SON DAKİKA
Köşe Yazıları

Ağa Minareyi Dikiyor, Kılıfını da Hazırlıyor

Ağa Minareyi Dikiyor, Kılıfını da Hazırlıyor

Bir memlekette varlıklı, itibarlı ve toplumda sözü çok dinlenen bir Ağa yaşarmış.

Müminmiş.

Namazını kılar, abdestini alır, hayırdan geri durmazmış.

Kışın fakirin kömürünü gönderir, yetimin ihtiyacını görür, düğünü olanın elinden tutar, hastası olanın kapısını çalar, caminin çatısı akarsa yaptırır, boyası dökülürse yeniden boyatırmış.

Bir gün de caminin minaresine bakıp:

“Şu minare biraz kısa kalmış.”

demiş.

Ertesi yıl minare göğe doğru yükselmiş.

Kasabalılar:

“Allah razı olsun Ağa’dan.”

demişler.

Ağa da:

“Ne demek… Hayır işlemek bizim borcumuz.”

diye karşılık vermiş.

Gerçekten de hayırsevermiş.

Hem Allah ona mal mülk vermişse, elinden geldiğince hayır yapması, fakiri gözetmesi, ihtiyaç sahibinin yanında durması güzel olduğu kadar tabiî de sayılırmış.

Fakat Ağa’nın hayırlarından daha az konuşulan bir başka özelliği varmış:

Hatırı çok büyükmüş.

Öyle büyükmüş ki bazı kapılar anahtarla değil, Ağa’nın adıyla açılırmış.

Birinin işi mi uzamış?

“Ağa bir konuşsun.”

Birinin evladı bir yere mi girememiş?

“Ağa’nın bir selamı yeter.”

Birinin ticareti mi sıkışmış?

“Bir Ağa’ya uğrayalım.”

Birinin yolu bir yerde mi kesilmiş?

“Merak etmeyin, Ağa’nın orada tanıdığı vardır.”

Ve zamanla kasabada bazı işler dile değil, hatıra bakmaya başlamış.

Rüşvete “ikram” demişler.

Torpile “sahip çıkmak”…

Kayırmaya “gönül almak”…

Birine ayrı kapı açmaya “hatır gözetmek”…

Hakkı olmayana verilen nasibe de “kısmet”…

Böylece kelimeler temizlenmiş, işler aynı kalmış.

İşin adı değiştikçe, işi yapanların yüzü de kızarmamış.

Ağa’nın etrafında zamanla bir çevre oluşmuş.

Kimi bir makam bulmuş.

Kimi işini büyütmüş.

Kimi bir ihaleden nasibini almış.

Kimi bir kapı bulmuş.

Kimi de henüz hiçbir şey görmemiş ama sırasını bekliyormuş.

Çünkü kasabada şöyle bir söz dolaşırmış:

“Ağa kimseyi eli boş göndermez.”

Bu söz yayıldıkça insanlar iyilik beklerken, iyiliğin ne olduğunu da unutmaya başlamışlar.

Ağa’nın kapısı herkese açıkmış.

Ama bazıları o kapıdan daha rahat geçermiş.

Bir müddet sonra Ağa’nın eliyle bir yerlere gelenlerden bazıları, Ağa’nın usulünü kendilerine göre yorumlamaya başlamış.

Kimi kapıyı başkasına açmış.

Kimi kapının önüne kendi adamını dikmiş.

Kimi de Ağa’nın hatırını kendi hesabına çevirmeyi öğrenmiş.

Derken Ağa’nın etrafındaki küçük gölge büyümüş.

Sonra büyüyen gölge, başkalarının da işine yaramaya başlamış.

Bir gün birkaç kişi Ağa’nın yanına gelip:

“Efendim, sizin yerleştirdiğiniz şu genç var ya…”

demiş.

Ağa:

“Ne olmuş?”

diye sormuş.

“Biraz fazla şey istiyor.”

Ağa’nın kaşları çatılmış.

“Ben onu bunun için mi koydum?”

demiş.

Fakat cümlenin devamını getirememiş.

Çünkü yanında oturanlardan biri hafifçe öksürmüş.

Diğeri gözünü yere indirmiş.

Üçüncüsü de:

“Efendim, herkes sizin usulünüzü öğreniyor.”

demiş.

Ağa bir süre susmuş.

Sonra dışarı çıkmış.

Caminin avlusundan geçmiş.

Kendi yaptırdığı çeşmenin önünde durmuş.

Minareye bakmış.

Sonra avlunun köşesindeki eski teraziyi fark etmiş.

Terazinin bir kefesi aşağıda, diğeri yukarıdaymış.

Uzun uzun bakmış.

Yanındaki bakkala:

“Bu terazi neden böyle?”

diye sormuş.

Bakkal:

“Uzun zamandır böyle Ağa.”

demiş.

“Kimse düzeltmedi mi?”

Bakkal başını eğmiş:

“Düzeltmek isteyen oldu.”

“Ee?”

“Bazıları terazinin kendisine değil, hangi kefenin kendilerine yakın olduğuna baktı.”

Ağa susmuş.

O sırada camiden çıkan birkaç kişi yanına yaklaşmış.

Biri:

“Allah razı olsun Ağa, şu minareyi de sen yaptırmıştın.”

demiş.

Bir başkası:

“Şu çeşme de senin hayrın.”

demiş.

Bir diğeri:

“Fakirlere yaptığın yardımları da unutmayız.”

demiş.

Ağa minareye bakmış.

Çeşmeye bakmış.

Sonra terazinin eğri kefesine…

İlk defa yaptığı hayırlarla yaptığı hatır işlerini aynı terazinin üzerine koymayı düşünmüş.

O anda yıllardır kendisine tuttuğu aynanın aslında yüzünü değil, mazeretlerini gösterdiğini fark etmiş.

Kendisi bir kapıyı açtırdığında:

“Hatır.”

demiş.

Başkası aynı kapıyı kendi çıkarı için açtırdığında:

“Suistimal.”

demiş.

Kendisi birinin işini hızlandırdığında:

“İyilik.”

demiş.

Başkası kendi adamının işini hızlandırdığında:

“Bozulma.”

demiş.

Kendisi birini kolladığında:

“Gönül almak.”

demiş.

Başkası birini kolladığında:

“Kayırma.”

demiş.

Adamın canını en çok bu yakmış.

Çünkü insanın kendisine verdiği isimlerle, başkalarına verdiği isimler arasındaki fark bazen bütün hikâyeyi anlatırmış.

O gece ilk defa rahat uyuyamamış.

Sabaha kadar gözünün önüne minare gelmiş.

Sonra çeşme…

Fakirlere dağıttığı yardımlar…

Düğünlerde verdiği paralar…

Yetimlerin başını okşaması…

Sonra bir telefonla açtırdığı kapılar…

O kapılardan içeri girenler…

Ve nihayet kendi cümlesi:

“Ben onu bunun için mi koydum?”

Birden durmuş.

Sonra kendi kendine:

“Peki…”

demiş.

“Ben onu ne için koydum?”

İşte o soru, yıllardır kapalı duran bir kapının önüne bırakılan ilk anahtar olmuş.

Ertesi sabah erkenden dışarı çıkmış.

Caminin avlusuna gitmiş.

Minareye bakmış.

Sonra çeşmeye…

Sonra terazinin yanına yürümüş.

Teraziyi eline almış.

Gerçekten eğriymiş.

Bir kefesine kendi parmağını koymuş.

Öteki kefesi havaya kalkmış.

Uzun süre öylece durmuş.

Sonra bakkala dönüp:

“Bunu neden daha önce söylemedin?”

demiş.

Bakkal hafifçe gülümsemiş:

“Söyledik.”

“Ne zaman?”

“Her seferinde.”

“Nasıl?”

Bakkal minareye bakmış.

Sonra teraziyi göstermiş.

“Biz teraziyi gösterdik.”

demiş.

“Siz minareyi gösterdiniz.”

Ağa’nın yüzündeki tebessüm kaybolmuş.

Çünkü bazı sözler insana söylendiği anda değil, anlamaya hazır olduğu anda dokunurmuş.

O gün Ağa ilk defa minareye başka gözle bakmış.

Minare hâlâ güzelmiş.

Çeşme hâlâ akıyormuş.

Fakirlerin duası hâlâ gerçekmiş.

Yaptığı iyiliklerin hiçbirini inkâr etmemiş.

Ama ilk defa anlamış ki:

Bir iyiliği anlatmak, başka bir yanlışı susturmak değilmiş.

Bir fakirin karnını doyurmak başka şeymiş.

Birinin hakkını yememek başka…

Yetimin başını okşamak başka…

Bir yetimin hakkını yetim bırakmamak ise bambaşka…

Ağa o gün kimseye:

“Ben değiştim.”

dememiş.

Çünkü bazı dönüşler ilan edilmezmiş.

İnsan önce kendi içindeki kalabalığı dağıtırmış.

Ertesi gün kendi eliyle yerleştirdiği birkaç kişiyi çağırmış.

Birine:

“Sen buraya nasıl geldin?”

diye sormuş.

Adam cevap verememiş.

Diğerine:

“Bu işi gerçekten hak ettin mi?”

demiş.

O da susmuş.

Üçüncüsüne:

“Benden aldığın şey makam mıydı, yoksa başkasının hakkı mı?”

demiş.

O da başını eğmiş.

Ağa ilk defa kendi çevresinde dolaşan sessizliği duymuş.

Meğer yıllardır kendisine:

“Allah razı olsun.”

diyenlerin arasında,

“Hakkım nerede?”

diye soramayanlar da varmış.

Akşamüstü yine caminin avlusuna çıkmış.

Güneş batmak üzereymiş.

Minarenin gölgesi yere düşmüş.

Yavaş yavaş uzamış…

Uzamış…

Ve gelip terazinin üzerine konmuş.

Fakat bu kez Ağa minareye değil, teraziye bakmış.

Uzun süre hiç konuşmamış.

Sonra hafifçe:

“Demek mesele minare değilmiş.”

demiş.

Biraz durmuş.

“Gölgeymiş.”

demiş.

Ağa o gün teraziyi kaldırmış.

Tozunu silmiş.

Kefelerini düzeltmeye çalışmış.

Sonra uzun uzun minareye bakmış.

İçinden:

“Sen yüksel.”

demiş.

“Ama gölgen bir daha terazinin üzerine düşmesin.”

O günden sonra Ağa yine hayır yapmış.

Yine fakirin elinden tutmuş.

Yine camiye yardım etmiş.

Yine çeşme yaptırmış.

Fakat artık yaptığı iyiliklerin arkasına saklanmamış.

Çünkü sonunda anlamış:

İyilik, kötülüğü görünmez yapan bir perde değilmiş.

Bir insanın hayırları gerçek olabilir.

Hem de bütün samimiyetiyle gerçek olabilir.

Fakat gerçek olan bir hayır, yanlış olan her şeyi doğru yapmazmış.

Ve insanın en büyük imtihanı bazen kötülük yapmak değilmiş.

Yaptığı iyilikleri, kötülüklerine kılıf yapmamakmış.

Kasabada minare hâlâ yükseliyormuş.

Çeşmeden hâlâ su akıyormuş.

Fakat o günden sonra Ağa her minareye baktığında önce gölgesini düşünür olmuş.

Çünkü bazı insanlar göğe ne kadar yükselirse yükselsin,

insanın asıl boyu, yere düşen gölgesinde belli olurmuş.
İbrahim Küçüker

Bu habere tepkiniz ne?
Bu haberi paylaş

Yorumlar

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Güvenlik sorusu