Bir ülkenin zenginliği sadece yerin altından çıkanla mı ölçülür, yoksa üstünde yeşeren hayatla mı?
Son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında aynı manzarayı görüyoruz: Bir sabah uyanıyoruz, bir ormanın ortasında iş makineleri. Bir köyün yamacında sondaj kuleleri. Bir derenin suyunda bulanıklık… Adına “kalkınma” deniyor. Adına “milli çıkar” deniyor. Ama insan sormadan edemiyor: Kimin çıkarı, neyin pahasına?
Madencilik elbette bir ihtiyaçtır. Hiç kimse “yeraltı kaynakları olduğu gibi kalsın” demiyor. Bir ülke kendi madenini çıkarır, ekonomisini büyütür, dışa bağımlılığını azaltır. Bu, aklın ve devlet ciddiyetinin gereğidir. Ancak mesele şurada düğümleniyor: Biz gerçekten kalkınıyor muyuz, yoksa elimizde olanı hızla tüketip geleceğimizi mi ipotek altına alıyoruz?
Bugün açılan her maden sahası, sadece bir ekonomik faaliyet değildir. Aynı zamanda bir tercih, bir yön tayinidir. “Kısa vadeli kazanç mı, uzun vadeli yaşam mı?” sorusuna verilen cevaptır.
Bir ağacın büyümesi onlarca yıl sürer. Bir ormanın ekosistem haline gelmesi belki yüzlerce yıl… Ama bir maden sahası açmak için o ormanı yok etmek birkaç ay sürer. Peki sonra? O toprak eski haline geliyor mu? O su tekrar içilebilir oluyor mu? O köy yeniden kurulabiliyor mu?
Bize sık sık “ekonomi büyüyor” deniyor. Peki hangi ekonomi? Eğer bir ülke, suyunu, toprağını, havasını kaybediyorsa; yarın o ekonomi neyin üzerinde yükselecek? Betonun üzerinde mi? Kurumuş derelerin kenarında mı?
İşte tam bu noktada dünyadan öğrenilecek bir gerçek var.
Yeni Zelanda bize doğayı korumanın bir “çevrecilik tercihi” değil, bir yaşam politikası olduğunu gösteriyor. Orada bir nehir, Whanganui Nehri, hukuki bir varlık olarak kabul ediliyor. Çünkü doğa, tüketilecek bir nesne değil; korunması gereken bir yaşamdır. Bu anlayış şunu açıkça ortaya koyuyor: Doğa korunmazsa, hiçbir kalkınma sürdürülebilir değildir.
Bu bir ideoloji meselesi değildir.
Bu bir parti meselesi değildir.
Bu doğrudan doğruya bir yaşam meselesidir.
Bugün artık şunu daha net söylemek gerekiyor:
Doğayı korumak, ekonomiye rağmen değil; ekonominin devamı için zorunludur.
Gerçek bir kalkınma anlayışı, toprağı tüketmez; onu koruyarak üretir.
Gerçek bir güç, doğayı kontrol etmekte değil; onunla uyum içinde yaşayabilmektedir.
Daha da acı olan şu: Çoğu zaman çıkan kaynak kısa vadeli kazanç olarak görülürken, geride kalan tahribat uzun vadeli bir yük olarak toplumun omzuna bırakılıyor. Oysa doğa bir borç defteri tutar; bugün görmezden gelinen her zarar, yarın daha ağır bir bedel olarak geri döner.
Gerçek vatanseverlik, sadece bugünü düşünmek değildir.
Geleceğin suyunu, toprağını, havasını koruyabilmektir.
Devlet olmak, sadece izin vermek değildir. Denetlemektir. Sınır koymaktır. “Buraya kadar” diyebilmektir. Kalkınma ile tahribat arasındaki ince çizgiyi koruyabilmektir. Ama bu çizgiyi korumanın yolu, doğayı merkeze almaktan geçer.
Unutmayalım: Toprak sadece altındaki madenle değil, üstündeki hayatla vatandır.
Ve bir gün çocuklarımız bize şunu sorarsa:
“Bu ülkenin ormanları neredeydi?”
İşte o gün verilecek cevap, bugünkü kararlarımızın gerçek bilançosu olacaktır.



Şiddet Eğilimi
Bazı Zenginlikler Toprağın Altında Değil, Üstündedir
Bu Hikayenin Sonunda Herkes Toprak Sahibi Olacak!
Postmodernizm
Erken Seçim
