Kategori: Köşe Yazıları

  • Politikada İhanet

    Politikada İhanet

    ‘’İlk şey yıkar insanı; dostundan gelen ihanet, düşmandan gelen merhamet.’’ (Mevlana)

     Siyaset, kişisel çıkarlar için değil, vatan ve millet yararına yapılır.  Partiye olan sadakat bağının zayıflaması, menfaatlerin ön planda olması, ülke ve millet sevdasının zedelenmesine, maneviyatın ve inanç kavramının zai olmasına sebebiyet verecektir. Siyaseti günün önem ve ehemmiyetine göre geliştirmek, bunu yaparken adil ve ahlaki kurallar çerçevesinde icra etmek, milletin ve devletin yararına olacaktır.

     Demokratik değil de, gayri resmi yolara müracaat edersen bunun getirisinden daha ziyade götürüsü fazla olacaktır, boşa kürek çekmiş olur. Yapılacak her hamle doğrudan millet yararına olmak mecburiyetindedir, demokraside bunun için vardır, aksi hareketler daima geriye götürmüştür.

    Demokrasilerde sokak kültürü olmaz, hak arayışlar seçimlerle ve yalana müracaat etmeden doğruları izah ederek yapılır. Şiddet, eylemleri ne muhalefet cenahına, nede iktidara yarar sağlar, ileri gidileceği yerde geriye gidilir, milletler mücadelesinde çağın gerisinde kalınılır. Bugün seyrettiğimiz manzara ne yazık ki demokratik teamüllerin tamamen dışındadır, icra edenlerin siyaseti bilmediklerini varsayarsak tamam, ancak hepsi tecrübeli, yıllarını vermiş kişilik sahibi bireyler. Hafızalarımızı şöyle bir yoklayalım, 2016 da MHP kurultayında yaşananlar ve iptal.

    O gün akşamı kongreye giden Ülkücü işçilerde yönetimimizde bulunmuş kişiler telefonla arayarak iş bitti artık parti bizde, onlara ‘’bu genel kurul iptal olacak,’’ söylediklerime itiraz ettiler, aslında perşembenin gelişi çarşambadan belli idi.

    Genel kurul 1 gündem maddesi ile toplandı, divan başkanı Musavvat, ancak hızını alamayan abla 13 maddenin değişimi için önerge verdi, işte bu iptalin en büyük gerekçesi idi, bizler geçmişi çabuk unutuyoruz ve araştırmıyoruz, sonra başkalarını suçluyoruz. Deneyimli siyasetçiler aklıselim hareket etmek zorundadırlar, nihayetinde sırtınızdan hançerlenebilirsiniz, aynen CHP de yaşananlar gibi. Parti içi demokrasi çalışsın elbette, fakat geçmiş dönemin neden iptallerle karşılaştığını bilmek ve o doğrultuda hareket bir daha yaşanmasına engel teşkil edecektir. 45 Günde genel kurul istiyor, peki hangi delege ile, 2023 teki delege ile, mahkemenin iptal gerekçesi 2023 teki delegelerin şaibeye karışmasından dolayı.

    Yeni bir seçimin yapılabilmesi için il, ilçe, belde delegelerinin seçimi ardından kongreler, üst kurul delegelerinin belirlenmesi ile genel merkez kongresi yapılır. Bugün tartışılan ve ısrarla olağan genel kurul isteyenlerin partinin neden mahkemelik olduğunu çok iyi bildikleri malum, anlaşılıyor ki mesele üzüm yemek değil, gövde gösterisi ve bağcıyı dövmek. Yılların partisinin bu şekilde hadiselere mağzur bırakılması devlet ve millet açısından iyi değil.

    Adam Anıtkabir’e gidiyor mozoleye ayağı ile basıyor, bu yapılan hareketi sağ partilerden birisi yapmış olsa kıyamet koparırlar, hani hatırlayın akıl hocası da atamız Fatin’in türbesinde tekme atmıştı. Anıtkabir’de yaşananlar taammüllere aykırı, orası mesaj verme, kendini deklare etme yeri değildir, ‘’edebinle gideceksin, adabınla çıkacaksın’’. Yaşamanın dahi kuralları vardır, şayet terk edersen belli bir süre sonunda vücudunda sıkıntılara sebep olur, işte bu kural ve kaideler disiplinize edilsin gelişi güzel davranışlar sergilenmesin diye vardır.

    Yapılan bu hareketleri muhteremin acemiliğine, toyluğuna verelim, ancak yanında bulunanlar tecrübeli politikacılar, öyle çelenge isim yazmak, koymak için ısrara etmek, Anıtkabir kurallarına aykırı. İnsanların dış görünüşüne aldanmamak gerek zira güncel toplum içerisinde şeklen var olan, manen hiç varlığı olmayan bir sürü insan mevcut. Benlik davası ne yazık ki demokrasiye ve insan olma kavramlarına taban, tabana zıt, işin aslı görüntü var ses yok. Hali hazırda tekrar bir genel kurul olsa dahi bazı illerin delegeleri veto yediği için oy kullanamayacak, yapılsa dahi tekraren iptal kararı gelecek, bu konuda ısrarcı olmak başka hesapların gündemde olmasından kaynaklanmaktadır, yani yeni parti provası yapılmakta. Türbinlere oynanırken tepkileri minimize etmek, algı yaratarak kendilerini haklı göstererek, yeni partinin alt yapısı oluşturulmaya gayret edilmektedir. Her ne kadar yeni oluşum yoktur naraları atsalarda insanları kandıramazlar, zira konuşmaları ile vücut dilleri aynı değil, açık vermekteler. Silivri’den gelen talimatla hareket etmekteler, önce seçmen ikna edilecek bunun içinde iktidar partisine olaylar yamanacak, onun üzerinden söylem geliştirerek kendilerine pay biçecekler.

     Dışarıdan güdümlü, icazetli insanların demokratik teamülleri olmaz onların anladığı sokak kültürüdür, hedefe şiddetle kavuşmanın zaman ve zeminini kollamaktadırlar. İç çekişmeler bir tarafa itilerek ülkenin geleceği, bekası,  çevremizde olan biten üzerinde çalışılmalıdır, fikir jimnastiği yapılarak tedbirler alınmalıdır.

    ‘’ Bazı insanlar size sadık değildir. Size olan ihtiyaçlarına sadıktır. İhtiyaçlar değiştiğinde, sadakatleri de değişir. ‘’ (will Rogers)

  • Bahaneler

    Bahaneler

    Bahane; bir şeyin asıl sebebini göz ardı ederek ileri sürülen görünürdeki nedendir.

    Yapmak istenmeyen durumlara sudan sebepler bulmaktır.

    Kitap okumak istenmez.  Kitabın yazarı, konusu, üslubu bahane edilir.

    Spor yapmak zor gelir. Hava soğuk denir. Asıl neden göz ardı edilir. Hava durumu bahane edilir.

    Aile, arkadaş, sevgili ihmal edilir. Hemen yoğunum bahanesine sığınılır. Neden yoğun olduğu da belli değildir.

    Eskiden ödev yapmadan okula gelenler, elektrikler kesildi bahanesine sığınırdı.  Artık internetim yoktu gibi güncel nedenler bulunur oldu.

    Haberleşme araçları gelişti, uzaklar yakın oldu ama mesajlar görüldü atılıp bırakılır hale geldi. Yazmaya zaman yoksa sesli mesaj atılabilir.

    Sosyal medyayı en çok kullanan ülkelerden biri olduk. Doğum günü, düğün, nişan, tatil, hastalık, cenaze, yaşama dair her şey hikayelerde görünür. Yediden yetmişe herkes de sosyal medyayı kullanmaktadır.

    Ama tebrik, katılım, ziyaret, taziye söz konusu olunca bahaneler üretilir. Ya da basitçe geçiştirilir.

    Görmek isteyen görür, duymak isteyen duyar ve gereken neyse yapar. Asıl mesele önceliklerdir. Öncelikler davranışları belirler.

    Tersi olduğunda da bahanelere sığınılır.

    Bazen istense bile taziyeye gidilemez, hasta ziyaret edilemez, düğüne katılım sağlanamaz. Belki geçerli bir nedeni vardır. Ama bahane mi ediyor, yoksa gerçekten mi müsait değildir. O kadar çok bahane üreten var ki bunun ayrımı yapılamaz oldu.

    Bazıları bahane üretmeyi huy edinmiştir. Profesyonelce bahane üretir hatta bu işin ustası olmuştur.

    Geleceği şekillendirmek gibi hayati konuların bahanesi olmaz. Gençlerin kaderini belirleyen sınavlara çalışmamanın bahanesi olmaz.

    Sınavın zorluğu bahane değildir. Hem gezeyim hem eğleneyim hem de ders çalışayım denirse bunun telafisi olmaz. Sonuçları acı olur.

    Gerçekten istenen hiçbir işin bahanesi olamaz. İyi bir üniversiteye girememek bahane kabul etmez. Bu yüzden düzenli çalışılmalıdır.

    Hasta birinin tedaviye uyup ilaçlarını kullanmamasının bahanesi olmaz. Yoksa bedelini hayatıyla ödeyebilir.

    Hız tutkunu olan birinin bahanesi yoktur. Kazada yaralanabildiği gibi başkalarının da canını tehlikeye atabilir.

    Cinayet haberlerinde görürüz katil, “Namusumu temizledim.” bahanesini öne sürer. Öldürmenin hiçbir bahanesi olamaz.

    Tembel, üşengeç insanların en iyi yaptığı iş bahane üretmektir. Halbuki bahane üretmeye harcayacağı enerjiyi işine harcasa gül gibi yaşar gider.

    Her işe bir kulp bulan birinden yeni yeni bahaneler duyduğumuzda şaşırmayalım. Ne demiş atalar “Can çıkar huy çıkmaz.”

    Bahane bulmak hiç kimseye yakışmaz ama yaşını başını almış insanlara hiç yakışmaz. Gülünç durumlara düşmemek için dikkatli olunmalıdır.

    Bahanelerin en güzelleri; gülmeye bahane aramaktır, sevmeye bahane aramaktır, yaşamaya bahaneler bulmaktır…

    Bulduğumuz bahaneler mutlu olmaya dair olsun.

                                                                      MUAZZEZ TOĞRUL

  • Neden İlham Hep Fakirlere Geliyor?

    Neden İlham Hep Fakirlere Geliyor?

    Uzun zamandır bunu düşünüyorum.
    İlham perisi neden gidip Boğaz manzaralı villalarda yaşamıyor da rutubetli evlerde dolaşıyor?
    Neden şiirler genellikle kırık masalarda yazılıyor da masif ceviz çalışma odalarında değil?
    Sanırım cevabı basit.
    Çünkü zenginin problemi yok.
    Adam sabah kalkıyor.
    Kahvesini içiyor.
    Arabasına biniyor.
    Tatile gidiyor.
    Akşam dönüyor.
    Yatıyor.
    Bitti.
    Ne yazsın?
    “Bugün de her şey yolundaydı.”
    Bundan roman çıkmaz.
    Ama fakirin hayatı öyle mi?
    Sabah uyanır.
    Elektrik faturasıyla göz göze gelir.
    Öğlene doğru banka mesaj atar.
    Akşam kiracı değil ev sahibi gibi davranan ev sahibinden telefon gelir.
    Gece ise tavana bakıp hayatı sorgular.
    “İnsan neden yaşar?”
    “Mutluluk nedir?”
    “Bu ay kira nasıl ödenecek?”
    İşte edebiyat tam burada başlar.
    Çünkü insanın karnı doyunca uyku gelir.
    Ama cüzdan boşalınca edebiyat gelir.
    Fakir edebiyatının temel malzemeleri de bellidir:
    Bir adet yalnızlık.
    İki kaşık hasret.
    Üç bardak çay.
    Bol miktarda yağmur.
    Ve mümkünse karşılıksız aşk.
    Karşılıklı aşkın zaten edebiyata pek katkısı yoktur.
    İnsan mutlu olunca yazı değil düğün davetiyesi çıkarıyor.
    Üstelik fakir edebiyatının değişmeyen dekorları da vardır:
    Rutubetli odalar.
    Islak sokaklar.
    Otobüs terminalleri.
    Garlar.
    Köy kahveleri.
    Yalnız parklar.
    Kısacası insanın içini açmayan her yer.
    Fakir yazarın bir başka özelliği de her şeyi sembolleştirmesidir.
    Kırık sandalye?
    Toplum eleştirisi.
    Boş cüzdan?
    Kapitalizmin trajedisi.
    Bitmiş çay?
    Hayatın faniliği.
    Aslında sandalye kırılmıştır.
    Çay da bitmiştir.
    Ama fakirin elinde bunlar bile romana dönüşür.
    Çünkü fakir adamın elinde her şey metafora dönüşür.
    Yağmur yalnızlık olur.
    Erişte sabır olur.
    Kira günü varoluşsal krize dönüşür.
    Bu yüzden fakir edebiyatı güçlüdür.
    Çünkü umut stokta azdır.
    Hayaller büyüktür.
    Para yoktur.
    Ama duygu premium pakettir.
    Yazarın çalışma masasında da yıllardır aynı şeyler bulunur:
    Bir kırık kalem.
    Bir bitik defter.
    Bir bardak soğuk çay.
    Ve umut…
    Ama dediğimiz gibi, umut stokta azdır.
    Bazıları yatırım yapar.
    Bazıları alışveriş yapar.
    Fakirler ise hikâye biriktirir.
    Çünkü zenginler alışveriş yapar.
    Fakirler hikâye.
    Belki de ilham perisinin maaşı yoktur.
    Bu yüzden sürekli fakirlerin yanında dolaşıyordur.
    Çünkü zenginin kafası yatırımla meşgulken, fakirin kafası evrenin sırlarına kadar gider.
    Demem o ki…
    Eğer son zamanlarda yağmura bakıp derin düşüncelere dalıyor, çay bardağında hayatın anlamını arıyor ve boş cüzdanınıza şiirsel anlamlar yüklüyorsanız…
    Tebrik ederim.
    Siz de fakir edebiyatı okulunun fahri profesörü olmuşsunuz.
    Kaleminiz ucuz olabilir.
    Ama acınız pahalıdır.
    Ve unutmayın:
    Fakiriz belki…
    Ama duygularımız premium.

    İbrahim Küçükler/ Fakir Edebiyatı Bölüm Başkanı

  • Yol

    Yol

    Bu kaçıncı yola çıkışım inanın bilmiyorum, ama her yola çıkışımda hüzünlenirim.

    İçime bir hüzün çöker.

    Mutsuzluğun, huzursuzluğun, karamsarlığın tavan yaptığı bir psikolojik durum hasıl olur.

    Kafamda yaşanmışlıklarım…

    Kan bağlarım, sevdiklerim, dostlarım, akranlarım, akrabalarım…

    Ne zordur vedalaşmak…

    Ayrılıp yola koyulmak…

    Bu bir yol hikayesi değil, bir yaşamın, yaşanmışlığın geride bırakılması hikayesidir.

    Bir daha ki yola çıkış hikayesine kadar…

    Belki de bir daha göremeyecek, bir daha yola çıkamayacak…

    Bu da başka bir ölümcül kahroluştur.

    Bir daha olmamak, olmayacak olmak…

    En zoru da bu olsa gerek…

    Yollarda fark edersin bir şeylerin eksildiğini, eksik kaldığını, yaşamın bir kesitini daha geride bıraktığını…

    Böyle anlarda zayıf kalır, güçsüz düşer, aciz bir insana dönüşürsünüz.

    Eliniz, kolunuz bağlanır.

    Ah insanoğlu ah!

    Sana yaşamda, yaşamak zorunda bırakıldığın şey hüzün ve gözyaşıdır.

    Ne zordur yola çıkmak…

    Her defasında bunu yüreğinin en derinliklerinde yaşamak…

    “Nereye böyle?” sorusu hep kafandadır.

    Tüm yaşanmışlıkları kendinle beraber uzaklara götürürsün.

    Beyninin içi yaşamışlıklarla dolar, taşar; yaşanmışlıklar ona yük olur…

    Neredeyse bir ömrü…

    Arabada çalan müzik geçmişi anlatır.

    Kafanda tüm geçmişin…

    Yolda gelecekle ilgili bir duygu oluşmaz, hayal kuramazsınız, istesen de gelecekle ilgili bir duyguyu var edemezsiniz…

    Geleceği düşünemezsiniz.

    Geçmiş ve sen…

    Suçlu hissedersiniz kendinizi, hatta tek suçlu ilan edersiniz…

    Sanki yaşanmışlıkları yok eden, yaşamı geride bırakan sensindir.

    Senin suçundur.

    Ne kadar yol alırsan o kadar derin olur hüznün…

    Hüzün ve isyan…

    İsyan mı?

    Hayır, hayır değil…

    Sadece hüzün…

    Yaşama, yaşamın acımasızlığına karşı…

    Yolla beraber götürdüğün geçmişin…

    Sanırım insanın ömür yolculuğu da bir yol…

    Başlangıç ve bitiş…

    Yaşlılık iyice artınca, elden ayaktan düşünce geçmişle yaşamak bu olsa gerek…

    Yaşlı insanların dalıp gitmeleri boşuna değil…

    Kafalarında koca bir geçmiş…

    Yaşanmamışlıkları daha büyük bir keder…

    Muhasebesini yapmak ne işe yarar…

    Ah eski günler…

    Ah çocukluk, gençlik…

    Hepsi şimdi yolculukta bir arada…

    Gözünün önüne gelir, her biri ile anıların depreşir, yüreğinin ortasında bir şeyler düğümlenir.

    Suçluluk duygusu ile yol alırsın.

    Yol bittiğinde azalır geçmişin.

    Yeni bir hayat başlar, yeniden biriktirmeye başlarsın anıları, yollarda hüzünlenmek için…

    Yollarda gelir geçmişin.

    Hiç çıkmasan bu yola, sevdiklerin kalmasa geride, tekrar yaşamasan bu duyguları…

    Hüzünlenmesen, için daralmasa, geçen zamana lanet okumasan, yaşam anılara kalmasa…

    Nafile…

    Her şey tükenmek üzerine kurulmuş, insanoğlu mecbur çıkacak bu yola hem de sonunu bile bile…

    Kim yolcu değil ki şu dünyada…

    Her birimiz bir yolcuyuz…

    Bunun bilincinde olanlara…

    Bin selam…

  • Hancı Ve Yolcu

    Hancı Ve Yolcu

    ‘’Her şeye canını sıkma ey gönül, ne bu dertler kalıcı, ne de bu ömür.’’ (Mevlana)

     İnsanların yeryüzüne teşrif ettiği, yaşadığı, belirli süre konakladığı misafirhane, eski deyimi ile han. Doğumla ömür sürdüğü, ölümle ebedi aleme göçtüğü, iki kapılı fani uzun ince bir yol. Her canlı misafir olarak gelip geçer, makamlar, mevkiler, mal, mülk, sıfatlar hancıya kalır gerisi gider.

     Ekabir, parmaklarının ucunda yürüyenler, engin dağları ben yarattım dercesine caka satanlar, hırs gözleri bürüyünce etrafını seçemeyenler, o makamların gelip geçici olduğunu unutanlar,  gurur abideleri, sel gider kumu kalır hesabı temeli atanlar kalır, gece kondu yapanlar yıkılır.

    Bir gün bir sohbette herkes bir yerlere gidiyor bizde gidelim dediğim vakit, değerli bir dostum; ‘’ sen köksün, dal değilsin, dal kırılır gider ve kurur, ama kök kalır’’  Makamlar gelir geçer, mesele iz bırakacak işler yapmak, saygıyla anılmak, eserin yoksa sadece hanın bir odasında süreli misafir olursun, günü geldiğinde misafirlik biter han kalır, meltem rüzgarı ile uçar gidersin.

    Hani derler ya söz uçar, yazı kalır, eser bırakacaksın, kibirle, gururla değil, devamlı hayırla yâd edilesin. Mevlana’nın dediği gibi ‘’ Nice İnsanlar gördüm üzerlerinde elbise yok, Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.’’  Bu söz anlayanlar için çok büyük izah, mesele analiz edebilme kabiliyetinin var olması. Ne demek istemiş hazret görüntünün, zenginliğin, makamların, iç dünyayı, ahlakını velhasıl karakterini izah etmektedir.

    Canlılar içerisinde en büyük vefasızlık insandadır, bazen bir köpeğe, kediye, kuşlara yem, mama verirsin veya yaralı durumda ise yardım edersin, seni asla unutmaz, gördüğü vakit koşarak gelir, yani hayvanlar dilsiz fakat insan denilen canlıdan daha sadıktır. Yapılan iyiliği, hizmeti asla unutmaz.

    Şu koca alemde birçok kimse kondu göçtü, kimisi hayırla yad edilir, kimisi de lanetlenir, bazı hareketler vardır ki ALLAH rızası için yürünür, o doğrultuda mücadele edilir, gerekirse serden geçilir, onların isimleri tarihe not düşer, hainlerin isyankarların, makam işgal edip kaçanların esamesi okunmaz.

    Hiç bir vakit koltuğa güvenerek sağa sola çaka satmayın, ali cenap, müşvik, saygıdeğer olun ki hizmet ettiğiniz davanız yücelsin, sizde onunla zirveye çıkarsınız, makamlar gelip geçer mesele nihayetinde insan olmaktır. İnanç kavramı çerçevesinde hareket ederek, dava sadakati içerisinde görevi ifa etmek, gelecek yıllarda kendinden söz ettirmen anlamına gelir. Yaşamın bazı evrelerinden ibret almak, bozulan ahlakınızın düzelmesi, kendinize çeki düzen vermeniz için, hapishaneyi, hastaneyi, mezarlığı ziyaret ediniz.

    Hapishanede nice günahsız ve suçlunun yattığını, hastane; babayiğitlerin, zenginlerin biçare olarak kaldığını, mezarlıklarda zenginin, fakirin, sağlamın hastanın, ihtiyarın, gencin bir yerde yattığını görecek ibret alacaksın. Bu hayat felsefesinden ders çıkartamayanlar yaşamlarının her safhasında yanlışa, yanlış katacak, sarmal yumak olarak bataklıkta çırpınıp duracaktır. Ne zenginliğinize, ne makam ve mevkinize, mal varlığınıza güvenerek kendinizden gayrısına tepeden bakma, zira her çıkışın birde inişi vardır, işte o vakit, kırdığın, döktüğün, incittiğin karşına geçer seni lanetler.

    Kibir, gurur, böbürlenme yaratıcıya yani ALLAH’A aittir, çünkü alemin sahibidir. Öyle bir zaman gelir ki bir saniyelik nefesine hükmetme vakti bulamazsın. Han her daim yerinde durur, yolcu derdiyle, iyiliğiyle, kötülüğüyle gider, kimisi hoş yad edilir, kötü ise her zaman lanetlenir. Hani atalarımız ne demiş; ‘’incitme incinirsin, kırma kırılırsın.’’ Egolarıyla hareket etmeyenlerin daha müşvik ve alicenap olması onları insanlık alemin de saygı ile hürmetle edilmesini temin edecektir.

    Yalanla dolanla işi olanların şeytanın ortağıdır. Dünya baki, hayat fani, bu düsturla hareket daha fazla itibar ve dua kazandıracaktır.

    Hancı büyüktür, her derdi, canlıyı, garibanı, geleni, gideni misafir eder, gönlü kocamandır çok diye hayıflanmaz, iyiyi de, kötüyü de barındırır ancak herkesi yaptıklarıyla resmeder, kayıt altına alır. Şu koca alem de çok yolcu geldi geçti, iyi olanlar hoş seda, diğerleri nefret, kinle isimlerinin dahi duyulması surat asılmalarına neden olur.

     Elbette makam sahibi olmak, vazife icra etmek büyük zenginliktir, ancak bunu yaparken ‘’ben’’ olayını kaldırıp, ‘’biz’’ olursak işte o vakit kahraman ilan edilirsin. Zoru gördüğü zaman kaçanlar, sıcak yataklarından çıkamayanlar, yangın yanarken kaybolanlar, bahar gelince gözükenler açtığınız çiçekte yalan olur, adeta yapma çiçek gibi kokmazsın.

     İnsanın kalitesi üslubu, ahlakı, karakteri ve hakkaniyeti gözetmesiyle aşikar olur. Göstermelik, makyajlar yağmurun yağması veya terleme ile dışa vurur gerçek ayan olur, gelip geçici olduğunuzu, daim olmadığınız bilerek yasama ve yürütme yapın, anılarınızla anılın.

    ‘’Her ağızda telde fani her telde fanilik dırıltısı ‘ sonunda tek bir şarkı… Tabutun gıcırtısı.’’ (N. F.K)

                                            ALLAHA EMANET OLUN

                                                                                              Namık GEDİK.

  • Söylenecek Çok Şey Var

    Söylenecek Çok Şey Var

    Bayram geldi, okullar tatil oldu, izne çıkıldı… Güle oynaya bayramı karşılamak varken bayrama kaosla girdik. Söylenecek çok şey var ama onu gazetecilere bırakıyorum.

    İnsan söyleyeceğini söyleyemeyince, fiziksel veya psikolojik olarak hastalanabilir.

    Öfkelendiğimizde, kırıldığımızda, hayal kırıklığına uğradığımızda bunu bir şekilde ifade etmek gerekir.

    İfade ediş şekli kişiden kişiye değişebilir kimi yazar, kimi konuşur, kimi ağlar, kimi sinirden güler, kimi yer, kimi uyur… Ama bir şekilde dışa vurmak gerekir.

    Günlük hayatta haksızlığa uğradığımızı düşünüyorsak bunu konuşarak ifade etmeliyiz.

    Kaba bir davranışa maruz kalınırsa önce sessizleşip geri çekilmek, işe yarayabilir. Belki kaba davranan kişi sonradan telafi edebilir.

    Tepki verilmezse kabalığa maruz kalmanın dozu artarak devam edebilir.

    Muhatabın kapasitesine göre konuşma yoluna gidilebilir. Anlarsa zaten bir daha yapmayacaktır.

    Haksızlık her yerde yaşanabilir evde, okulda, hastanede, sokakta, sosyal medyada…

    Haksızlığa verilecek ilk tepki çok önemlidir. Kavga edilirse olay büyür ve çözüm üretilemez.

    Sakin kalınarak uzlaşı yoluna gidilirse ve tabii ki taraflar istekli olursa çok çabuk çözülür ve unutulur.

    Maalesef bizim toplumumuz olayları büyütüp, besleyip, kurcalamayı çok sever. Tabiri caizse pireyi deve yapar. Bu da kaostan beslenenlere yarar.

    Sorunsuz bir hayat düşünülemez. İnsanın olduğu yerde elbette sorun çıkar. İnsan sadece bilişsel bir varlık değildir; aynı zamanda duyguları da vardır. İşin içine duygular girince sorun kaçınılmazdır.

    İnsana özgü ne varsa yeri geldikçe ortaya konulur. İnsan, sever, üzülür, kıskanır, yanlış yapar, beklentiye girer, merak eder, öfkelenir…

    Duygular yok sayılamaz ama kontrol edilmezse çığırından çıkar etrafa zarar vermeye başlar.

    İnsanların içinden çıkamadığı sorunlar için hukuk vardır. Mahkemeler iki tarafı da dinler, kim haklı kim haksız karar verir.

    Hukuka güven duyulmazsa herkes kendi sorununu kendi çözer. Sonuç acı ve gözyaşıdır. Nihayetinde hukuka güvenmek zorundayız.

    İşbu noktalara gelmeden anlamak isteyen her türlü anlar ve çözüm bulunabilir. Behçet Necatigil ne güzel söylemiş.

    Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

    Kalbinizi dolduran duygular

    Kalbinizde kaldı.

    Anlatmak istediklerimiz karşımızdakinin anlama kapasitesi kadardır. Ya da anlamak istemesiyle doğru orantılıdır.

    Karşılıklı çaba, hoşgörü, anlayış olmadıkça bir arpa boyu yol gidilmez. Bu insan ilişkileri içinde geçerlidir, toplum içinde geçerlidir.

    İnsan anlaşıldığı yerde çiçek açar, gelişir, büyür ve üretir. Anlaşılmadığı yerde kurur kalır, yalnızlaşır.

    Kederi, üzüntüyü, mutsuzluğu yok etmenin tek yolu; okumak, üretmek, spor ve sanatla meşgul olmaktır.

    İnsanlar gelişirse, toplum gelişir, toplum gelişirse ülke gelişir, ülke gelişirse, dünya gelişir.

    Yaşanılası bir dünya için üretmeye devam…

                                                            Muazzez TOĞRUL

  • Yanlış İmanın Çocukları

    Yanlış İmanın Çocukları

    İnsan bazen günahla kirlenmez… Hakikate geç kaldığı için çürür.
    Çünkü bu çağ, düşünmeyi değil taraf olmayı öğretiyor. İnsanlara hakikati değil, ait olmayı sevdiriyor. Ve çoğu insan daha kendi ruhuna bile inmeden bir sloganın, bir cemaatin, bir liderin, bir kalabalığın içine sığınıyor.
    Sonra buna iman diyorlar.
    Oysa insanı her zaman inkâr mahvetmez. Bazen yanlış iman da insanın ruhunu çürütebilir. Hatta bazı insanlar imansızlıktan değil, yanlış inandıkları şeylerin içinde boğulur.
    İşte bunu geç anladım.
    Her “illâ” kurtuluş değildir çünkü. Bazı “illâ”lar boyna geçirilen görünmez zincirdir. İnsan bazen Allah’a yaklaşacağını sanırken kendi nefsinin putperesti olur.
    Çünkü nefs dediğin şey her zaman günahla büyümüyor. Bazen kutsallarla büyüyor. Bazen bir secdeyle… Bazen insanların alkışıyla… Bazen “haklı” görünmenin verdiği o şeytani hazla…
    Ve insan en çok da kendi nefsini din zannettiğinde kayboluyor.
    Sonra bir gün hayat seni iki denizin birleştiği yere getiriyor. Tam da oraya… Yani bütün ezberlerin sustuğu yere…
    Orada ne kalabalıklar yardım ediyor insana, ne sloganlar, ne de yıllarca peşinden gidilen sahte hakikatler…
    İnsan ilk kez kendi iç sesiyle baş başa kalıyor.
    Ve o an anlıyor: Hakikate varmadan önce insanın ilk mürşidi aslında şüphesiymiş.
    Çünkü şüphe etmeyen insan düşünmüyor. Düşünmeyen insan araştırmıyor. Araştırmayan insan ise önüne konulan her kutsalı hakikat sanıyor.
    Belki de bu yüzden en zor inkâr, insanın yıllarca secde ettiği yalanı fark etmesidir.
    Kolay değildir çünkü. İnsan bazen bir ömrü yanlış bir kapının önünde geçirir. Sonra o kapının hiç açılmayacağını anlar. Ama yine de ayrılmaya cesaret edemez.
    Çünkü hakikat bazen kapı açmaz. Önce bütün kapıları yıkar.
    İşte insanın içindeki kıyamet de o zaman başlıyor.
    Bir yanda çocukluğundan beri öğretilenler… Diğer yanda ruhunun susturamadığı o derin hakikat hissi…
    Ve insan o an anlıyor: Allah’a varmadan önce herkes kendi sahte ilahlarını gömmek zorunda.
    Kimi makamını gömer… Kimi kibirini… Kimi hocasını… Kimi liderini… Kimi de yıllarca “iman” sandığı korkularını…
    Çünkü bazı insanlar gerçekten Allah’a değil, kendilerine öğretilen korkulara secde ediyor.
    Sonra yıllar geçiyor…
    İnsan kalabalıkların içinde yürürken bile içten içe eksik hissediyor kendini. Çünkü ruh, bezm-i elestte verdiği sözü unutmasa da dünya gürültüsü o sesi bastırıyor.
    Ve belki de bütün trajedi burada başlıyor.
    Herkes “inandım” diyebiliyor… Ama çok az insan gerçekten “lâ” diyebiliyor.
    Çünkü “lâ” demek sadece inkâr etmek değildir. İnsanın kendi nefsine savaş açmasıdır. Kendi içindeki sahte tanrıları parçalayabilmesidir.
    Ben bunu geç öğrendim.
    Belki bu yüzden yolumu kaybettim. Belki bu yüzden Hızır’a geç kaldım. Belki de ilk günahım yanlış şeye bağlanmaktı.
    Ama son günahım… Kopmam gereken yerde hâlâ kopamamaktı.
    İbrahim Küçükler

  • Kirli Siyaset

    Kirli Siyaset

    ‘’Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını böyle yediler.’’ (N.F.K)

     Son gelişmeler, ne gariptir siyaseti çok kirletti, mecrağından çıkartılarak benlik kavgasına dönüştü. Toplumdan uzaklaştı, adeta bürokratik tahammüllere döndü. Kişisel arzu ve istekler ön plana çıktı, demokrasi darbe aldı, elit tabaka oluştu, götüren, götürene, dürüstler azaldı, yiyenler, cep ellezi yapanlar, tacizciler, tecavüzcüler, ahlaksızlar bey oldu.

    Siyasi partiler arasında transfer olmamalı, fakat bazen gereklilikler zuhur edebiliyor, fikirler hedefinden kaymışsa, şahsi menfaatler ön plana çıktıysa, elbette bu tip hadiselerde parti değişimi olur. Dürüst siyaset, doğru yol yürümek, her babayiğidin harcı değildir, bir çoğu menfaat nerede ise oraya yamanıyor, kulvar değiştirebiliyor.

    Ahlak sıfırlanmışsa, kişisel arzu ve istekler depreştiyse çevresinde olanları yolunacak kaz olarak görür, dostu olmaz, menfaat birliği olur, oda öküz ölünce ortaklık biter hesabı, çıkarlar son bulduğunda yollar ayrılır. Nihayetinde yola çıktıkları ile değil de, yolda buldukları ile hareket eder, sonunda yalnız kalır.

    İnanç kavramının zayıfladığı toplumlarda benlik hortlar, nefis mücadelesi başlar, şahsi çıkarlar daima ön planda olur, toplum yararına işler yapılmaz, zaman zayi olur. Başın nereye gittiği belli olmayan kitlelerde kuyruk kendi başına hareket eder, yukarıdan aşağıya düzensiz, gelişi güzel hal ve tavır ortaya çıkar.

    Ataerkil toplumlarda aile en öndedir, saldırı veya iftiralar milletin temeline konulmuş dinamittir. Şu yaşananlar ibretlik hadisedir.

    ‘’ Kendisini aradım ve senin arkanda dururuz. Kocan bir yanlış yaptıysa gerekirse kocanı boşa ama partine bunu yapma, parti senin arkanda kale gibi durur, dedim.  5-6 ay sonra iktidara geleceğim ve seni affetmeyeceğim.’’ (Ö.Özel)

    ‘’ Cumhuriyet halk partisi iktidar olunca sakın gelip kapımızda yalvarma. Köksal Tehdit edildim ‘’ tepki gösteren özel, ‘’ bu tehditse, daniskasını ediyorum ulan. Cumhuriyet halk partisi tehditten yılanların, teslim olanların değil, hep birlikte yürüyenlerin, ayağa kalkanların, iktidara yürüyenlerin partisidir.’’  

    Burcu Köksal; Gecenin her hangi bir saatinde kendisine beklenmedik mesajlar attığını, bunun ayrılık kararında etkili olduğunu söyledi. Ailenin kutsallığına inananlarla aynı yolda yürüyeceğim.’’ Tehdit edildim ama beni Özgür Özel tehdit etti.’’

    Yıllar önce siyaseti yine CHP kirletti, Güneş Motel hadisesi akıllardan hiç çıkmadı, hükümet devirdi, 11 vekil transfer edildi, 11 de bakan oldu, bunlardan en götürücüsü malum Gümrük ve Tekel bakanı Mataracı idi.

     Yıllar sonra İSKİ davası patlak verdi Ergün Göknel hadisesi. Paravan şirketler üzerinden kurum ihalelerinde büyük yolsuzluk yaptığı ve klor alımında fahiş fiyatlar uygulandığı zimmet ve yolsuzluk davası olarak tarihe geçti. Boşanma sürecinde ortaya çıkan bu olay, Göknelin hapis cezası almasıyla noktalanmıştır, tarihe CHP nin yolsuzluk davası olarak geçmiştir.’’ Olay boşanma aşamasında olan eşi Feray Göknel’in evrakları basına sızdırması ile ortaya çıkmıştır.’’

    Deveye sormuşlar, ‘’boynun neden eğri, nerem doğru ki demiş.’’

    Uşak belediye başkanının ahlaksız çıkışı tepki alacağı yerde övgülerde bulunan CHP kadın kolları genel başkanı Asu Kaya, Burcu Köksal’a ‘’ Öyle belediyenin önünde bindirme kıtaları toplayıp nara atmakla olmaz bu işler. Sokağa ineceksin. Ben pazara çıkıyorum. Çık pazara! Oyunu alıpta hırsızladıklarının gözünün içine bakarak konuş.’’

    ‘’ Başkan özveriyle Uşak için çalışıyor, tek derdi Uşak’a hizmet, Uşak belediyesinin bu şekilde gündeme gelmesinin sorumlusu iktidar. Yalım için oluşturulan demokrasi nöbeti alanını hınca hınç dolduracaklarını ve Yalım’a ve Uşak’lılara dayanışmalarını göstereceklerini ifade etti.’’

    Ne garip değil mi?

    Gencecik kadınları metres yapacak, nikahlı eşini aldatacak, buna meşruiyet kazandırma gayreti olacak, bu hangi ahlaki ölçülere sığar, izzet, iffet, onur nerede? Toplum ahlakı ve maneviyat yok sayıldı ise, teknoloji gelişmiş, süper güç olmuşsun ne çıkar, ahlakın yozlaştığı yerde adaletin terazisi şaşar, haklı, haksız bir birine karışır, dürüst liyakatli kişilere karşı, ahlaksızlar üstün olur ve aile sarsılır, devlet yok olur.

     Bu kadar hengamenin içerisinde şahsiyetten, liyakatten, şereften bahsetmek, yaşanan olayları tasvip etmek, Türk milletinin inancına ve ahlakına aykırıdır, hakarettir, biz de olan bu hadiseler batı ülkelerinde olsa derhal istifa mekanizması devreye girer, bu onurlu ve haysiyetli insanların işidir, herkeste bulunmaz. Toplum olarak at gözlüğü takmayalım görelim, o doğrultuda tavır alalım.

         ‘’ Bozuk olunca maya; ne ar tanır nede haya.’’ (Mevlana)

                                      ALLAH’A EMNET OLUN

                                                                                          Namık GEDİK

  • CHP–Muhafazakâr Geriliminin Görünmeyen Sebebi

    CHP–Muhafazakâr Geriliminin Görünmeyen Sebebi

    Türkiye siyasetinde bazı tartışmalar yıllardır değişmiyor; değişmeyen şeylerden biri de toplumun farklı kesimlerinin birbirini okuma biçimi.

    CHP’nin yıllardır kıramadığı en büyük algılardan biri belki de budur: Dindar insanı anlamaya çalışmak yerine, zaman zaman onu “geri kalmışlığın temsilcisi” gibi gören üstenci dil…

    Türkiye’de milyonlarca muhafazakâr seçmen bugün sadece ekonomiyle, liyakatle ya da adaletle oy vermiyor. Aynı zamanda kendi yaşam tarzının aşağılanıp aşağılanmayacağına da bakıyor. Ve ne yazık ki CHP içerisinden zaman zaman yükselen bazı söylemler, dini hassasiyetleri olan insanlarda şu korkuyu diri tutuyor: “Bunlar iktidara gelirse bizi yine hor görürler mi?”

    İşte tam da bu korku, AK Parti’nin yıllardır en büyük siyasi sigortası oluyor. Çünkü insanlar bazen yanlış olduğunu düşündüğü bir iktidara bile, kendisine yabancı gördüğü bir zihniyetten daha yakın hissedebiliyor.

    Bu yüzden birçok muhafazakâr seçmen şunu söylüyor:
    “Evet, siyasette riyakârlık var… Evet, dini kullananlar var… Ama en azından bize tepeden bakmıyorlar.”
    CHP ise hâlâ bazı konularda toplumun inanç reflekslerini okumakta zorlanıyor. Başörtüsü meselesinden dini sembollere, imam hatiplerden muhafazakâr aile yapısına kadar birçok konuda geçmişin gölgesi hâlâ tam anlamıyla silinmiş değil.

    Oysa Türkiye değişti. Artık insanlar ne baskıcı bir laiklik anlayışı istiyor ne de dini siyasete malzeme yapan bir düzen… Toplumun önemli bir kısmı, inancına saygı duyulan ama dinin de siyasete kalkan yapılmadığı bir denge arıyor.

    CHP bu algı duvarını aşamadığı sürece, AK Parti sadece kendi performansıyla değil, muhalefetin ürettiği korkular sayesinde de güçlü kalmaya devam eder. Çünkü siyasette bazen insanlar en doğru olana değil, kendini en az tehdit altında hissettiği yere yönelir.

    Tam da bu noktada aslında CHP’nin içinden bir türlü yıllardır çıkamadığı temel mesele ortaya çıkıyor: Bir taraf “burası Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye” derken, diğer taraf yani azımsanmayacak bir toplumsal kesim ise “biz bu topraklarda bin yıldır varız; Alparslan’dan, Fatih Sultan Mehmet’ten, Yavuz Sultan Selim’den, Sultan Vahdettin’den miras kalan bir ülkede Müslüman olarak yaşadık ve yaşamaya devam edeceğiz” diyor.

    Sorun, bu iki hissiyatın bir arada var olması değil; birbirine karşıt kimlikler gibi sunulması. Kültürel miras ve tarihsel aidiyetler ortak bir zemin üretmek yerine bir rekabet alanına dönüştüğünde, her “ceddimiz” vurgusu bir tartışmaya, her tarih referansı bir gerilime dönüşüyor. Bir kesim yok sayılma endişesine sürüklenirken, diğer kesim laikliğin aşındırıldığı kaygısına kapılıyor.

    Oysa bu topraklar, tek katmanlı bir hikâyeye değil, üst üste birikmiş bir tarihe sahip. Farklı dönemler, farklı devlet gelenekleri ve farklı kültürel hafızalar aynı coğrafyada yaşıyor. Bunu bir çatışma alanı değil, ortak bir vatandaşlık bilinci içinde okumak gerekiyor.

    Bugün artık insanlar birbirine “sen laiksin, sen dindarsın” diye ayrıştırılmak istemiyor. Toplumun önemli bir kısmı, bu etiketlerin üstüne çıkan daha geniş bir saygı dili arıyor. Çünkü mesele kimlikleri yarıştırmak değil, birlikte yaşayabilmek.

    Bu yüzden yapılması gereken şey, geçmişin travmalarını bugünün siyasetine taşımamak. Ne inanç üzerinden dışlayıcı bir dil, ne de tarih üzerinden küçümseyici bir yaklaşım… İkisi de toplumu ileri götürmüyor.

    Sonuçta bu ülkenin insanı aynı sokaklarda yaşıyor, aynı acılara üzülüyor, aynı umutlara tutunuyor. Ayrı sandığımız hayatlar, aslında aynı kaderin içinde akıyor.

    Ve en temel gerçek şu: Allah ile kul arasına siyaset de girmez, ideoloji de girmez, kimlik etiketleri de…
    Giren her şey, sadece insanı insandan uzaklaştırır.

    Bu toprakların ihtiyacı yeni bir ayrışma değil, yeniden hatırlamaktır: Farklılıklarımızla birlikte bu ülkenin sahibi olduğumuzu…
    İbrahim Küçüker

  • Teori Pratik İlişkisi

    Teori Pratik İlişkisi

    Okuduğumuz kitaplar, büyüklerimiz bize hep şunu demiştir: teori, pratiksiz; pratik, teorisiz olmaz.

    Nedense bu sözü bugüne kadar hiç sorgulamamış, hep doğru kabul etmişimdir.

    Teori nedir: Gözlemlenebilir olayları ya da olguları sistematik bir şekilde açıklayan ve güçlü kanıtlarla destekleyen bir düşünce sistemidir.

    Pratik nedir: Teorik bilgilerin günlük yaşamda kolaylıkla uygulanabilmesi, işlevsel olmasıdır. Zaman ve enerji tasarrufu sağlayarak sorunlara hızlı ve etkili çözümler üretme yeteneğidir.

    Teori, pratik meselesini daha anlaşılır ifade etmek istersek: Düşüncenin, hayata geçirilme durumudur.

    Şunu fark ettim: insanların yüzde doksanı teoriyi pratiğe geçiremiyor.

    Düşüncede başka, yaşamda başka…

    Örneğin kadın hakları konusunda konuşmaya başlandığında mangalda kül bırakılmıyor, eve gidince kadına bir sürü iş buyruluyor; ev işleri kadından sorulurmuş gibi yemek, temizlik, hizmet kadından bekleniyor.

    Kadın, erkek eşit deniliyor.

    Kadın haklarından bahsediliyor.

    Hepsi teoride…

    Başka konularda da hep böyle…

    Bir sürü büyük laflar, tespitler, ilkeler falan, filan…

    Pratikte bunların hiçbirisinin esamesi okunmaz…

    Hiç düşünmeden, sorgulamadan çok büyük önem atfettiğim bu özlü söz hikayeymiş.

    İçi boşmuş…

    Öyle kişiler var ki, hayatında hiç kitap okumamış ama o kadar büyük laflar eder ki aklınız şaşar.

    Sanırsınız ki ülkenin en bilgilisi en bilmişi…

    Bu iş teori ile de oluyor maazallah…

    Teorik bilgi ile dopdolu kişiler, karılarını dövüyorlar, kendilerinden beklenmedik davranışlar sergiliyorlar.

    İnsanı hayal kırıklığına uğratıyorlar.

    Hani pratiğin gücü teoriydi.

    Yok kardeşim, ağız dolusu konuşanlar, iş pratiğe gelince ortalıkta yoklar.

    Ülkemizde teori-pratik uyumsuzluğu, içki sofralarının bile konusu olmuştur.

    “Hükümet yıkıp kurmak” deyimi boşa değildir.

    Teoride ayrı, pratikte ayrı…

    Anlaşılan teori ile pratik öyle kolay kolay bir araya getirilemiyor.

    Ülke için ölenler, vatan, millet, sakarya diyenler…

    “Ülken için ne yaptın?” sorusuna verebilecekleri doğru dürüst cevapları yoktur.

    Yerdeki çöpü alıp çöp kutusuna atamayan bir ülke sevgisi gerçeğini, en derin şekilde yaşayan bir kesim var maalesef…

    İnanç meselemiz de farklı değil…

    İslami bilgimiz çok yüksektir, bilmediğimiz dini konu yoktur ama iş Müslüman gibi yaşama meselesine gelince sınıfta kalırız.

    Komşusu açken tok yatan bizden değildir.

    Kul hakkı yiyen cenneti göremeyecektir.

    İyilik, yardımlaşma, dayanışma, hoşgörü; sevgi, saygı…

    Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş…

    Ne güzel değil mi?

    Komşumuz aç mı tok mu diye hiç düşünmemişizdir.

    İnsani değerleri yüksek bir vatandaş olmak, kendimizi insanlığa adamak şöyle dursun, yakınından bile geçmek istememişizdir.

    Gemisini kurtaran kaptandır bizim memlekette…

    Ne komşusundan bahsediyorsunuz.

    Miras kavgaları en büyük ayrışmaları beraberinde getirmez mi?

    Kardeş kardeşi düşünmez, düşman kesilir kardeş kardeşe…

    Nerede teori pratiksiz, pratik teorisiz olmaz yalanı…

    İkisi de birbirinden çok uzak şeyler bizde.

    Sözün kendi içinde doğruluğu tabii ki var.

    Teori pratiği besler, pratik, teorisiz olmaz.

    Uygulayana…

    Ama nerede bizde…

    Teori bir yerde pratik bir yerde…