1. Haberler
  2. Köşe Yazıları
  3. Allah’ı Camiye Kilitlediniz, Yeryüzünü Kime Teslim Ettiniz?

Allah’ı Camiye Kilitlediniz, Yeryüzünü Kime Teslim Ettiniz?

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Birinci bölümde şu soruyla karşı karşıya kaldık:

Sevmediğinin hakkını savunmak kolaydır. Peki sevdiğinin yanlışına yanlış diyebiliyor musun?

Çünkü insanın gerçek imtihanı, düşmanının hatasında değil; sevdiğinin hatasında başlar.

Şimdi daha zor sorulara geçelim.


BİR CEMAAT NE ZAMAN TEHLİKELİ HALE GELİR?

Cemaat olmak suç değildir.

Tarikat olmak başlı başına suç değildir.

Bir araya gelmek, dayanışmak, eğitim yapmak, insan yetiştirmek elbette mümkündür.

İnsanların ortak değerler etrafında bir araya gelmesi hayatın doğal bir parçasıdır.

Ama bir topluluk büyüdükçe çok tehlikeli bir sınır ortaya çıkar:

Kendi varlığını hakikatin önüne koymak.

“Biz zarar görmeyelim.”

“İtibarımız zedelenmesin.”

“Liderimiz yıpranmasın.”

“Devletle ilişkimiz bozulmasın.”

“Partiyle aramız açılmasın.”

“İnsanlar bizi yanlış anlamasın.”

Ve sonra susulur.

Bir yanlış görülür.

Susulur.

Bir haksızlık görülür.

Susulur.

Bir zulüm görülür.

Susulur.

Bir torpil görülür.

Susulur.

Bir kul hakkı görülür.

Susulur.

Sonra bütün bu suskunluklar:

“Davanın selameti”

adı altında kutsanır.

Oysa hakikatin selameti için bazen davanın itibarını kaybetmeyi göze almak gerekir.

Çünkü bir topluluk kendi yanlışını söyleyemiyorsa, büyümüş olabilir.

Ama henüz olgunlaşmış değildir.

Bir cemaatin büyüklüğü sadece kaç kişiye ulaştığıyla ölçülmez.

Bir tarikatın gücü sadece kaç müridi olduğuyla ölçülmez.

Bir siyasi hareketin başarısı sadece kaç oy aldığıyla ölçülmez.

Asıl ölçü şudur:

Kendi yanlışını gördüğünde ne yapıyor?

Eleştiriyi susturuyor mu?

Yoksa eleştiriden kendisini düzeltmek için faydalanıyor mu?

İşte ahlaki olgunluk burada başlar.


DEVLET DİNE SAHİP OLAMAZ

Devletin görevi insanların inancını belirlemek değil; insanların din ve vicdan özgürlüğünü, hukukunu ve temel haklarını güvence altına almaktır.

Devletin din karşısında tarafsızlığı, din düşmanlığı demek değildir.

Aynı şekilde devletin dini koruma iddiası da dine sahip olma hakkı vermez.

Çünkü din devletin mülkü değildir.

Diyanet’in mülkü değildir.

Bir siyasi partinin mülkü değildir.

Bir cemaatin mülkü değildir.

Bir tarikatın mülkü değildir.

Kur’an’ın tapusu hiçbir kurumun kasasında bulunmaz.

Devlet dini kendi siyasi ihtiyaçlarına göre biçimlendirmeye başladığında din küçülebilir.

Din siyasetin bütün araçlarını kutsamaya başladığında ise siyaset kutsallaşabilir.

İkisinin arasındaki sınır kaybolduğunda ortaya çoğu zaman garip bir şey çıkar:

Allah adına konuşan insanlar ve Allah’ın adını taşıyan kurumlar.

Ve insan, Allah adına konuşmaya başladığı anda dikkatli olmak zorundadır.

Çünkü Allah adına konuşmak, insana sınırsız bir yetki vermez.

Tam tersine, insanın sorumluluğunu ağırlaştırır.


LAİKLİK DİN DÜŞMANLIĞI MIDIR?

Laiklik tartışılırken de kavramları birbirine karıştırmamak gerekir.

Laiklik dini yok etmek değildir.

Devleti dinsizleştirmek de değildir.

Laiklik, devletin vatandaşın inancı üzerinde mutlak bir dinî otorite kurmasını engelleyen bir hukuk ve yönetim ilkesidir.

Çünkü devletin görevi:

“Şu inanç doğrudur, şu inanç yanlıştır; şu Müslüman makbuldür, şu değildir.”

demek değildir.

Devletin görevi hukuku uygulamaktır.

İnanan insan inancını yaşar.

İnanmayan insan inanmama özgürlüğüne sahip olur.

Farklı mezhep ve yorumlara sahip insanlar hukuk önünde eşit vatandaşlar olarak yaşar.

Din devletin siyasi mülkü haline gelmediğinde, din de siyasi iktidarın günlük hesaplarına daha az bağımlı hale gelir.

Bu nedenle laikliği tartışırken de dini tartışırken de aynı soruyu sormak gerekir:

İnsanın vicdanını ve hakikati kimin mülkü haline getiriyoruz?


“HÜKÜM ALLAH’INDIR” DEMEK NE DEMEKTİR?

“Hüküm yalnız Allah’ındır.”

Bu cümle bazen öylesine sloganlaştırılıyor ki, Kur’an’ın ahlaki çağrısı kayboluyor.

Hükmün Allah’a ait olması, insanın hiçbir düzen kuramayacağı anlamına gelmez.

İnsan hukuk yapar.

Kurum kurar.

Devlet kurar.

Usul belirler.

Mahkeme kurar.

Meclis oluşturur.

Yönetmelikler hazırlar.

Toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapar.

Bütün bunların varlığı insanın sorumluluğundadır.

Fakat insanın kurduğu düzenin adalet, emanet, hak, ehliyet ve sorumluluk ölçülerinden kopamayacağını hatırlamak gerekir.

Kur’an:

“Emanetleri ehline verin ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin.”

der.

(Nisâ 4/58)

Burada çok önemli bir kelime vardır:

Emanet.

Makam emanet.

Devlet emanet.

Para emanet.

Yetki emanet.

Kamu malı emanet.

İnsanların hayatı emanet.

Peki emaneti elinde bulunduran insan, onu kendi malı gibi kullanabilir mi?

Devletin makamını akrabasına dağıtabilir mi?

Kamu gücünü yakınlarına tahsis edebilir mi?

İhaleyi dostlarına göre düzenleyebilir mi?

Vatandaşın hakkını kendi siyasi çıkarına göre ölçebilir mi?

Ehliyet yerine sadakati tercih edebilir mi?

Liyakat yerine yakınlığı koyabilir mi?

Sonra da bütün bunların üzerine:

“Allah’ın izniyle…”

yazabilir mi?

İşte din burada sınava girer.

Çünkü Allah’ın adını kullanmak, yapılan her işi otomatik olarak Allah’ın işi haline getirmez.

Bir insanın dini söylemi, yaptığı haksızlığı haklı hale getirmez.

Bir kurumun tabelasında dinî bir ifade bulunması, o kurumu eleştiriden muaf tutmaz.

Bir liderin ağzından “Allah” kelimesinin çıkması, onun her kararının doğru olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine:

Allah’ın adını ne kadar kullanıyorsanız, adalet karşısındaki sorumluluğunuz da o kadar büyür.


NAMAZIN DIŞINDAKİ NAMAZ

Belki de bizim unuttuğumuz şey budur.

Namaz yalnızca seccadede değildir.

Adalet de bir tür kulluk sorumluluğudur.

Emaneti korumak da bir kulluk sorumluluğudur.

Kul hakkından kaçınmak da kulluktur.

Yetimin hakkını korumak da kulluktur.

Güçsüzün yanında durmak da ahlaki bir kulluktur.

Haksızlığa karşı çıkmak da insanın Allah karşısındaki sorumluluklarından biridir.

Bir insan alnını secdeye koyup elini insanların cebine uzatıyorsa, ortada yalnızca bir ahlak problemi yoktur.

İbadetin ruhuyla davranış arasındaki bağ kopmuştur.

Bir insan Kur’an’ı çok güzel okuyup adaletsizliği savunuyorsa, mesele Kur’an’ın sesinde değil, hayatındaki yankısındadır.

Oruç tutup yetimin hakkını yiyorsa, açlığın ne öğrettiğini düşünmelidir.

Namaz kılıp mazlumun sesini duymuyorsa, secdesinin kendisini nereye götürdüğünü düşünmelidir.

Çünkü mesele kaç defa secde ettiğimiz kadar basit değildir.

Asıl mesele:

Secdeden kalktığımızda kim olduğumuzdur.


CAMİDEN ÇIKINCA ALLAH NEREDE?

İşte bütün yazının en ağır sorusu belki de budur.

Namaz bitti.

Herkes camiden çıktı.

Allah nerede?

Camide mi kaldı?

Eğer camide kaldıysa…

Sokağa çıktığımızda kimin dünyasındayız?

İşçinin hakkını verirken Allah nerede?

Esnaf alışveriş yaparken Allah nerede?

Hâkim karar verirken Allah nerede?

Memur vatandaşın karşısında otururken Allah nerede?

Bakan makamında otururken Allah nerede?

Milletvekili oy kullanırken Allah nerede?

Patron işçisinin maaşını belirlerken Allah nerede?

Müteahhit binayı yaparken Allah nerede?

Gazeteci kalemini satarken Allah nerede?

Din adamı güçlüye göre konuşurken Allah nerede?

Ve siyasetçi halkın oyunu alıp halkın hakkını unutunca…

Allah nerede?

İşte cevap çok basit:

Allah camide kalmadı.

Biz Allah’ı camide bıraktık.

Çünkü Allah’ın kulluk edilmesini istediği hayat yalnızca caminin içinden ibaret değildir.

Camiden çıktığımızda da insanız.

Tüccarken insanız.

Memurken insanız.

Gazeteciyken insanız.

Siyasetçiyken insanız.

Öğretmenken insanız.

Patronken insanız.

İşçiyken insanız.

Hâkimken insanız.

Vatandaşken insanız.

Ve bütün bu kimliklerin üzerinde:

Allah’ın huzurunda sorumlu bir insanız.


ASIL PUTLAR TAŞTAN DEĞİL

Bugün putları yalnızca eski çağların taş heykellerinde aramak kolaydır.

Çünkü taş putların karşısında durup:

“Ben putperest değilim.”

demek çok rahat.

Peki makam uğruna eğiliyorsan?

Para uğruna susuyorsan?

Güç karşısında doğrulamıyorsan?

Kendi liderinin yanlışını savunuyorsan?

Cemaatinin çıkarını hakkın önüne koyuyorsan?

Partinin hatasını bile bile savunuyorsan?

Devletin yanlışını eleştirmeyi ihanet sayıyorsan?

Kendi nefsinin menfaatini adaletin önüne koyuyorsan?

O zaman putların biçimi değişmiştir.

Taş değildir artık.

Makama dönüşmüştür.

Paraya dönüşmüştür.

Lidere dönüşmüştür.

Aidiyete dönüşmüştür.

Korkuya dönüşmüştür.

Ve bazen insanın kendi içindeki küçük tahtta oturan hükümdara dönüşmüştür.


İNSANI ALLAH’A KUL EDEN DİN, İNSANA KUL EDEMEZ

İslam’ın en büyük özgürleştirici mesajlarından biri budur:

İnsan insana kul değildir.

İnsan Allah’ın kuludur.

Bu yüzden hiçbir lider mutlak değildir.

Hiçbir devlet mutlak değildir.

Hiçbir cemaat mutlak değildir.

Hiçbir tarikat mutlak değildir.

Hiçbir âlim mutlak değildir.

Hiçbir siyasi parti mutlak değildir.

Hiçbir çoğunluk mutlak değildir.

İnsan hata eder.

İnsan yanılır.

İnsan nefsine yenilir.

İnsan gücü eline geçirdiğinde zulmedebilir.

Bu yüzden insanı kutsamak, onu Allah’ın karşısındaki sorumluluğundan kurtarmaz.

Tam tersine, insanı kutsamak çoğu zaman Allah’ın yerine insanı koymanın başlangıcına dönüşebilir.

Ve tarih boyunca bunun bedelini en ağır biçimde yine insanlar ödemiştir.

Çünkü insanı kutsadığınız yerde eleştiri ölür.

Eleştiri öldüğünde denetim ölür.

Denetim öldüğünde güç sınırsızlaşır.

Güç sınırsızlaştığında ise zulüm için kapılar açılır.

Bu nedenle hiçbir insan:

“Benim sözüm sorgulanamaz.”

diyememelidir.

Çünkü sorgulanamaz insan fikri, insanın hata yapabileceği gerçeğini inkâr eder.


PEKİ YA BİZ?

Şimdi bütün bu sözleri cemaatlere, tarikatlara, siyasetçilere, devletlere, din adamlarına söylemek kolay.

Fakat bir dakika.

Aynaya bakalım.

Çünkü bu yazının muhatabı yalnızca başkaları değildir.

Bu satırları yazan da dahil.

Ben de dahil.

Sen de dahil.

Hepimiz.

Çünkü insan başkasının putunu görür.

Kendi putuna ise çoğu zaman “hassasiyet” der.

Başkasının taassubuna:

“Fanatizm.”

Kendi taassubuna:

“Sadakat.”

Başkasının çıkar ilişkisine:

“Menfaat.”

Kendi çıkar ilişkisine:

“Dava.”

Başkasının lider sevgisine:

“Şahsiyet kültü.”

Kendi lider sevgisine:

“Vefa.”

Başkasının siyasi hesaplarına:

“İkiyüzlülük.”

Kendi siyasi hesaplarına:

“Basiret.”

Başkasının suskunluğuna:

“Korkaklık.”

Kendi suskunluğuna:

“Hikmet.”

İşte insanın kendisini kandırma kabiliyeti burada başlar.

Ve belki de en tehlikeli dinî hastalık budur:

İnsanın kendi yanlışını Allah adına savunmaya başlaması.


DİNİ KİMİN ELİNE BIRAKIYORUZ?

İnsanların din öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Âlimlere ihtiyaç vardır.

Hocalara ihtiyaç vardır.

İlmî mirasa ihtiyaç vardır.

Tefsire, fıkha, hadise, kelama ve İslam düşüncesinin yüzyıllar boyunca oluşturduğu birikime ihtiyaç vardır.

Bütün bunları reddetmek akılcılık değildir.

Fakat ilim ile kutsallığı birbirine karıştırmak da doğru değildir.

Âlim hata edebilir.

Hoca yanılabilir.

Şeyh yanılabilir.

Cemaat yanılabilir.

Devlet yanılabilir.

Parti yanılabilir.

Gazeteci yanılabilir.

Ben de yanılabilirim.

Sen de yanılabilirsin.

İnsan olmanın anlamı biraz da budur.

Bu nedenle Müslümanın hakikate bağlılığı, herhangi bir insanın şahsına bağlılığından daha büyük olmalıdır.

Çünkü insanlar gider.

Liderler değişir.

Partiler değişir.

Devletler değişir.

Cemaatler değişir.

Ama hakikat arayışı bitmez.

Ve Allah’ın dini hiçbir insanın özel mülkü değildir.


DİNİ SİYASETE ALET ETMEK KADAR, SİYASETİ DİNDEN KORUMAK DA ÖNEMLİDİR

Siyasal iktidar dini kullandığında din siyasetin propaganda aracına dönüşebilir.

Ama dini temsil ettiğini söyleyen yapılar siyasete girdiklerinde de aynı tehlikeyle karşılaşabilir.

Çünkü siyaset doğası gereği güç, çıkar, rekabet, ittifak ve iktidar ilişkileri üretir.

Din ise insanın vicdanına ve ahlaki sorumluluğuna hitap eder.

Bu ikisini birbirine bağladığınızda, siyasetin günahlarını dinin üzerine yazma tehlikesi doğar.

Bir siyasi karar yanlış olabilir.

Ama onu:

“Allah’ın kararı”

diye sunarsanız, eleştiriyi de günaha dönüştürmeye başlarsınız.

Bir lider hata yapabilir.

Ama liderin hatasını “dava” adına savunursanız, liderin yanlışını dinî sadakatin konusu haline getirmiş olursunuz.

Bir parti yanlış yapabilir.

Ama partinin yanlışını eleştirmeyi “düşmana hizmet” sayarsanız, siyasi aidiyeti iman ölçüsüne çevirmiş olursunuz.

İşte burada insan kendisine şu soruyu sormalıdır:

Ben dini mi siyasete taşıyorum, siyaseti mi dinin içine sokuyorum?

Ve daha önemlisi:

Allah’ın adını kullanarak yaptığım şeyi, Allah’ın huzurunda gerçekten savunabilecek miyim?


ALLAH’I YERYÜZÜNDEN ÇEKMEK

Allah’ı yeryüzünden çekmek elbette Allah’ın gerçekten yeryüzünden çekilmesi değildir.

Allah’ın hâkimiyetini ve insanın O’nun huzurundaki sorumluluğunu hayatın dışına itmekten söz ediyoruz.

Çünkü Allah’ı yalnızca camide hatırlayan insan, hayatın geri kalanında kendisini sahipsiz zannedebilir.

Ve insan kendisini sahipsiz zannettiği yerde başka sahipler aramaya başlar.

Para sahip olur.

Makam sahip olur.

Korku sahip olur.

Devlet sahip olur.

Parti sahip olur.

Cemaat sahip olur.

Lider sahip olur.

İdeoloji sahip olur.

Sonra insan özgür olduğunu zannederken başka bir gücün emrine girmiş olur.

İşte tevhidin özgürleştirici tarafı burada ortaya çıkar.

Allah’a kulluk, insanı insanlara kulluktan kurtarmalıdır.

Bu yüzden Allah’ı camiye hapsetmek, aslında insanı yeryüzündeki başka otoritelerin insafına bırakmaktır.


SON SÖZ: ALLAH’I GÖKLERE HAPSETMEYİN

Allah’ı camiye hapsetmeyin.

Kur’an’ı sadece cenazelerde okutulan bir kitaba dönüştürmeyin.

Adaleti yalnızca hutbede söylenen güzel bir kelime haline getirmeyin.

Kul hakkını yalnızca vaaz konusu yapmayın.

Tevhidi yalnızca dilinizde bırakmayın.

Çünkü tevhid, insanın yalnızca:

“Allah birdir.”

demesi değildir.

Tevhid biraz da şudur:

Hiçbir insanı Allah’ın yerine koymamak.

Hiçbir gücü mutlaklaştırmamak.

Hiçbir cemaatin yanlışını vahiy gibi savunmamak.

Hiçbir siyasi partinin hatasını iman meselesine çevirmemek.

Hiçbir makamı adaletin üzerine çıkarmamak.

Hiçbir menfaati hakikatten üstün tutmamak.

Hiçbir korkunun önünde hakkı terk etmemek.

Ve en önemlisi:

Sevdiğinin yanlışına da yanlış diyebilmek.

Çünkü Allah’ın dini kimsenin mülkü değildir.

Ne devletin…

Ne Diyanet’in…

Ne cemaatin…

Ne tarikatın…

Ne siyasi partinin…

Ne âlimin…

Ne liderin…

Ne de bu satırların sahibinin.

Kur’an insanın eline verildiğinde ona bir mülk değil, bir sorumluluk verir.

İslam insanı insana kul etmek için gelmemiştir.

Tam tersine, insanı insana kulluktan kurtarmak için gelmiştir.

Öyleyse artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

Biz gerçekten Allah’a mı kuluz?

Yoksa Allah adına konuşan insanlara mı?

Biz hakikatin yanında mıyız?

Yoksa kendi tarafımızın yanında mı?

Biz adaleti mi seviyoruz?

Yoksa adalet bizim tarafımıza hizmet ettiği sürece mi onu seviyoruz?

Biz Allah’ı mı yüceltiyoruz?

Yoksa Allah’ın adını kullanarak kendi küçük iktidarlarımızı mı büyütüyoruz?

Ve belki de bütün bu soruların altında tek bir soru yatıyor:

ALLAH’I GÖKLERE HAPSETTİĞİNİZDE, YERYÜZÜNÜ KİME TESLİM ETTİNİZ?

Cevap acıdır.

Çünkü Allah’ı hayatın ahlaki sorumluluğundan çıkardığınız anda orayı boş bırakmış olmazsınız.

Oraya mutlaka birileri gelir.

Para gelir.

Güç gelir.

Makam gelir.

Devlet gelir.

Parti gelir.

Cemaat gelir.

Tarikat gelir.

Lider gelir.

Ve sonunda insan gelir.

İnsan, kendisini Allah’ın yerine koymaya başladığında ise artık yalnızca din küçülmez; insan da küçülür.

Çünkü insanın büyüklüğü, kendisini ne kadar güçlü hissettiğinde değil;

gücün eline geçtiği anda adaletten ne kadar vazgeçmediğinde ortaya çıkar.

İşte gerçek iman belki de tam orada başlar.

Camide değil yalnızca.

Secdede değil yalnızca.

Dilde değil yalnızca.

Makam odasında.

Mahkeme salonunda.

İhale masasının başında.

Kasada.

Mecliste.

Devlet dairesinde.

Gazete sütununda.

Ve insanın kendi nefsiyle baş başa kaldığı o sessiz yerde…

Çünkü insan camide secde ederken Allah’ın huzurundadır.

Ama dünyada güç eline geçtiğinde, Allah’ın huzurunda olduğunu hatırlayıp hatırlamadığıyla imtihan edilir.

Belki de mesele tam olarak budur:

Müslüman, camiye girince Allah’ı hatırlayan değil; camiden çıkınca da Allah’ın huzurunda yaşamayı unutmayan insandır.

Ve son söz:

ALLAH’I GÖKLERE HAPSETMEYİN.

Çünkü göklerin Rabbi, yeryüzünün de Rabbidir.

Ve yeryüzünü Allah’tan bağımsızlaştırdığınız gün, orayı mutlaka bir başka gücün emrine vermiş olursunuz.

O yüzden asıl soru şudur:

ALLAH’A MI KULSUNUZ, ALLAH ADINA KONUŞANLARA MI?

Cevabı diliniz değil;

makamınız, paranız, gücünüz, vicdanınız ve hayatınız verecek.

İbrahim Küçüker

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pendik Escortbuy tiktok followersPendik EscortKadıköy Escortpostegro girişAnadolu Yakası Escortbuy followers twitterdeneme bonusu veren sitelerhttps://about.xpmedical.com/pornoDeneme Bonusu Veren Sitelerhttps://www.salonyjardinlospinos.com/Deneme Bonusu Veren Sitelerporno izleDeneme Bonusu Veren SitelerDeneme Bonusu Veren Sitelerhttps://lutherhotelpalacios.com/grandpashabetgrandpashabetGrandpashabetgrandpashabetramadabet güncel girişramadabetgrandpashabetdeneme bonusupalazzobetfunbahistümbetbetosferDeneme Bonusu Veren SitelerDeneme Bonusu Veren Siteleristanbul escortgrandpashabetmanavgat escortmichaelanthonyspizza.nethttps://contact.moerleinlagerhouse.com/pornoporno izleonwinpornoporno izlegrandpashabetporno izlepornograndpashabet güncel girişjojobetgrandpashabetjojobetcasibom girişpornjojobet güncel girişonwinonwinchild pornjojobetjojobetcasibommarsbahisjojobetjojobetcasibomholiganbetpusulabetvdcasinosekabetamkbet girişgrandpashabetholiganbettlcasinograndpashabetcasibomgrandpashabetmarsbahissekabetjojobetjojobet1winbetciograndpashabettlcasinoimajbetgrandpashabet girişpusulabetvdcasinosuperbetinmarsbahis güncel girişsekabet girişpusulabet girişcanlı casino sitelericasino sitelerimatbetbetexpercashwinbahiscasinocasinomilyoncasinoroyalsuperbetinpalacebetradissonbetmercurecasinoJojobet Girişporno izlegameofbetchild pornmarsbahisjojobetbetgitmarsbahismarsbahisholiganbetbetgitcasibommarsbahisimajbetpadişahbetgrandpashabetholiganbetgrandpashabetpusulabet girişPorno izleDeneme Bonusu Veren Siteler 2026Deneme Bonusu Veren Sitelerjojobet girişjojobetsekabetzbahismarsbahismarsbahisholiganbetgrandpashabetjojobetjojobet girişcasibombahsegelsekabetportbetganobet