Kategori: Köşe Yazıları

  • Dün Gece Kandildi

    Dün Gece Kandildi

    Ama kandil, Allah’a yaklaşılan bir gece olmaktan çok,

    din üzerinden menfaat devşirilen bir vitrin gecesine dönüştü.

    “Mübarek olsun” temennileri havada uçuştu.

    Ama mübarek olan geceden çok,

    o geceden ne kadar siyasi reklam çıkarılabildiğiydi.

    Toplumun önde gelenleri sahnedeydi:

    Siyasetçiler, vitrine oynayan baylar bayanlar,

    normal zamanda dinle aralarına mesafe koyan ama

    kamera görünce bir anda ibadet ehline dönüşenler…

    Arka fonda ne var?

    Parti bayrağı.

    Liderin güçlü bir fotoğrafı.

    Yan tarafta sesi duyuran gazetenin logosu.

    Eksik bir şey kalmasın: ön planda açık bir Kur’an.

    Bakıyorsun; normalde başörtüsüz, modernizme oynayan bir abla,

    hayatının geri kalanında dini mesafeli bir gelenek sayan biri,

    kamera açıldığında bir anda başörtüsünü takıyor,

    Kur’an’ı masaya koyuyor,

    bakışlarını secdeye ayarlıyor.

    O başörtüsü iman değil, aksesuar.

    O Kur’an merkez değil, kadraj tamamlayıcı.

    Arka fonda parti bayrağı,

    liderin kararlı bakış fotoğrafı,

    yan tarafta gazete logosu…

    İbadet, siyasi dekorun içine yerleştiriliyor;

    Kur’an, mesajı güçlendiren bir fon objesine dönüştürülüyor.

    Ve alt yazı geliyor:

    “Falanca parti kadın kolları kandili ihya etti.”

    İhya mı?

    Evet, ama kandil değil;

    o geceden çıkarılan imajdır.

    Zaten bu kandiller sadece Türkiye’ye özgü bir uygulama.

    İslam coğrafyasının çoğunda sadece Kadir gecesi özel kabul edilir.

    Kadir gecesi haricindeki kandilleri destekleyen güçlü dini referanslar yoktur.

    Artık bu kandiller, Töre Müslümanlığının siyasi ve vitrine oynayanların kendini gösterme gecesine dönüşmüş durumda.

    İbadet değil, PR; Kur’an rehber değil, dekor; iman değil, imaj.

    Kandil artık bir ibadet zamanı değil,

    inancın ödünç alındığı özel günler haline gelmiş.

    İbadetin ne zaman Allah için, ne zaman vitrin için yapıldığını

    ayırt edemeyen bir inanç anlayışı, utanma duygusunu da

    siyasetin gölgesinde kaybetmiş.

    Hiçbir din,

    hiçbir ahlak,

    dini figürlerin propaganda aracı yapılmasını meşru görmez.

    Kur’an okuyorsan, namaz kılıyorsan,

    bu seninle Allah arasındadır.

    Bunu güven tazelemek, oy devşirmek, imaj yapmak için kullanamazsın.

    Siyasetin gölgesinde yapılan ibadet, ibadet değildir.

    Kur’an’ın lider posterlerinin önünde açıldığı yerde

    niyet Allah’a değil, algıya yönelmiştir.

    İman, kamera ayarıyla başlamaz.

    Başörtüsü, özel günlerde takılıp çıkarılan bir aksesuar değildir.

    Kur’an, siyasi mesajı güçlendiren bir fon objesi hiç değildir.

    Eğer bu yapılanlar size normal geliyorsa,

    sorun kandilde değil;

    inandığınızı sandığınız dindedir.

    Çünkü o din, vahyin dini değil;

    oy oranına göre şekil alan, manşete göre abdest alan, kameraya secde eden bir dindir.

    Ve o dinin tanrısı belli değildir.

    Bazen liderdir, bazen iktidar, bazen alkış.

    Allah kabul eder mi?

    Allah bilir.

    Ama şundan emin olalım:

    Kandil ihya oldumu bilmem LAKİN vitrin ışıkları çok iyi yandı.

    HADİ KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN!

    İbrahim Küçüker

  • Devlet İhya Oldu, Halk İmtihanda

    Devlet İhya Oldu, Halk İmtihanda

    2026 yılı asgari ücreti açıklandı:
    28 bin TL.
    Bu rakam bir sayı değildir.
    Bu rakam, bir ay boyunca insanın ne kadar sabredeceğinin ölçüsüdür.
    Bu ülkede artık asgari ücret,
    “yaşamak” için değil,
    ölmemek için veriliyor.
    Bugün büyükşehirlerde sıradan bir evin kirası 15–20 bin TL.
    Asgari ücretli, maaşını aldığı gün ev sahibine teslim eder.
    Geriye kalanla hayat kurması beklenir.
    Hayat kuramazsa da “şükür” tavsiye edilir.
    Bir ailenin aylık mutfak gideri 10–12 bin TL.
    Elektrik, su, doğalgaz faturaları 3–4 bin TL.
    Ulaşım, eğitim, sağlık?
    Bunlar artık ihtiyaç değil, cesaret işidir.
    Toplayalım:
    Kira: 18.000 TL
    Mutfak: 11.000 TL
    Faturalar: 3.000 TL
    Toplam: 32.000 TL
    Verilen maaş: 28.000 TL
    Aradaki fark matematik değildir.
    Aradaki fark hayattır.
    Ve burada ironinin en acı yerindeyiz:
    Asgari ücret komisyonunda oturanların bazıları,
    bu 28 bin TL’yi tek bir akşam yemeğinde harcayabiliyor.
    Bir masada, birkaç saat içinde.
    Asgari ücretli ise aynı parayı,
    bir ay boyunca,
    alın teriyle kazanıp hayatta kalmaya çalışarak tüketiyor.
    Bu fark gelir farkı değil.
    Bu fark zaman farkıdır.
    Birinin parası saatle ölçülür,
    ötekinin parası ömürle.
    Peki bu ülkede başka maaşlar ne durumda?
    2026 tahminleriyle:
    Cumhurbaşkanı’nın aylık geliri 260–280 bin TL.
    Milletvekili maaşları, ek ödeneklerle 200 bin TL’nin üzerinde,
    emekli vekillerde 300 bin TL’ye yaklaşan rakamlar konuşuluyor.
    Bir imamın maaşı 50–60 bin TL.
    Bir Müslüman ülkede,
    aynı kıbleye dönen,
    aynı kelime-i şahadeti söyleyen insanların ülkesinde…
    Bir işçi 28 bin TL ile yaşarken,
    bir memur sınıfı ve bürokrasi katı
    devlet eliyle ihya ediliyor.
    Devlet memurunu koruyor.
    Devlet üst yöneticisini büyütüyor.
    Devlet iş dünyasını kolluyor.
    Ama halkına gelince:
    “Dayanın.”
    “Sabredin.”
    “Şükredin.”
    Bu bir ekonomik tercih değil artık.
    Bu bir ahlaki tercihtir.
    Çünkü İslam’da ölçü nettir:
    Bir toplumda birileri tok yatarken,
    birileri açsa
    orada adalet konuşamaz.
    Bugün Türkiye’de memur maaşlarıyla asgari ücret arasındaki uçurum,
    sadece bütçeyle açıklanamaz.
    Bu uçurum,
    kimin devletin asli unsuru, kimin yük sayıldığını gösterir.
    Asgari ücretli pazarda etiketi ters çevirir.
    Memur enflasyonu hisseder ama ezilmez.
    Bürokrat rakamları okur.
    Siyasetçi “denge” der.
    Din dili “sabır” der.
    Ama kimse şunu sormaz:
    Bu sabır hep neden aynı insanların payına düşer?
    Asgari ücret açıklandı.
    Evet.
    Ama aslında açıklanan şuydu:
    Bu ülkede devlet,
    kendi memurunu yaşatıyor,
    kendi elitini yaşatıyor,
    ama halkını imtihandabu bırakıyor.
    Bu tablo adalete sığmaz.
    Bu tablo dine sığmaz.
    Bu tablo vicdana sığmaz.
    Ama ne yazık ki…
    Türkiye’ye sığar.

    İbrahim Küçüker

  • Sanayide Bir Gün

    Sanayide Bir Gün

    Çok uzun zamandır sanayiye yolum düşmediği için, çoğu yaşanmışlıkları da işin doğrusu unutmuşum.

    İnsanoğlu işte unutur, unutmak ister.

    Unutulmayacak bir konu da değil, sonuçta araba ve sanayi hikayeleri…

    Öyle elzem şeyler değil ki!

    İnsan zaman içinde bir şeylerin değiştiğini düşünür daha doğrusu umut eder.

    Diyalektik olarak da bu öyledir. Zaman kendi gerçekliği içinde her şeyi değiştirir ve yeniler.

    Eski eskide kalır…

    Ne denir; “Değişmeyen tek şey değişimdir.”

    Doğrudur, bir niceliksel değişimden bahsedilebilir.

    Her şeyin değişip dönüştüğü gibi sanayi de değişiyor, dönüşüyor.  

    Bölgesi ve yeri değişen iş yerlerini bulmak öyle kolay olmuyor.

    Arabalar, ustalar, çıraklar, işyeri levhaları…

    Şaşaalı tamirhaneler…

    Ustalar, çıraklar el birliği halinde arabanın motorunu, kaportasını tamir etme derdinde…

    Her tamirhanede tatlı bir telaş var…

    Bu görüntü insana güven veriyor, aracının arızasının bulunup hemen tamir edileceğini ve aracının sorunsuz bir şekilde şahsına teslim edileceğini düşündürüyor.

    Vereceğin paranın, usta tarafından helalinden harcanmasını çoktan onaylamış durumdasın.

    Alın teridir tabii ki bir karşılığı olacak…

    Uzun zamandır sanayiye yolumun düşmediğini belirtmiştim.

    Neyse…

    Tüm hayallerim suya düştü.

    Eski hamam eski tas…

    Bizim memlekette değişen bir şey yok!

    O ustadan o ustaya akşam oldu, arabanın arızası giderilemedi.

    Yapılan iş hep el yordamı ile anam, babam işi…

    Tahminler, ihtimaller üzerine arıza bulunmaya çalışılıyor.

    Demem odur ki işten anlayan usta bulmak çok zor…

    Bir de arabanın sorunu çözülemediği halde harcadığın para gerçeği var.

    İnsan neye üzüleceğini bilemiyor.

    Verdiği paraya mı, arabanın tamir edilmediğine mi, harcadığı zamana mı?

    Arabanın tamir edilmesi kolay bir iş değil…

    Bir doktor, mühendis düzeyinde kafa isteyen işler.

    “Öyle ben ustayım, arabayı tamir ederim.” demekle olacak işler kesinlikle değil…

    Eskiden şöyle bir söz vardı: “Bir şey olmazsan öğretmen, polis bari ol!”

    Aynı kafa, “Anlaşıldı sen okumayacaksın, seni sanayiye verelim; hiç değilse bir motor, kaporta ustası ol!”

    “Sen okumayacaksın bari motor tamircisi, kaportacı ol!” denilerek, bir ülkenin sanayisini nitelikli hale getiremezsiniz.

    Kalkınma, ilerleme olmaz.

    Akşama kadar bir sürü usta ile muhatap ol, sorunu çözülememiş araçla evine geri dön.

    İstenilen paralar dudak uçuklatıcı, bu da işin başka bir boyutu.

    Şunu açıklıkla söyleyebilirim: Saniyede çalışmak iyi bir usta olmak zekâ, bilgi, birikim; nitelikli bireyler ister.

    Ahlaki boyuta hiç girmiyorum.

    Onu sonra konuşuruz.

    Ülkenin sanayisi gelişsin, iyi işler olsun isteniyorsa devlet, mesleklerin seçiminde yeni bir yol ve yöntem belirlemeli. Zeki ve yetenekli çocukların meslek liselerini tercih etmeleri sağlanmalıdır.

    Zeki ve yetenekli çocuklar, meslek liselerinde okumalı ülkenin sanayisinin gelişmesine katkıda bulunmalıdır.

    Avrupa’daki gibi bir sistem olmalıdır.

    Bir taraftan meslek öğrenmeli bir taraftan tahsil yapmalıdır.

    Meslek liselerinden; yüksek okullara, mühendisliklere sınavsız geçiş olmalı, düz liselerden teknik yüksek okullara ve mühendisliklere geçiş kesinlikle olmamalı…

    Öğrenci meslek liselerinden üniversiteye kadar bir alanda yetiştirilmedir.

    Anadolu liselerinden mezun olan bir öğrenci iki yıllık bir yüksek okul eğitimi ile bir meslek öğrenemez, hatta dört yıllık bir eğitim bile yeterli gelmez.

    Kolay değildir, iki yılda elektrikçi, elektronikçi, bilgisayarcı, muhasebeci, sağlıkçı, tarımcı olmak.

    Her biri uzun bir eğitim serüveni ve uygulama alanında yetişme ister.

    Öyle iki yıl, dört yıl teorik eğitimle kişi ne teknisyen ne mühendis olur.

    Her şey kâğıt üzerinde, teorik; sonuç, kocaman bir sıfır…

    Bu kafa ile bir arpa boyu yol alınamaz.

  • Konfor Alanı

    Konfor Alanı

    Bu alan kişinin kendisi için oluşturduğu, sürprizler içermeyen, tanıdık, sadece kendi kontrolünde olan bir alandır.

    Günlerce, aylarca hatta yıllarca belli bir rutinde devam eden bir alandır.

    Doğup büyüdüğü şehirde ilkokulu, ortaokulu, liseyi ve hatta üniversiteyi bitirip, sonra aynı yerde işe girip, emekli olup ölünceye kadar sürdürülen bir alandır.

    Başka bir deyişle kişinin seçim yapıp başka yerlere gitme şansı varken gitmemesi aynı alanda kalmasıdır.

    Biraz daraltacak olursak. Ev, okul, iş, arkadaş, çevresinin hiç dışına çıkmadan bilindik çevrede yaşam sürdürmektir.

    Daha da daraltacak olursak, aile ve akrabalarının dışında hiç kimse ile iletişim kurulmamasıdır. Sosyalleşmeyi bile kendi yakın çevresi ile sınırlandırmaktır.

    Var mı böyle hayatlar diyeceksiniz? Evet var hem de çok var.

    Arkadaşlarım 90’lar partisi düzenledi. En az otuz kişiye özelden, sormuşumdur. Sosyal medya hesaplarımda da paylaştım yüzlerce kişi görmüştür. Katılan üç kişi oldu.

    Adı üstünde parti; içeriği müzik, dans, kostüm yemek vesaire. Fahiş bir fiyatta yoktu. Katılımın düşük olmasının nedeni insanların konfor alanından çıkamamasıdır.

    Okuma kulübü yapıyorum, adı üstünde konusu kitaplar. Gelen sayısı bir elin beş parmağını geçmiyor. Kimi yazarı bahane ediyor, kimi toplanma gününü, kimi okuyamamış vesaire vesaire…bahaneler çok.

    Doğa yürüyüşü yapıyorum katılımcı sayısı oldukça düşük. Yok sıcakmış, yok soğukmuş insanlar konfor alanından çıkmamak için bahane arıyor.

    Halk eğitim merkezlerinin çok güzel kursları olur. Bazı kurslar katılımcı yokluğundan ya hiç açılmaz ya da açılıp sayı azlığından kapanır.

    Bir hevesle spora başlayanlar ya bir ay ya da iki ay devam eder, sonra bırakır.

     Bahanelere sığınılır ama asıl neden konfor alanından çıkamamaktır. İnsanlara evden çıkmak zor gelir. İnsanlar tembeldir, menfaatçidir, çıkarı yoksa uzak durur.

    Önceliği kendini geliştirmek ve ifade etmek olan insan ne yapar eder bir yolunu bulur konfor alanından çıkar.

    İnsanlar konfor alanından çıkarak aslında en büyük iyiliği kendine yapar. Bir etkinliğe katıldığınızda kazanan siz olursunuz. Katılmadığınızda da kaybeden yine siz olursunuz.

    Konfor alanında mı yaşıyorsunuz? Eğer konfor alanındaysanız çıkın ve hayatı kaçırmayın. Ataol BEHRAMOĞLU’nun şiirindeki gibi

     “Ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.

    Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana.”

  • Işığı Kaybeden İnsan

    Işığı Kaybeden İnsan

    Suriye’de, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) altında dinlendiği rivayet edilen hurma ağacının gölgesine gitmek istiyorum… Bu bir yolculuk mu, yoksa bir hatırlama biçimi mi, emin değilim. Çünkü bazı mekânlara ayakla değil, kalple gidilir.

    Rahip Bahîrâ’nın, o gölgede bir nübüvvet işareti gördüğü anlatılır. Henüz risalet başlamamışken bile, bir ağacın gölgesi sezmişti olanı biteni. Demek ki hakikat, ilan edilmeden önce de kendini ele verir; bakmasını bilene.

    Zaman değişti. Kervanlar yok, gölgeler daraldı. Ama hakikat hâlâ aynı yerde duruyor; sadece etrafı kalabalık.

    Bugün o ağacın altına otursak belki bir levha görürdük: “Hatıra fotoğrafı serbesttir, tefekkür yasaktır.”

    Bir ağacın gölgesi bile şahitlik edebiliyorsa, kalbimiz neden edemiyor? Belki de kalplerimiz çok gürültülü… Gölge sessizlik ister.

    Siyer bize hep şunu fısıldar: Hakikat çoğu zaman kenarda durur. Hira bir şehrin merkezinde değil, bir dağın zirvesindeydi. Taif, taşların konuştuğu bir yerdi ama meleklerin teklifine bile sabır öğretmişti. Medine, kan davasından kardeşliğe yürüyen bir şehirdi; haritayla değil, niyetle bulundu.

    Bilâl, sen gidince Medine’de duramadı. Ezanı okuyacak sesi vardı ama nefesi yoktu. Bizimse sesimiz var, hoparlörlerimiz var; ama Bilâl’in titreyen yüreği yok.

    Âhir zamanın çelişkisi de burada başlıyor zaten: Her şey var, hiçbir şey yerinde değil.

    Ben bu âhir zamanın kirinde doğdum, Ya Resûlallah. Günah kolay, tevbe prosedürlü. Merhamet vitrinlik, vicdan ise kampanyasız.

    Siyer’de her şey sadeydi: Bir hırka, bir hurma, bir dua… Biz ise fazlalıklar çağında eksik kalıyoruz.

    Söyle… Ben nereye gideyim?

    Belki de gitmem gereken yer bir şehir değil. Ama korkum şu ki, gidecek bir gölge de kalmadı.

    Ağaçlar kesildi, kalpler betonlandı.

    Artık gölgeler bile serinletmiyor, sadece saklıyor.

    Ve insan, ışığı kaybettiğini ancak karanlığa alışınca fark ediyor.

    İbrahim Küçüker Aralık / 2025

  • Kör ve Sağır

    Kör ve Sağır

    ‘’Sevgi ve acıma, insanlık; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır.’’ (H .Bayram Veli)

    İnsanoğlu diğer canlılardan faklı yaratılmıştır, onlar gibi bakar, duyar ancak farkı, mantık yürüterek duyduklarını ve gördüklerini analiz ederek iyiyi, kötüyü, zararı ve karı hesaplar, o doğrultuda istikamet çizer. Düşünen hüküm yürüten, uygulayan muhakeme eden, istikamet çizen, plan, proğram yapan canlıdır.

    Ne gariptir, yanıbaşında hasıl olan olayları göremeyen, duymayan, anlamakta güçlük çeken kimseler mevcut ve dolayısı ile tepkisi olmayan, hissiyatsız yaratıklar olup çıkılıyor. İnsanların bu yumuşak zaafından istifade edenler, çevrelerini parmaklarında oynatarak kendilerine has üslupla uyutuyorlar. Bu tip hadiseler sadece bizlerde değil, dünyanın her yerinde mevcuttur.

    Siyasilerin uyguladıkları icraatlara karşı halkın isyan etmemesi, ahlakın, soygunun, ekonominin olumsuzluklarını örtbas etmek, ilginin başka alanlara kaymasını sağlamak gayesi ile, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde yönetimler 3F yi uygulamak suretiyle toplumu sağır ve kör etmişler, bunların dışında hiç bir hadise ile ilgilenmemektedirler.

    3F nedir?

     Futbol; Dikkatinizi celp edeyim, bilhassa derbilerde kitleler dünyada ne oluyor, bitiyor asla ilgilenmez, maçın haricinde hiç bir olayı irdelemez, adeta kör ve sağır olur, tek odak noktası 90 dk maçtır.

     Eğlence; Festivaller, karnavallar, insanın nefsini okşayan, basite iten, kolayına giden eğlencelerdir. Her türlü sapkınlığın yapıldığı şenlik olduğu için, sıkıntıları, dertleri, hatta ve hatta aileyi dahi unuturlar, bir kenara atarlar.

    Kadın; En güzel örneği bir zamanlar İran Alamut kalesinde Hasan Sabbah, ona inanan müritlerini, önce afyonla kafa buldurarak, cennet vaadinde bulunup serap görmelerini sağlamış, kadınları huriler olarak karşılarına çıkartmış ve fedaisi olmuşlardır, inandıkları için her isteğini yerine getirmişlerdir. Avrupa’nın bazı ülkeleri iktidarların rahat tepkisiz, boykotsuz, yürütmenin temini için maalesef bunu uygulamışlar ve başarılı olmuşlardır. Gerek uzak doğuda ve batıda, ne yazık ki bu ticari boyut kazanmış, hali hazırda birçok ülkede devam etmektedir.

     Uyutulmuş toplumlar duyarsız ve ilgisiz olurlar, rahat idare edilir, basit kandırılır, karşıdakilere arzu ve isteklerini rahat sergilerler. Bunların yaptığı olumsuz tüm icraatlar alkışlanır, taltif edilir, paye verilir, taki uyuşturulmamış bir zümre zuhur edip karşı durana kadar. Tarihin derinliklerine bakalım, kendilerini tanrı ilan eden faniler, tebasının gözünü boyamak için her türlü şaklabanlığı sergilemişler, taki peygamberler gelinceye kadar. 

    Nemrut zamanı, Hz. İbrahim; Halk kendi yaptığı heykellere tapar, önünde eğilir, bir gün onların kutlu günüdür ‘’ Hz İbrahim putların olduğu yere gelir tüm putları kırar, baltayı büyük putun omuzuna asar, ahali kutlamadan döndüklerinde tanrılarının kırıldığını görür, araştırırlar kutlamaya gitmeyen bir tek İbrahim var, nemrut huzura getirtir, bu işi sen mi yaptın?

    Büyük put kendisinden başkasına tapılmasını istemiyordu. Bu sebeple diğerlerine kızgındı. Sonunda hepsini baltayla parçalayıp baltayı omuzuna asmış olabilir. İsterseniz birde kendisine sorun! Durumu size o anlatsın. Putlar konuşmaz. O halde nasıl olur da kendilerini bile koruyamayan şu aciz, varlıklar sizi korur.

    Hala akıllanmayacakmısınız?’’

    Bu misaller çoğaltılabilir, meselemiz, aklın yolu birdir düsturu ile muhakeme yapıp, geçmişte yaşanmışlıkları göz önünde bulundurarak mantık yürütüp o doğrultuda hareket etmemizdir. Her devirde bu tip çıkarcı, alavereci, dalavereci sahtekarlar olacak,  mesele akli melekelerimizle zamanı okuyarak yanlışa düşmemek.

    Bir takım insanlar yaşanılanları belgeli dahi olsa kabullenemiyor, kabullenmek istemiyorlar, ancak güneş balçıkla sıvanmıyor ışık sızıyor. Doğruyu kabullenmek, yanlışın içinde debelenen için çok zordur, nefis istedikçe daha fazlasını ister, dönmek ancak nefsine hakim olmakla geçer. İnsanoğlu kolayına kaçanı icra etmek ister, zor olanı ancak inanan ve kararlı olanlar başarır.

    Ahlakın çöküşü, aile kavramının menfaatlere dönüştüğü, ilişkilerin bu istikamette seyrettiği zaman diliminde çıkar ilişkileri daima ilk etapta olacaktır, çözümü manevi iklim ve güzel ahlakla olacaktır, bu geçmişte denenmiştir.

     Doğruları kabul etmek her ne kadar insanoğluna zor gelse de, bu ruhun ve bedenin aynı paralelde kendisini bulması, hoş görünün hakimiyeti, haz alacak pozisyona gelecektir.

    Kendisi ile barışık olmayan kimselerin maneviyattan feyz almaları, bedeni sakinleştirecek varlığının değerini bilecek, hayata sımsıkı sarılacaktır, ferdiyetçilikten, toplumculuğa geçerek mücadeleyi toplum bilinci ile yapacaktır.

    ‘’ Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.’’ ( İbni Sina)

                                             ALLAH’A EMANET OLUN.

                                                                                                Namık GEDİK

  • Gülümsemek Zorunda Kaldığımız Günler

    Gülümsemek Zorunda Kaldığımız Günler

    Bugün birine “Nasılsın?” diye sorduğunda çoğu insan aynı cevabı veriyor:
    “İyiyim.”

    Ama o “iyiyim”lerin içinde neler saklı olduğunu çoğumuz biliyoruz.
    Yorgunluk, umutsuzluk, geçmeyen bir boşluk hissi…
    Gülümseyen yüzlerin arkasında sessizce taşınan ağırlıklar var.

    Son zamanlarda mutsuz olmak sanki kişisel bir başarısızlıkmış gibi hissettiriliyor.
    Sosyal medyada herkes mutlu, üretken, güçlü.
    Ama gerçek hayatta insanlar sadece ayakta kalmaya çalışıyor.

    Şunu dürüstçe söyleyelim:
    Mutlu olmak her zaman kolay değil.
    Ve bu, senin eksik ya da zayıf olduğun anlamına gelmiyor.

    Bazı günler sadece nefes almak bile yeterince büyük bir başarıdır.
    Bazı günler yataktan kalkabilmek, mesajlara cevap verebilmek, “bugünü de atlattım” diyebilmek…
    Bunlar küçümsenecek şeyler değil.

    Bize hep daha fazlası öğretildi: Daha mutlu ol
    Daha güçlü ol
    Daha pozitif düşün

    Ama kimse şunu öğretmedi:
    Bazen iyi hissetmemek de insani bir durumdur.

    Her mutsuzluk bir sorun değildir.
    Bazen ruhun “dinlenmeye ihtiyacım var” deme şeklidir.
    Bazen kalbin “çok yoruldum” diye fısıldamasıdır.

    Eğer bugün kendini eksik, yalnız ya da umutsuz hissediyorsan, bil ki: Bu duygular geçici olabilir.
    Ama senin varlığın geçici değil.

    Mutluluk, büyük anlarda saklı olmak zorunda değil.
    Bazen:
    – Sabah içilen sıcak bir çayda
    – Anlaşıldığını hissettiren bir cümlede
    – Sessiz bir akşamda
    – Kimseye güçlü görünmek zorunda olmadığın bir anda gizlidir.

    Belki bugün çok mutlu değilsin.
    Ama bu, yarın da böyle olacağı anlamına gelmez.

    Ve belki de en önemlisi şudur: Bu hayatta herkes biraz kırık.
    Ama kırık olmak, değersiz olmak değildir.

    Eğer bu satırları okuyorsan, hâlâ hissediyorsun demektir.
    Hâlâ umut edebilecek, iyileşebilecek, yeniden gülebilecek bir yerin var.

    Kendine yüklenme.
    Her şeyi hemen yoluna koymak zorunda değilsin.
    Bugün sadece burada olman yeterli.

    Yarın için küçük bir ihtimal bırak.
    Çünkü bazen hayat, en ummadığın anda hafifler.

    Her şeye rağmen…
    Sevgiyle…

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk

  • Sıradan, Basit, Aşağılık

    Sıradan, Basit, Aşağılık

    Sıradan; Herhangi bir özelliği olmayan; bayağı, beribenzer, alelade, amiyane, lalettayin, banal, değersiz, niteliksiz.

    Basit; karışık bir yönü bulunmayan, anlaşılması ya da yapılması kolay olan, karmaşık olmayan, bilgisi ve görgüsü sınırlı olan, kolay.

    Aşağılık; aşağı olma durumu, adilik, nitelikçe, düzeyce düşüklük, küçüklük, alçaklık.

    Birkaç tanımlama yaparak konuya girmek istedim, sanırım neyi konu edineceğim anlaşılmıştır.

    O kadar çok insan var ki çevremizde hepsi de sıradan ve basit…

    Hayata bakışları, algıları…

    Vizyonları, misyonları…

    Hileleri, hurdaları…

    Hesapları, kitapları…

    Üçkağıtçılıkları…

    Dolandırıcılıkları…

    Kahpelikleri…

    Ne bileyim, olumsuz olan her türlü davranışlar işte…

    Kendi dünyalarınca meselelere bakarlar, küçük dünyalarında hesap kitap işleri yapar, menfaatleri doğrultusunda davranırlar.

    Bilimden, sanattan, edebiyattan uzak yaşarlar.

    Beklentileri dünyaları kadardır.

    Toplumsal hiçbir bakış açıları yoktur, her kendilerini düşünürler.

    Başkaları umurlarında olmaz.

    Vatan, millet, Sakarya eylemde değil, söylemdedir.

    Bir Allah’ın kuluna faydaları dokunmaz.

    Toplumsal meseleleri yoktur.

    Şu da bir gerçektir; sıradan, basit insanlar, aşağılık insanlara göre daha zararsızdırlar.

    Haklarını teslim etmek gerek…

    Aşağılık insanlar çok zararlıdır.

    Çevreye çok zarar verirler.

    Yaşamları zarar verme üzerinedir. 

    Sıradan, basit ve aşağılık insanlarla yaşamak, aynı havayı teneffüs etmek inanın çekilir gibi değil.

    Yaşamın tadı kalmıyor.

    Her yerde onlar…

    Ya onlar gibi yaşayacak ya da diri diri toprağa gireceksin, üçüncü bir yol yok.

    Zor iş inanın…

    Ne kadar, onlarla yaşamak zor olsa da bir imkân da sunar.

    Her şeye inat, iyi bir insan olursanız hemen fark edilirsiniz.

    Önemli bir kişilik olursunuz.

    İnsanlar size değer verir.

    Sıradan, basit insanlara hiçbir zaman saygı duymadım, aşağılık insanlardan hep uzak durmaya çalıştım.

    Bu insanların toplumda hiçbir karşılığı yok.

    Sevilmez, değer görmezler.

    İnsan dünyaya bir kez gelir.

    İkinci bir yaşam yoktur.

    O nedenle yaşadığın sürece insani değerleri davranış haline getirip, iyi bir insan olmak gerek…

    Şöyle de bir gerçek vardır: sıradan, basit, aşağılık insanlar bile insani değerlere sahip olduğunu söyler, iyilik abidesi olduklarını iddia ederler.

    Konuşunca mangalda kül bırakmazlar.

    Her türlü basitlik, sıradanlık zuhur etmiş durumdayken, kendini evliya sanmak…

    Sıradan, basit, aşağılık insan olmak kolay…

    Zor olan insan olmak!

    Sıradan, basit, aşağılık insanlara hiç saygı duymuyorum.

    O kadar çoklar ki sayıları milyon, milyar…

    İyi insan olmak için fırsat kaçmış değil, zaman geçmiş değil…

    Kendini sorgula, nerede olduğunun farkına var ve iyi insan olmak için bir yerlerden başla…

    Dünyaya bir kez geldiğini ve bir insan ömrü kadar yaşandığını iyi bil…

    Yaşadığın döneme iz bırak…

    Tüm insani değerleri davranış haline getir…

    Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan ol…

    Tarihe adını altın harflerle yazdır…

  • Sorumluluk!

    Sorumluluk!

    ‘’Üç insandan sorumluluk kaldırılmıştır: uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğu erinceye kadar çocuktan ve akıllanıncaya kadar akıl hastasından.’’ ( Ebu Davut, Hudut, 17)

    Kişiler, toplum önderleri, devlet idare edenler, STK yöneticileri, patronlar ve çalışanların yaptıkları işten, mesul olmaları, şartlara göre vazifelerini layıkı ile yerine getirmeleri, hasıl olacak hatalara ve yanlışlara düşmeden çevresine zarar verilmesini engellemektir.

     Devlet adamlıği, fikir hareketlerinin liderleri ve tebaları üzerlerindeki yükün farkında olarak o bilinç doğrultusunda hareket etmeleri, işgal ettikleri makamların onlara yüklediği asli yükümlülüktür.

    Bilinçli toplumlar çağın gerekliliklerini layıkı ile yerine getirir ve mevcut zaman diliminde yerini alır, bunun için iyi önderlere ihtiyaç vardır, tamam olduğu vakit milletin  güven ve desteği ile üstlenmiş oldukları vazifeyi zamana uygun ifa etmelidirler.

    Önderliğe haiz olunduğu vakit, itimat eden kitlelerin, fertlerin güvenliği, yaşantısı, iaşeleri, düzen, adalet, huzur tüm yaşantıları onların omuzlarındadır, hasıl olacak her türlü kaza, belada mutlaka çözüm odaklı davranışlar sergilemek zorundadırlar.

    Tüzel kişi olduktan sonra zatı kişilik gömleğini çıkartır ve o meyanda hal ve hareket sergiler, nihayetinde temsil etmiş olduğu bir kitle, millet veya topluluk söz konusudur ve onların inançları, gelenekleri, töreleri tamamı bağlayıcıdır, şahsi düşüncelerini bir taraf bırakarak temsil noktasında ki insanları gözetmek zorundadır.

    Seçilmiş veya aday konumunda olanlar, mensubiyet duydukları kitle örgütünün veya siyasi aktivasyonun kural ve kaidelerine uymak, itibar etmek zorundadırlar, bazen kişisel açıklama yapanlar zorda kalınca örgütü bağlamaz, efendim bizim üyelerimiz özgürdür düşüncelerini açıklayabilir gibi sıkışınca çözüm olarak bu sözleri sarf ediyorlar, oysa seçildikten sonra o kitlenin arzu ve isteklerine ve de siyasi örgütün temel kuralları doğrultusunda eylem ve beyanat verebilir.

    Tarihin yazılı kayıtlarında milletlerin önderleri tebalarını daha iyi şartlarda, güvenli, kendinden emin hayat sürmeleri ve gelecekte varlıklarını devam ettirmeleri için verimli topraklara, gelişmeye ve hayat tarzlarına uygun mesken tutacak yerlere götürmüşler ve oraları yurt edindirmişlerdir.

    Zorlukların aşılmasında bilgi, beceri, akıl yoluyla yönlendirmeler yaparak engelleri teker, teker aşmak mecburiyetindedir.

    Duyarsız olmak, kulak tıkamak, atıl vaziyette beklemek, yok olmaya mahkum olmak demektir. Dün yedi düvele karşı verilen mücadele bu ülkü doğrultusunda cereyan etmiş, Gazi M.K.Atatürk’ün liderliği etrafında kenetlenilmiş, güvenilmiş, inanılmış ve başarılmıştır ne güzel söylemiş ‘’ Zafer, zafer benimdir diyebilenindir.

    Başarı ise; başaracağım’ diye başlayarak onunda Başardım’ diyebilenindir.’’ (M.K.Atatürk) Devlet adamlığı, önderlik, liderlik bu sorumluluk dahilinde hayat bulur bunun aksi hüsran, bitmek, tarihin çöplüğünde yerini almaktır.

    Düşünün fetret devrinde yok olmaya yüz tutmuş, kısır çekişmelerin yaşandığı zaman diliminde 1. Mehmet’in basiretli hareketi ile derlenmiş, toparlanmış tekrar eski gücüne kavuşmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyetinin gelişmesi, çağın şartlarına uygun hayat sürebilmesi, bölünmeye ve parçalanmaya dur denilmesi için liderler, önderler her türlü riski göze alarak ‘’ önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben’’ anlayışı ile hareket ederek düşmanlarımızın bizim için yaptıkları planları alt üst ettirmişlerdir. Bu zor ve meşakkatli bir mücadeledir, başarılmak zorundadır. Dün piyasada olmayan ya arının kovanına bal yapanlar, yada atın ayaklarına nal olanlar, şimdi aslan kesilmiş kükrüyorlar, ey cilalatılıp parlatılmış sahte kahramanlar, etiket güzelleri, 80 sonrası dergi adı altında kurulan bizim ocak yaşaması ve vücut bulması için bir avuç insan sahip çıkarak desteklemiş, dava sorumluğu bilinci olanlar sahip çıkarak bugünlerin temelini atmıştır.

    Zamanın akışında vücut bulup bugünlere gelmek dilin söylemesi ile çok basit, başarılmış bir geçmiş değildir, bitti denildiği bir anda küllerinden yeniden doğmuş, her türlü engellemelere, bölünmelere rağmen ayakta durmuştur. Maddi imkansızlıklar, bir avuç insanın her yere koşması, dava bilinci ile şehitlerimize ve gazilerimize olan sorumluluklarımız bizleri mücadele etmeye zorlamıştır.

    Koca Yusuf’a yenilmesi için para teklif ederler ancak o ‘’ Arkamı döndüğüm vakit Türk milletini bana bakar görürüm, nasıl yenilirim’’ der teklifi reddeder, bugün dava diye hamaset nutukları atanlar, ne gariptir bir Koca Yusuf olamamışlardır.

    Aksi bir hareket olduğu veya bir arkadaşın canı yandığı vakit gece, gündüz koşan canhıraş mesai harcayanlar görünmez kahramanlardır, makamları işgal edip etiket yapanlar, aynen enerjisi biten pil misali elbise ve mekan değiştirebilmişlerdi, bunlar bizim nazarımızda çöpten başka bir değeri yoktur.

     Anlatılacak, anılacak çok hadise var, mesele içindemisin, dışındamı, yükün altındamı, işin şovundamı, onu analiz etmek gerek. Kimse sütüm ekşi demez, ancak yaşanılan hadiseler ve yaşayanlar o bilinçle vitrinlik mankenler her ne kadar süslensede, püslensede maalesef biliyoruz. Eski libas, yeni kundura, baş bir yana, ayak bir yana kimin kime hükmettiği belirsiz.

    ‘’ Bitkinin güzelliği tohumun iyiliğinden, insanın güzelliği ise kalbinden gelir.’’ (Mevlana)

                                             ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                     Namık GEDİK

  • Zenginlik mi?

    Zenginlik mi?

    Arkadaş ortamında zenginlik konusu geçince, “Zenginlik heves edilecek bir şey değildir.” der, kendimce gerekçelerini anlatmaya çalışırım.

    Arkadaşlarım da hemen tepki gösterirler: “Git işine, zenginlik istenmez mi, en güzel şey zenginliktir.” derler.

    Benim derdim fakirliği övmek falan değil.

    Tarikat, tekke, tasavvuf ehli falan da değilim.

    Çok zengin olmaktan bahsediyorum.

    Tabii ki varlıklı olmak, başkalarına muhtaç olmamak önemlidir.

    Ne için, kim için çalışırız?

    Kimse parasını çöpe atmaz.

    Ülkelerin de tüm çabası zenginlik içindir.

    Ekranda boy gösterenler, ülkeyi yönetenler…

    Ülke halkının zenginliğinden dem vururlar.

    Ekonomik verileri bu temelde halka anlatılırlar.

    Tüm bunlara bir şey dediğimiz yok.

    Çevrenin, mahallenin, şehrin, ülkenin en zengini olmak…

    Bundan bahsediyorum.

    Orta gelirli değil, üst gelirli olmak diyorum.

    Parasının esiri olan zenginleri konu ediyorum.

    Zenginler paranın esiri olurlar.

    Daha fazla kazanma hırsı insanı insanlıktan çıkartır.

    Mutsuz eder…

    Neyi olursa olsun insana yetecek kadar olsun.

    Fazlası zarardır.

    Bunu demek istiyorum.

    Zenginlik karşıtı değilim ama kişinin çok parası, malı mülkü olmasına karşıyım.

    Çok fazla para, mal, mülk aslında kişiye yüktür.

    İhtiyacından fazlasını himayesinde bulundurmak, kişiye ne katar?

    İnsan ömrünü elindeki malları çoğaltma derdi ile yaşar…

    Sonra yok olur gider…

    Zenginlerin ne huzuru ne mutluluğu vardır.

    İnsani değerlerini çoktan çocukluğunda bırakmıştır.

    Tek dostu malları ve mülküdür.

    Başka dostu yoktur.

    Çevresindeki insanlara şüphe ile yaklaşır…

    Kendisinden hep bir beklenti içinde olduklarını, menfaat için kendisi ile yakınlaştıklarını düşünür.

    Çocuğu, eşi, yakınları bile ona yabancılaşır…

    Nereden mi biliyorum?

    Birebir gözlemin, tespitlerim, şahitliğim var.

    Şatoların, villaların, sarayların içinde ruh yok…

    Daha fazlasını istemek…

    Daha fazla kazanmak…

    Meta üzerine bir hayat kurmak…

    İyide yaşam geçiyor, hızla akan bir zaman var.

    Bu zamanı insan gibi değerlendirmek…

    Yaşamanın hakkını vermek…

    Çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğini adam gibi yaşamak…

    Mutlu bireyler…

    Çok zengin olmanın çok istendiği bir gerçek…

    İnsanlık zenginliği çok önemsemiş, sorunların çözümü olarak görmüş.

    Ulaşılmamış, elde edilmemiş her şey merak edilir, dolayısı ile idealize de edilir; ulaşılmaya çalışılır.

    Bizler, zenginlikten yana değil iyi yetişmiş bireylerin var olmasından yana olmalıyız.

    En büyük zenginlik insanın kendisini yetiştirmesidir.

    Donanımlı insan zengindir.

    Kendisi ile barışık insan zengindir.

    Ülkesini, insanları seven; manevi değerleri üstün tutan insan zengindir.

    Ben değil biz diyen insan zengindir.

    Bilime, sanata, spora değer veren insan zengindir.

    Doğayı, canlıları koruyan insan zengindir.

    Maddesel zenginlik, zenginlik değildir.

    Demek istediğim odur ki; maddesel zenginliğe heves edip de yaşamınızı berbat etmeyin.

    İyi insan olmak en büyük zenginliktir.