin üzerine şahsiyeti ve güzel ahlakı oturtursan işte o vakit manevi aleme adım atarsın, şayet tam tersi ilim sahibi olur, oluşan bilgileri Deyistliğe, Ataistliğe yorarsan o vakit sadece ve sadece günlük hayat sürersin, ötelerin, ötesini göremezsin.
İnsan bencillikten, çok bilmişlikten, kibir aleminden kendini soyutlamalı, hakla, batılı ayırmalı, sonra mana aleminde seyrü sefer yapar. Gelişen günlük olaylar bazen gelecek için ipuçları verebilir, mesele onu analiz edip ders çıkartıp ve tedbir almayı beraberinde getirir. Karşımızdaki insanın niyetinin halismi, hainmi olduğunu ancak geçmişini bilmekle çözebiliriz. İnançlarını gösteriş üzere yapanlar sadece fiziken ibadet ederler, kalplerinde nur olmaz, kaddi surette içlerindeki kötü zihniyeti dışa vurmazlar anacak çok yakından tanıdığın vakit anlama imkanına sahip oluruz, bu tip kişilerin zihniyetini samimiyetlerinden analiz edersek rahat görürüz, zira bunlar cami ve mescit dışında farklı davranışlar sergilerler.
Alim olan ilim sahipleri çok alçak gönüllü, mütevazi insanlardır, bakışları ile karşısındakinin iç dünyasını okur ve analiz eder, o doğrultuda değer verir, Tarihimizde örnekleri mevcuttur, ‘’ Fatih’in vefa Hz. ni ziyaretinde tekkenin kapıları açılmaz, ileriyi gören şeyh Hz.leri padişahı makamında ziyaret ederek gördüklerini izah eder, zira o mana alemini gören bir daha çıkmaz, siz devlet idare ediyorsunuz, sekteye uğramasın der, sultan makul karşılar.
İleriyi kişinin şahsiyetinde görmek, mana vermek işte maveradır anlayana, anlamak isteyene. Mesele idrak edip hissemize düşeni heybemize koymaktır, kibre, gurura, yeisse düşmeden her canlıyı olduğu gibi kabul edip değer vermek, sonrasında örnek teşkil ederek talep üzerine bilgi vermek, aydınlatmak, doğruları incitmeden tebliğ etmektir.
İlim isteyene hissesini vermek gerek, istemeyene ısrar etmek nafiledir, zira onların gönül gözleri kapalı, kalpleri mühürlüdür, söylenen bir kulağından girer diğerinden çıkar, duymaz, hissetmez, göremez, kibir abidesidir dünyaya tepeden bakar. Fidan eğilir yön bulur, ağaç odundur yanar.
‘’ Özümüz var özden öte
Sözümüz var sözden öte
Ötelerin ötesinde
Gözümüz var gözden öte.’’(Aşık Sefai)
ALLAH’A EMANET OLUN
Namık GEDİK



Niçin Kitap Okunur!
Özlemmm
Çalmayan Sadece Sen misin?
Siyaset ve Basın
O Kızıl Elmaya Ne Oldu?
