Kategori: Köşe Yazıları

  • Milli Değerler

    Milli Değerler

    ‘’Biz, dile ve söze değil, öz’e ve hala bakarız…’’ (H. Bektaşi Veli)

    Milletlerin tanımına has, özdeşleşmiş, her biri söz konusu olduğu vakit o milletin adı anlamına gelen milli değerler. Gerek manevi, gerekse milli kültürün tarifi mensubiyeti olan milletleri çağrıştırır. Yeryüzünde nereye giderse gidilsin kendini tanıtma yerine halve hareketlerinden hangi millete mensup olduğu anlaşılır, bu millete has değerlerin yaşanması ile ortaya çıkar.

    Millet olmanın bir takım şartları, bir birini tamamlayan bazı hasletleri vardır, hepsinin toplamı aidiyet duyulan milleti tarif eder. Bu değerlerden şaşmak, veya taviz vermek yok olmakla eş değerdir, yaşatmak ise değerlere sahip çıkmakla olur.

    Yozlaştırmak, yok saymak veya aleni taciz elbette büyük tepkilere sebebiyet verecektir. Göz önünde bulunanlar toplum önderleri, STK lar, siyasetçiler milli ve manevi değerlere özen göstermek zorundadırlar, zira aksi bir durum geri dönüşü olmayan yola girmek demekdir.

    Malum millet olarak inanç sistemimiz % 99 Müslüman topluluktur, İslamiyet’i kabul etmeden öncede ona yakın, bağdaşan gelenek, görenekleri sahiptiler ve o yüzden İslamiyet’i seçerken zorla değil kendiliklerinden kabul etmişlerdir.

    Her topluluğun içerisinde mutlaka inançlara ters hareket edenler olacaktır, ataistler, deyistler, batıl olanlar, çok eski tarihlerde bir yaratıcının olduğuna inanılmış ancak bunu kendi yaptıkları heykellerde aramışlardır ve nihayetinde helak olmuşlardır.

    Bugün tarihi vesikalar gün ışığında olduğu halde halen inanmayanlar mevcut. İnanç kavramımız haram helal diye ikiye ayırmış, bunların yasak olanlarından kaçınmayı, helal olanları istifade etmeyi bizlere tebliğ etmişler, zamanla bir takım insanlar hasan sabbah gibi sapkın fikirleri topluma enjekte ederek kendilerine feda olacak uyuşturulmuş kitle yaratmışlar, artıkları günümüze kadar sirayet etmiştir. İnacımız gereği ölünün arkasından konuşmak caiz değildir, onu incitecek hareketlerde bulunmakta aynı düzlemdedir.

    22 Ocak 2022 Tarihinde Kamer Genç’in mezarı başında rakı içip, mezara dökmeleri en büyük saygısızlıktır, bu hareket yapılırken etraftaki meftalarada hakaret edilmiş demektir, hiç bir inanç sisteminde böyle husus yoktur.

    Hani derler ya ‘’ Dünyada biter bizde bitmez, denize atsan balık olurlar’’ yapılan hareketten dolayı halktan özür dilenmediği gibi ekran güzelleri bu hadiseyi savunmaya, hatta böyle bir geleneğin olduğunu dillendirmeye çalıştı, ancak gerekli yerlerden ikaz edilince özür dileme zahmetinde bulundu (hlk tv).

    Hani derler ya minareyi çalan kılıfı hazırlar, ancak herhalde bayağı uzun geldi, aşikar oldu çark etti.

    Siyasetçiler hiç bir ayrım yapmadan, her kesimi kucaklamak ve o doğrultuda politikalar üreterek bir ve beraber olmayı temin etmelidirler. Ayrımcılık yıkıcılığı, kargaşayı ve kaosu servis eder, şuurlu ve bilinçli yöneticiler hiç bir vakit böyle bir halin zuhur etmesine müsaade etmez.

    Aklıselim kimseler toplumu parçalama yerine bir olmaya, beraber olmaya, sıkıntıları kucaklayıp çözme eğiliminde olması şarttır, germeden, ikilik yaratmadan, hassas noktaları kaşımadan kucaklayıcı olmaları gerekir.

    Yapmak yüz yılları alır, yıkmak saniyelik iştir, dikkatli olmak, düzgün lisan kullanmak zorunluluktur. Bilerek ve aleni yapılan her hareketin bir sonucu elbette olacaktır, çıkacak olan anarşi ve kargaşa her kesime kaybettirir, millet hadiseleri çıplak gözle gayet net görebilmektedir. Milli ve manevi değerlerle uğraşanların hangisi iflah olmadan dünyaya veda etti? Saygı gösterirseniz, saygı görürsünüz. Ülkeyi hiç bir kimse arka bahçesi sanmasın, bunun üzerinden oyunlar kurgulamasın, altında kalır ezilir gider.

    Aykırı dil kullanıp kendilerini toplum üzerinde gören kişiliksizlikler ilk etapta göz doldursada, fazla bir zaman geçmeden gerekli tepkiler aşikar olacak, siyasette oy kaybına, STK lar da ise al beniyi ve ilgiyi azaltacak ufak olsun, benim olsun mantığı işletilecek, insanların düşünceleri ve inançları doğrultusunda istem dışı tepkiler hasıl olacak bu görünür olarak hissedilecektir.

    Demokrasi dahi bu şekilde hal ve hareketlere cevaz vermemektedir, ben bilirim, dediğim doğrudur diyerek kitleleri küçük görenler, zamanı gelince bedelini ağır bir şekilde öder, sivri dilli, incitici, yalan yanlış, haber ve uygulamalar ters tepecektir. Mesele demokrasinin çerçevesi içerisinde tüm kesimleri, inançları, yaşam standartlarını kabul ederek incitmeden kucaklayıcı rol model olmalıdırlar.

     Ülkemizin geleceği açısından önem arz eden inanç kavramlarına saygı göstererek ayrıştırmadan saygı çerçevesinde birleştirici rol oynamak zorunluluktur. Devletin geleceğini ve varlığını düşünenlerin yaptıkları her işte önce ülkem düsturunu ilke edinmelidirler.

    ‘’ İnsanoğlunun en büyük düşmanları, yalancılık, nefsine düşkünlük, mal ve mevki hırsı, gıybet, edepsizlik, hiyanet ve hakkı inkardır.’’ (H.Bektaşi Veli)

                                              ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                   Namık GEDİK

  • Kar Yağdı

    Kar Yağdı

    Ülke olarak derin bir nefes aldık, büyük bir “oh” çektik, tam umudumuzun tükendiği yerde umudumuz yeşerdi.

    İnanın ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz!

    Gerçekten de ülkemizde büyük bir kuraklık baş göstermiş, susuzluk kapımızı çalmış, çoğu ilde su kesintisi çoktan başlamıştı.

    Televizyon kanallarında şu ilde şu kadar su kaldı, haberleri verilmekteydi.

    Tabii ki sadece ülkemizin sorunu değildi.

    Özellikle orta kuşak ve ekvatora yakın bölgelerde kuraklık resmen kendisini hissettirmişti.

    İran için başkentinin başka bir yere taşınacağı bile konuşulmaktaydı.

    Yağan kar ne kadar derdimize ilaç olur bilinmez.

    Şimdilik tehlike atlatıldı.

    Şimdilik…

    Umut edelim ki daha çok kar yağsın, barajlarımız dolsun, ülkemiz susuz kalmasın.

    Umut etsek de gerçekler gün gibi ortada…

    Bir kuraklık var, bu kuraklık insan yaşamını tehdit etmekte…

    Ne kadar çok özlemişiz karın yağmasını.

    Her yer beyaza büründü, kar manzaraları aldı yürüdü.

    Çocuklar bayram etti.

    Sosyal medya kar fotoğrafları ile doldu taştı.

    Çocuklara verilen kar tatili, doğaya bir teşekkür niyetineydi.

    Eskiden kar yağdı mı, hayat durur, çile başlardı.

    Kışa lanet okunurdu.

    Şimdi karın yağması için kar duasına çıkılıyor.

    Ülke olarak anladık, karın ne işe yaradığını.

    Kar; bereket, bolluk, yaşam demekmiş.

    Hep köşe yazılarımda doğanın döngüsünden bahsederim.

    Döngü denilen şey aslında dört mevsimdi.

    Yıllardır bu dörtten birisi eksikti.

    İşler kötüye gidiyordu. İlkbahar, yaz, sonbahar…

    Kış yok!

    Kış olmalıydı.

    Kar yağmalıydı ki yer altı suları, kaynak suları beslensin; barajlar, göller dolsundu.

    Hep denir ya “eskiler” diye…

    İlk defa ben de “eskiler” diyorum.

    Gerçekten de eskiye özlem duyuyorum.

    Karın çok yağmasından dolayı okula gidemezdik.

    Günlerce elektrikler kesilirdi.

    Lambanın ışığında yaşam sürerdik.

    Ben eskinin karından istiyorum.

    Kış eski kışlar gibi olsun…

    Ülke olarak sular tükenmeden, ülkede kuraklık dibe vurmadan önlem almalıyız, su sorununu çözmeliyiz.

    Ciddi bir su sorunu ile karşı karşıyayız.

    Suyun yokluğu hiçbir şeye benzemez.

    Düşünün ki ülkede su kıtlığı başladı, ne yaparız?

    Ne yapacağız?

    Bugün çöl diye atfedilen yerler bir zamanların ormanlık alanlarıydı.

    Zaman içinde ormanlar yok edildi, bu yerler çöle dönüştü.

    Dünya hep aynı kalmıyor.

    Dünya tarihine bakıldığında ne demek istediğim çok iyi anlaşılır.

    Suyun çözümü bulunmaz, ülkede kuraklık kalıcı hale gelirse göç başlar; ülke insanı ülkeyi terk eder.

    Diğer ülkelerde olduğu gibi…

    Yaşam sanki orta kuşağın kuzeyine doğru kayacakmış gibi geliyor.

    Neyse aklımıza kötü şeyler getirmeyelim, karın tadını çıkaralım.

    Daha çok kar yağsın…

    Kar berekettir!

    Kar yaşamdır!

  • Şiir

    Şiir

    Şiir bana göre az sözle çok şey anlatma sanatıdır.

    Şiir edebiyatın en eski türlerinden biridir.

    Şiire hayatınızda ne kadar yer veriyorsunuz?

    En son ne zaman bir şiiri hissederek okudunuz?

    En sevdiğiniz şair kimdir?

    En sevdiğiniz şiir hangisidir?

    Bu sorulardan birine bile cevap verdiyseniz; hayatınızda şiire yer var demektir.

    Mesleğim gereği şiirle hep haşır neşirimdir.

    Öğrencilerime şiir okur, şiir okuturum, şiir ezberletir, şiir dinletisi yaptırırım.

    Beğendikleri şiirlerden oluşan defter tuttururum, bu yaratıcılıklarını kamçılar,

    Bir de bakmışım kendileri de şiir yazar.

    En sevdiğim halk şairi eskilerden Karacaoğlan, daha yenilerden Aşık Veysel’dir.

    Nazım Hikmet’i ise ayrı severim. Nazım’ın şiirleri özgündür.

    Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri destansı yanıyla beni büyüler.

    Şiirlerde hikayeler, hatta romanlar gizlidir.

    Başta demiştim ya az sözle çok şey anlatma sanatıdır.

    Şairler;

    Yağan kara, uçan kuşa, akan suya, dağa, taşa, yıldıza, Ay’a

    Anaya, babaya, kardeşe, sevgiliye, aşka, doğan çocuğa,

    Padişaha, boyacıya, balıkçıya, doktora, öğretmene, askere, çobana…

    Her şeye ama her şeye şiir yazar.

    “Mona Rosa” Sezai Karakoç’un platonik aşkını anlatır.

    “Memleketimden insan Manzaraları” Nazım Hikmet’in gözlemlerine dayanır.

    “Poema 20” Pablo Neruda’nın gerçek aşk deneyimlerinden doğmuştur.

    Şiire gönül kapılarınızı aralamaya ne dersiniz?

    Seven sevdiğine şiir hediye etsin.

    Yazamıyorsa yazılmış onca güzel şiir var…

    Hepsi okunmayı bekler…

                                                                                   MUAZZEZ TOĞRUL

  • Sessizliğin Şiddeti ve Küslükle Çöken Evlilikler

    Sessizliğin Şiddeti ve Küslükle Çöken Evlilikler

    Birbirine küsen eşler…
    Bu mesele sandığımızdan çok daha tehlikeli.
    Çünkü küslük masum bir suskunluk değil; çoğu zaman evliliğin kalbine bırakılan sessiz bir bombadır.

    Kimse bir sabah uyanıp “bugün küseyim” demez.
    Küslük; biriken cümlelerin, yutulan kelimelerin, ertelenen konuşmaların sonucudur.
    Önce susarsın, sonra alışılır sanırsın.
    Ama o sessizlik zamanla evin en kalabalık misafiri olur.

    Uzman bir psikologdan öğrendiğim çok net bir gerçek var:
    Eril erkek küsmez.
    Çünkü eril enerji sorumluluk alır.
    Konuşur.
    Yüzleşir.
    Sorunu yönetir.

    Küsen erkek ise çoğu zaman farkında olmadan feminen bir savunma mekanizmasına geçer.
    Kırıldığını söyleyemez.
    Duygusunu yönetemez.
    Bunun yerine susar.
    İlgiyi keser.
    Mesafe koyar.
    Ve bunu bir güç sanır.

    Oysa bu güç değil,
    duygusal yetersizliğin sessiz ilanıdır.

    İşte tam burada küslük, basit bir iletişim sorunu olmaktan çıkar;
    psikolojik şiddetin en sessiz hâline dönüşür.

    Psikolojik şiddet her zaman bağırarak olmaz.
    Bazen görmezden gelerek olur.
    Bazen konuşmayarak.
    Bazen “yokmuşsun gibi” davranarak.

    Bir erkek karısına günlerce konuşmadığında,
    sorduğu sorulara cevap vermediğinde,
    duygularını küçümsediğinde,
    onu yok saydığında…
    bu sadece susmak değildir.
    Bu, duygusal cezalandırmadır.

    Ve işin içine narsistik eğilim girdiğinde tablo daha da ağırlaşır.
    Narsistik yapıdaki kişiler küslüğü bir silah gibi kullanır.
    Sessizlikle kontrol kurarlar.
    Karşı tarafı suçluluk duygusuna iterler.

    “Ben konuşmuyorsam sen hatalısın.”
    “Ben sustuysam sen düşün.”
    “Ben kırıldıysam sen bedel öde.”

    Kadın önce anlamaya çalışır.
    Sonra kendini sorgular.
    “Acaba ben mi abarttım?”
    “Acaba ben mi yanlış yaptım?”

    İşte psikolojik şiddetin en tehlikeli tarafı burasıdır:
    Kadın, yavaş yavaş kendinden şüphe etmeye başlar.

    Bu durum kadının özgüvenini kemirir.
    Kendini değersiz hissettirir.
    Duygularını bastırmasına neden olur.
    Zamanla şunu öğrenir:
    “Konuşursam susuluyor.”
    “O zaman ben de susayım.”

    Ama bu suskunluk huzur değildir.
    Bu, içten içe yıpranmadır.

    Bir kadın için evlilik;
    yalnız kalmamak değil,
    yalnız hissetmemektir.
    Ama psikolojik şiddetin olduğu evlilikte kadın,
    en kalabalık evde bile
    yapayalnız hisseder.

    Ve çok kritik bir şey olur:
    Kadının erkeğine duyduğu saygı sessizce eksilmeye başlar.
    Kadın bunu yüksek sesle söylemez.
    Ama içinde bir şeyler geri çekilir.

    Çünkü kadın için erkek;
    güven demektir.
    Dayanak demektir.
    Zor anlarda kaçmayan biri demektir.

    Küsen, susan, duygusal olarak ortadan kaybolan erkek;
    kadının gözünde güçlü değildir.
    Aksine, güven vermez.

    Kadın sevgisinden fedakârlık edebilir.
    Sabredebilir.
    Anlayış gösterebilir.
    Ama saygısını kaybettiği yerde kalbi geri çekilir.

    Ve evlilik işte tam burada çatırdar.
    Bağırarak değil.
    Aldatarak değil.
    Çoğu zaman sessizlikle.

    Şunu net söylemek gerekir:
    Sessizlik olgunluk değildir.
    Kaçıştır.
    Psikolojik şiddet “niyetim o değildi” ile hafiflemez.
    Sonuç önemlidir.
    Etkisi önemlidir.

    Gerçek olgunluk şudur:
    “Kırıldım” diyebilmek.
    “Bu bana ağır geldi” diyebilmek.
    “Gel konuşalım” diyebilmek.

    Gerçek eril duruş;
    susarak cezalandırmak değil,
    duyguyu yönetebilmektir.

    Ve herkesin kendine dürüstçe sorması gereken son soru şudur:
    “Ben bu evlilikte karşımdakini
    sevilmiş mi hissettirdim,
    yok sayılmış mı?”

    Çünkü bazı evlilikler şiddetle değil,
    sessizliğin şiddetiyle biter.

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk 2026

  • Toplumun Refahı

    Toplumun Refahı

    ‘’Devletin bekası için ehil olmayan kimselere iş buyrulmamalıdır.’’
    (Nizamülmülk)

    Bir toplumu oluşturan bireylerin kendinden emin, mutlu, rahat, kaygısız, ileriye güvenle bakabilmesi için maneviyatın yanında ihtiyaçlarınıda karşılayacak maddi imkanların temini için, hayatını sıkıntısız geçirebilecek gelirin olması şarttır. Sosyal refahın tesisi insanlar arsındaki iletişim, müşvik, saygılı, tavır ve davranışlar sergilenecektir.

    Refah; iki kısma ayrılır sosyal ve iktisadi olarak, sosyal refah toplumdaki fertlerin bireylerin tek, tek mutluluk ve huzurunun toplamını ihtiva eder. Ekonomik refahın artışı paralelinde sosyal refahta artacaktır. Gelir dağılımının ve devletin sunduğu imkanların eşit düzeyde olması mutlu, huzurlu toplum yaratacaktır.

    Ekonomik yönden rahatlayan fertler, toplumunda ticari sirkülasyonu oluşturacak, her kesimin ihtiyaçları karşılanacak, müreffeh bir toplum açığa çıkacaktır. Malum sosyal refah siyaseti bağlayıcıdır, çalışma hayatında işçi ve işveren ilişkilerini de düzenler, daha geniş alanlarda çalışma gruplarının dışında da matuftur, yani yaşayan tüm kitlelerin seviyesini yükselmektedir.

    Doğru, isabetli, uygulanabilir kararlar sosyal ve iktisadi bakımdan rahatlatmalar hasıl olacaktır. Mesele bunun tesisi için tüm kesimlerin özveride bulunmasından geçmektedir. Bu kişilerin menfaatine olduğu gibi, devletin de rahat ilerlemesine sebep olacaktır, banane denilir, taşın altına eliniz koymazsanız maalesef gemi batarken içinde olanlarla birlikte gider. Bir taraf kazanırken diğer tarafın ezilmesi, mağdur olması adalet dengesini sarstığı gibi üretimi de etkileyecektir.

    Çalışanların sorunlarının giderilmesi, kafalarında sadece ve sadece yaptığı işin olmasını temin eder. Hayat standartları doğrultusunda dengeli bir politika izlenerek tüm kesimlerin mutlu, müreffeh yaşaması sağlanmalıdır. Üretimin artması, çalışanların ekonomik ve sosyal olarak rahatlaması, üretime katkı sunacaktır. İş güvenliği, sağlık, ekonomik olarak denge unsuru ile insanların sosyalleşmesi temin edilmelidir.

    Üretimin hat safhaya geldiği durumda ona katkı sağlayanlarında paralel olarak etkilenmeleri gerekli. Hayat standartlarını analiz ettiğimiz vakit bir tarafın ezildiği diğer tarafın kat kat kazandığı hali hazırda bir gerçek, dolayısı ile insanımızın temel tüketimini baz alarak o meyanda adaletli eşit dağılım yapılmalıdır.  Ekonomik verilerin düşük olması sosyal hayatı etkileyecek, insanların kendilerine olan güvenleri yok olacak, gelecek kaygısı baş gösterecektir. Piyasa araştırmaları reel, devamlı kullanılan ürünler üzerinden hesaplanmalı ki o vakit çıkacak sonuca göre refah seviyesi yükseltilmeli, az kullanılan tüketim malzemeleri bu kategoriye dahil edilmemeli.

     Çalışanların iş hayatında arta kalan zamanda dinlenmeleri gerekirken ikinci bir işe ihtiyaç duymamalılar. İnsanlardan istekte bulunurken sosyal ve ekonomik durumları göz önünde bulundurulmalıdır. Maddiyatın değil maneviyatın ön planda olduğu bir zaman tesis edilmeli, her işin kapitale endekslendiği yerde eğitimden tutun, yaşam, aile hayatı etkilenecek toplumun huzuru bozulacaktır, mutsuz, huzursuz bir kitlenin düşünceleri geçim olacaktır, bu tip hassasiyetler çoğalmayı etkilediği gibi gençlerin yuva kurmasını, aile olmalarında olumsuz düşüncelere gark edecektir.

    Kişilerin menfaati değil, tüm kesimin eşit adaletli dağılıma ihtiyacı vardır, zengin daha zengin, fakir daha fakir olmamalı, bu düşünceye genel ve yerel yönetimler sosyalleşme ile çözüme kavuşturmalıdır. Bugün analiz yapıldığı vakit toplumun odaklandığı nokta maddiyat, bu asabiyeti, trafik terörünü, komşuluk ve akrabalık ilişkilerini etkilemekte. Evlilikler yerine daha fazla boşanmaların yaşanmasının asli sebebi de bu, sevmeyi, saygıyı, manevi ahlakı oturtmazsak yakın gelecekte devletin temeli sarsılır. Atalarımız tarihi seyir içerisinde çeşitli argümanlarla sosyal yaşamı tesis ederek refah seviyesini istenilen noktaya getirmiş. Bunun çeşitli yöntemleri mevcut mesele geçmişten ders alarak zamana göre güncellenip bugüne uyarlanarak uygulamalar yapılmalıdır, devlet şefkatli yüzünü göstererek hasıl olan sorunları bertaraf etmelidir. Millet olarak batıda olmayıp bizde olan hasletler gün yüzüne çıkartılarak zaman içerisinde tekrar kurgulanarak insan hayatına dokunacak pozisyona getirilmelidir.

     Milletten bir şeyler istenirken onların sorunları da emin, sağlam adımlarla çözülmeli, endişe ve kaygılar yerini güven almalıdır.

     İnancımızın da gereği adil, müşvik vatansever insan oluşturulmalı, maddiyat ve geçim sıkıntısı geride kalmalı, sorunlar analiz edilerek zamana uygun yeniden yapılandırılarak uygulamaya konmalı, her kesimin katkıda bulunması temin edilmelidir. Gelecek kaygısı bertaraf edilmelidir.

           ‘’ Haksızlık bitmedikçe, adalet asla sağlanamaz.’’ (Hz.Ali)

                                              ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                  Namık GEDİK

  • Teşhirin Çağı, Takvanın Krizi

    Teşhirin Çağı, Takvanın Krizi

    Göz Serbest, Vücut Teşhirde: Yeni Nesil Takva(!)
    Erkeğin nefsi bakmaya, kadının nefsi fark edilmeye meyillidir. Erkek bakmamakla, kadın görünmemekle imtihandadır. Bir zamanlar bu, ahlâkın özetiydi. Bugün ise “tehlikeli fikir” sayılıyor.
    Çağımız mı? İmtihanı örtüp, neticesini inkâr eden bir asır… Ağır gelir; insanı kusuruyla yüzleştirir, enaniyeti incitir.
    Onun yerine sunulan şey:
    “İfade özgürlüğü”, “bedenim benimdir”, “ben buyum.”
    Nefs günah işlemek istemez; haklı hissetmek ister.
    Ve işte çağın mahareti: günahı süslemek, vicdanı uyuşturmak, sorumluluğu ertelemek.
    Günah artık trend, masumiyet rol kapıyor, nefis avukat tutuyor, ekranlarda halkın onayıyla pazarlanıyor.
    Erkeklerin nazarı terbiye edilmezse vicdan susar!
    Kur’an der: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 30)
    Sorun ayette değil. Sorun, ayeti nefsinin arkasına alıp kendini temize çıkaran zihniyettedir.
    Modern erkek ayeti okur, ardından dipnot ekler:
    “Kadınlar bu kadar açık olmasaydı…”
    İşte kıvırma burada; vahiyde değil, nefs-i emmarənin hilelerinde.
    Risale-i Nur der ki nazar, sadece bir bakış değil; kalbe açılan bir penceredir. Kontrol edilmezse hisleri tahrik eder, kalbi yaralar, aklı esir alır.
    Bakmak artık “refleks.”
    Bakmaya devam etmek “erkeklik.”
    Takip etmek “normal.”
    Taciz mi? “Yanlış anlaşılma.”
    Peygamber Efendimiz (sav) net:
    “Birinci bakış senindir, ikincisi aleyhinedir.”
    Ama çağımızın erkeği sessizce siler bu sınırı:
    “Birinci bakış senindir, sonrası nefsinin iştahınadır.”
    Zina artık işlenmez; izlenir, kaydedilir, beğenilir.
    Harama el sürülmez; nazarla tüketilir.
    Vicdan uyutulmuştur, gözler serbesttir, ekranlar cennetin yeni tapınağıdır.
    Kadın vakar yerine teşhir, izzet yerine alkış almak istiyor…
    Kur’an kadına da sorumluluk yükler: “Ziynetlerini açmasınlar.” (Nur, 31)
    Çağın tercümesi: “Gizlersen yoksun, açarsan varsın.”
    Kimlik ifade ediliyor, ama çoğu zaman ifade edilen şahsiyet değil, bedendir.
    Eskiden ziynet saklanırdı, şimdi sponsorlu.
    Eskiden mahremdi, şimdi story.
    “Cahiliye gibi açılıp saçılmayın.” (Ahzab, 33)
    Cahiliye geri gelmedi; daha süslü, teşvikli, makyajlı bir hâlde geri döndü.
    Risale-i Nur’un hatırlattığı gibi: sefahet nazarı okşar, ama izzeti incitir.
    Teşhir dikkat çeker, vakarı eritir.
    Kadın ne kadar görünürse o kadar “güçlü.”
    Ne kadar beğenilirse o kadar “özgür.”
    Ne kadar izlenirse o kadar “değerli.”
    Örtünmek baskı, teşhir cesaret.
    Piyasa memnun, gözler doymuyor, nefsi susturacak tek kelime yok.
    Modern çağın ilahı: ekran ve onay.
    Modern ahlâk: kesretle hak, kalabalıkla masumiyeti savunur.
    Erkek der: “Herkes bakıyor.”
    Kadın der: “Herkes böyle.”
    Yeni ahlâk anlayışı: çoğunluk yapıyorsa günah düşer.
    Hâlbuki hakikat, kesretle ölçülmez.
    Batıl, milyonların omzunda da olsa batıldır.
    Dalâlet cemaatle de olsa, istikamet yalnızlıktan korkmaz.
    Kur’an bozar bu oyunu:
    “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En’âm, 164)
    “Toplum böyle” demek mahşerde geçerli değildir.
    Yeni Nesil Takva(!): Günaha kılıf, nefsine avukat
    Yeni takva:
    – Bak ama “niyetim kötü değil” de
    – Açıl ama “kendim için” de
    – Teşhir et ama “sanat” de
    – Günahı işle ama “yargılama” diye bağır
    Kimse nefsini terbiye etmiyor, sadece savunuyor.
    Takva artık Allah’tan sakınmak değil, hesap vermemek hâline gelmiştir.
    Nefs hukukçusu çağın en saygın mesleği.
    Çözüm: İnkâr değil, ıslah.
    Erkek “kadınlar yüzünden” diyerek kurtulamaz.
    Kadın “erkekler bakıyor” diyerek soyunamaz.
    Çözüm ne sokak sloganında, ne alkışta, ne tepkiyle.
    Erkek; nazarını dizginleyip kadını seyirlik değil, emanet bilmeli!
    Kadın ise görünmeden de var olabileceğini anlamalı ve değerini bakışla değil, vakar ve istikametle ölçmeli!
    İslam kimseyi silmez; nesne olmaktan kurtarır.
    Erkeği bastırmaz; nefsine sınır çizer.
    Ama çağımızda en zor ibadet: bakmamak ve görünmemek.
    Herkes bakıyor. Herkes sergiliyor. Herkes özgür.
    Bir tek nefsine “dur” diyen yok.
    İmtihan aynı.
    Sadece günahlar modernleşti.
    Nefisler ise kendini masum sanacak kadar cesurlaştı.
    Ve işte çağın şakası: herkes günahını selfie ile kayıt ediyor.
    Ve işte bu meydan okuyan çağın ortasında yalnız kalan, kendi nefsine “dur” diyebilen insan ol. Herkes günahını paylaşırken, sen kendi kalbine bakmayı unutma. Çünkü hesabı kimse senin yerine vermez; mahşerde ekranlar sustuğunda sadece vicdanın konuşur. Ve belki o sessizlikte, kaybolan masumiyetin için dökeceğin gözyaşı, çağın en yüksek sesi olur.

  • Yeni Yıl

    Yeni Yıl

    Dünyanın döngüsüne hiç aklım ermiyor, akıl da erdirmek istemiyorum.

    Nasıl bir dünya ki sürekli dönüyor ve bu dönme sürecinde zaman dediğimiz kavram gelip geçiyor.

    İnsan ölümlü anlayacağınız.

    İnsanlar mı?

    Dünya üzerindeki tüm canlılar hatta cansız varlıklar…

    İyi de insanlar doğmayı, yaşamayı doğal karşılarken, ölümü normal karşılamıyor.

    Yaşama sıkı sıkıya sarılmaya çalışıyor.

    Ne kadar yaşama sımsıkı sarılsa da sonuç değişmiyor, ölüm gerçeği hep karşımıza çıkıyor.

    Doğumlar, ölümler…

    Yeni yıl aslında bir sayaç görevini görüyor.

    Doğadaki döngünün, ete kemiğe bürünmüş hali…

    Takvimlerde; yıllar, aylar, günler…

    Aslında bir acımasız sona doğru koşarak gidiyoruz.

    Bu acımasız sonun farkına varmadan yılın sona ermesine seviniyor, yeni bir yıl daha yaşayacağımız için kutlamalar yapıyoruz.

    Bu da ayrı bir handikap…

    Neye üzülmeli neye sevinmeliyiz?

    Yeni yıl insanlar için hep bir umut, sanırım onun sevinci…

    Yeni bir başlangıç…

    Öyle bakılıyor meseleye…

    Benim dert edindiğim şey; geçmişin muhasebesi neden yapılmıyor, iyi bir başlangıç yapılmak için yeni yıl bir fırsat olarak görülmüyor.

    Takvim…

    Günler, aylar, yıllar…

    İnsanlar bu zaman sayacını ciddiye almalı, önemsemelidir.

    Her günü ciddiyetle yaşamalıdır.

    Ataol Behramoğlu: “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: / Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi…” diyerek başlamış ve son mısrasını şöyle bitirmişti: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına / Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır / Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

    Hala şu gerçeği anlamadı insanoğlu: Kimse kalıcı değil…

    Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı…

    Bize mi kalacak…

    Ahlaklı bir yaşamı içselleştirmek çok önemlidir.

    Söylemde değil eylemde insan olmak…

    Kabul edelim; insanız ve yeni yılı güzel karşılamak için sevdiklerimizle bir araya geliyoruz.

    Eğleniyoruz…

    Eğlenirken, düşünmeliyiz de!

    Geçmişin hesabını vermeli, zamanın kıymetini bilmeliyiz.

    Dünyanın bir döngüsü var ve bu döngüde dünya hızla yol alıyor.

    Dini ve milli bayramlar döngü çentikleridir.

    Kendini kontrol et, hatalarından, günahlarından arın ve yola devam et…

    Tabii ki insanız çoğu zaman hatalar yapabilir, dünyevi işlere çok değer verebilir, insani değerlerden uzaklaşabiliriz.

    Günler ve haftalar…

    Önemli günler…

    Hepsi bizim için…

    Yeter ki biz bu önemli günlerden ders alıp, günahlarımızdan arınalım.

    Her yıl önemli bunu bilelim.

    Bu inançla yeni yıl her birimiz için iyi bir başlangıç olsun.

    Bir yıl boyunca iyilikte yarışalım.

    Sevgiyi, saygıyı, dostluğu, dayanışmayı büyütelim, halk ve ülke olarak insani değerlerde dünya ülkeleri arasında rakipsiz olalım.

    Ne dersiniz?     

  • Yaşlılarımıza Saygı: Hayattayken Değer Vermek

    Yaşlılarımıza Saygı: Hayattayken Değer Vermek

    Yaşlılarımıza her bakımdan genç ve kıymetli evlatlarımız gibi davranmalıyız.
    Bu bir iyi niyet temennisi değil, bir ahlak ölçüsüdür.
    Çünkü doğmak ve yaşlanmak birer lütuf. Her iki süreç de kolay değil.
    Doğarken ağlıyoruz.
    Yaşlanırken susuyoruz.
    Biri hayata tutunmanın sancısıdır, diğeri hayattan yavaş yavaş çekilmeyi öğrenmenin sessizliğidir.
    Ama biz sessizliği sevmiyoruz.
    Yavaşlayanı sabırsızlıkla itiyor,hatırlatmak isteyeni “geçmişte kalmış” diyerek susturuyoruz.
    Gençken, içten gelen her iltifat sonsuza dek aklımızda kalır.
    Bir “helal olsun” aylarca taşır insanı.
    Görülmüş, fark edilmiş hissederiz.
    Değerli olduğumuzu zannederiz.
    Yaşlandığımızda ise, verilen her yardım hayatımızın geri kalanını anlamlı kılar.
    Bir koluna girilmesi, bir sandalyenin uzatılması, bir acele edilmemesi…
    Bunlar küçük davranışlar değildir.
    Bunlar insanın hâlâ insan yerine konulduğunu hissetmesidir.
    Ama biz bu hissi çok görür olduk.
    Otobüste yer vermemekle kalmıyor,
    yer verirken yüzümüzü de çeviriyoruz.
    Sözünü kesiyoruz.
    Aynı hikâyeyi anlatıyor diye küçümsüyoruz.
    Sonra da utanmadan ahlaktan, merhametten söz ediyoruz.
    Sosyal hayatta karşımdaki kişinin, tanımadığı birine duyduğu saygıdan kalbim sızlıyor.
    Evet, sızlıyor.
    Çünkü bu sahne artık nadir.
    Tanımadığı bir yaşlıya hürmet eden biri varsa, bu toplum henüz tamamen çürümemiş demektir.
    Tanımadığı bir yaşlıya yer veren bir genç, bin vaazdan daha etkilidir.
    Çünkü ahlak anlatılmaz; ahlak yaşanır.
    O yüzden çok şey istemiyoruz aslında.
    Bir devrim değil, bir vicdan molası.
    Yaşlıya yer vermekle başlamıyor mesele;
    yer verirken yüz çevirmemekle başlıyor.
    Koluna girerken acele ettirmemekle,
    sözünü dinlerken saate bakmamakla,
    aynı cümleyi defalarca kurarken “tamam, anladık” dememekle…
    Bir yaşlıya “sen yorulma” demek,
    bir topluma “henüz bitmedin” demektir.
    Bir yaşlının önünden çekilmek,
    aslında kendi geleceğine yol vermektir.

    Hiç düşündünüz mü, menfaatimiz için, işimiz gereği birilerine eğile büküle hediyeler, çiçekler verirken;
    hangimiz annemize çiçek, babamıza bir gömlek hediye alıp, onları sevgiyle kucaklayıp huzura erdik ve yüksek sesle:
    “Seni seviyorum anne, seni seviyorum baba, iyi ki varsınız!”
    dedik?
    Eşimize, çocuklarımıza sevgimizi gösterirken, hiç:
    “En sevdiğim şüphesiz Allah; ondan sonra anne ve babam”
    dedik mi?
    Ve ardından dönüp çocuklarımıza:
    “Yarın siz de aynısını yapın. Önce Allah’ı sevin, sonra annenizi ve babanızı”
    dedik mi?
    Biz nasıl ki her şeyimizden geçip, sizi büyütmek, mutlu etmek, gelişmelerinizi sağlamak, en iyisini giydirmek, okutmak ve iyi bir hayatınız olması için çabalıyorsak;
    bizim annemiz ve babamız da bir zamanlar bize aynı şeyi yaptı.
    Büyüklere sevgi, nutukla değil; yaşamla, davranışla öğretilir.
    Çocuğunuz sizi yaşlıya saygı gösterirken görürse öğrenir;
    sizi sabırla dinlerken, birini incitmeden davranırken görürse öğrenir.
    Büyüklerimize, anne ve babalarımıza saygı;
    öldüklerinde değil, hayattayken anlamlıdır.
    Mezar başında edilen dualar, yaşarken esirgenen ilgiyi telafi etmiyor.
    İnsan ancak kaybedince anlıyor:
    “Keşke babama şunu yapsaydım…
    Keşke anneme bunu söyleyebilseydim…”
    Ama işte o keşke, sadece vicdanı kanatıyor; boşluğu doldurmuyor.
    Oysa insan, dünyanın faniliğinin farkına varmalı ve kendine sormalı:
    “Anne ve babamı memnun etmedikten sonra kimi memnun edeceğim?
    Dünya benim olmuş neye yarar; onları mutlu etmedikten sonra mal, makam, mevki neye yarar?
    Senin memnun edemediğin anne ve babayı, sence senin çocukların memnun edecek mi?”
    Hala hayattalarsa ve Allah onları size bağışlamışsa, geç kalmayın.
    Sevginizi gösterin, ilginizi esirgemeyin, huzur ve teşekkürle kucaklayın.
    Çünkü bugün yaşlılarımıza gösterdiğimiz her saygı ve sevgi, yarın aynada karşımıza çıkacak hâlimizdir.
    Nasıl baktıysak, öyle görüneceğiz.
    Ve belki de bu yüzden:
    YAŞLILARIMIZA SAYGI, SADECE ONLAR İÇİN DEĞİL, KENDİMİZ VE ÇOÇUKLARIMIZ İÇİN DE LAZIMDIR!

  • Mahalli

    Mahalli

    ‘’Biz bunca meşakkate alkış uğruna katlanmadık, halis niyetimiz rızayı ilahidir.’’ (Y.S.Selim)

    Bir beldenin mamur, temiz, güzel olması o yerde idari konumda görev yapanların, sosyal, siyasal, ekonomik olarak tebasının ihtiyaçlarını karşılaması ile mümkündür. Hasıl olan sıkıntıları çözmek, toplumu rahatlatmak, tıkanıklıkları gidermek, genelde ve yerelde sorunları çözmek zorundadırlar.

    Yerleşim yerlerinin, ilçenin veya şehrin mamur olması, insanların rahat hareketi, ihtiyaçlarının karşılanarak giderilmesi, veya sorunlara çözüm üretilmesi alt ve üst yapılardaki teknolojik eksiklerin tamamlanması, görev alanları dahilindedir.

    Şehrin imarı, mamur hale getirilmesi için o bölgede faaliyet gösteren resmi ve özel şirketlerin, yapılan anlaşmalardan doğan hizmetlerini eksiksiz ifa etmeleri sıkıntıları minimize edecektir. Sağlıktan tutun gıda maddelerinin kontrolü, teknolojik yenilikler, ulaşım, kentsel dönüşüm, atık suların ve derelerin ıslahı, temizlik, o bölgenin yaşanılır mekan olmasını temin eder.

    En küçük birimden en üst makam arasında düzgün iletişim olmalı ki sıkıntılar rahat giderilsin, ancak farklı, farklı düşünceler zıtlaşmaya sebebiyet verebilir, demokrasi çalıştırılırsa o vakit zengin ve engin düşüncelerle parlak fikirler ortaya çıkar, yeter ki sevgi, saygı tesis edilsin. Seçilen vekiller seçildikleri bölgenin sıkıntılarını siyasi ayrım yapmadan gündeme getirerek bir birlerine destek olmalıdır. Bir bölgenin kalkınması, ileri gitmesi halkın refah seviyesini yükseltir. Kurum ve kuruluşlar yaptıkları ve yapacakları işlerde belediye ile yapılan anlaşmalar gereği hizmet verdikleri bölgelerde çalışmalar neticesinde çıkacak olan bakım ve onarımları yapmak yükümlülükleri arasındadır. Gününün arz ve önemine göre teknolojik yenilikleri tesis etmek zorundadırlar. (Elektrik, telefon, internet hatlarının tesisi, kültürel hizmetler vs.. gibi).

    Şehirlerin büyümesi ile ihtiyaçların doğmasına sebebiyet verecektir, uzak bölgelerde hasıl olacak ulaşım, alt yapı gibi hizmetlerin ivedilikle inşa edilmesi gerek. Büyüme beraberinde arzu ve istekleri gündeme getirecektir, iş alanlarına gidiş, akşam evlere dönüş, AVM ler hizmet verecek düzeyde işlevle dirilmeli.

    Sosyal yaşamın hayata geçirilerek insanların psikolojik açıdan stres atmaları sağlanmalıdır. Planlı ve proğramlı çalışmalar sıkıntısız ve kesintisiz icra edilecektir. Gurur, kibir, küçük görme gibi hal ve hareketler halkın nezdinde tepkilere sebebiyet verecektir, düşüncelerden doğan hizmet halka yapılmalı, kaymak tabakaya değil.

     Büyük şehirlerde yıllarca metro ve tranvay belli bölgelere kasıtlı olarak yapılmadı, bunun en büyük nedeni minibüs hatları, bu halka eziyet olarak dönmüş yıllarca bu çileler çekilmiştir. Bugün kısmi olarak giderilmiş olsa da halen devam etmektedir.

    Malum Pazar yerlerinin denetimi yerel yönetimlerdedir, ancak ne gariptir bir takım bölgelerde tüketicinin hakkı yerine satıcının korunmaktadır, bunun iki sebebi vardır ya nemalanıyorlar, yada çok büyük oy potansiyelleri var, fakat ticaret ehli küçük bir kitledir, oysa halk onlardan kat, kat büyüktür. Bu vazifeyi icra eden belediyeler mevcut ama yeterli değil.

    Hizmetin belirli zümrelere değil halka hizmetin hakka olduğunu bilerek ifa etmelidirler. Bir yerin büyümesi, ticari alanda atılımları ve ihracatı belirli hizmetlere bağlıdır, ulaşım sorunun çözümü, o doğrultuda hava limanı, tiren garı, varsa limanların ıslahı büyüme ile paralel geliştikçe yatırım üstüne yatırım ve iş istihdamı doğuracak bu göçü önleyecektir.

    Tarihi dokunun korunması, kültürel mirası yaşatılarak mazinin atiye iletilmesi, tescilli o mahalin milli kimliğinin gelecek nesillere aktarılması temin edilecektir. Bozulmak, erozyona uğratılmak, unutulup kozmopolit bir yapı yaratmak olur ki zamanla kimlikleri olmayan halk kitleleri oluşur. Tarihi miras korunurken, üzerine katma değer konulmalı velhasıl güncellenerek asıl temel sarsılmadan, yenilenmelidir.

    Yok olmaya yüz tutmuş gelenekler, görenekler yapılacak sosyal faaliyetler de canlandırılmalı, eksen kaymasına müsaade edilmemeli.

    Bir milletin tanımı dün ve bugün yaşadığı edebiyat, kültür ve değerlerle bağlıdır. Yozlaşma, milli değerlerin törpülenmesi, öğretilmemesinden kaynaklanan boşluğu yabancı gelenek ve görenekler dolduracak ve millet olma hasleti yok olacaktır. Yerel yönetimlerin bu konularda hassas davranarak yaşamasını ve yaşatılmasını temin edip tecrübeli eller vasıtası ile gelecek nesillere aktarılmalıdır. Her bölgenin kendine ait şivesi, sanayisi, kendilerine has argümanları vardır, zihinlerden silinmesi engellenerek eğitim kurumlarında tatbiki olarak yaşatılmalıdır.

     Sosyal faaliyet gösterenler bulundukları bölgenin hasletlerini tescilletmeli, tanıtımı yapılarak geniş kitlelere ulaştırılmalı ki insan sirkülasyonu temin edilip, kalkınmasına yardımcı olunmalıdır. Yerel ve genel yönetimler milli kimliği koruyacak tedbirleri alıp yaşatılmasını temin etmelidir.

    ‘’ Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür.’’ ( Y.S.Selim)

                                       ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                              Namık GEDİK

  • Zam Yağmurunda Vicdan Nerede?

    Zam Yağmurunda Vicdan Nerede?

    Yeni bir yıla girerken milyonlarca çalışanın gözü kulağı asgari ücretteydi.

    Açıklanan rakam, kimi için umut, kimi için hayal kırıklığı oldu.

    Ancak ortak bir gerçek var ki; asgari ücret daha çalışanların cebine girmeden, etiketler çoktan değişmeye başladı.

    Gıdadan kiraya, araç fiyatlarından temel tüketim ürünlerine kadar her alanda adeta bir “zam yarışı” yaşanıyor.

    Asgari ücret artışı, emeğin karşılığını bir nebze olsun iyileştirmeyi hedeflerken, bazı kesimler bunu fırsata çevirmekte gecikmedi.

    Market raflarında bir gecede değişen etiketler, emlak ilanlarında tırmanan rakamlar, ikinci el araç piyasasında yeniden alevlenen fiyatlar…

    Sanki ücret artışı, maliyet değil de zam için bir gerekçe gibi görülüyor.

    Oysa asgari ücret artışı, enflasyon karşısında eriyen alım gücünü bir nebze telafi etmeyi amaçlar. Yani bu artış, refah artışı değil, kaybın telafisidir. Daha maaşlar ödenmeden yapılan zamlar ise bu amacın daha baştan boşa çıkmasına neden oluyor.

    Sonuç değişmiyor:

    Çalışan yine aynı sepeti, hatta belki daha azını doldurabiliyor.

    Burada sorulması gereken soru şu: Bu zamların ne kadarı gerçekten artan maliyetlerden, ne kadarı fırsatçılıktan kaynaklanıyor?

    Elbette enerji, kira, hammadde gibi kalemlerde artış yaşayan işletmeler var. Ancak her ürüne, her hizmete aynı anda ve benzer oranlarda zam yapılması, ister istemez “vicdan” meselesini gündeme getiriyor.

    Toplum olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Enflasyon, hayat pahalılığı, geçim derdi artık sadece dar gelirlinin değil, orta direğin de ortak sorunu.

    Böyle bir tabloda dayanışma yerine fırsatçılığın öne çıkması, sosyal adaleti zedelediği gibi, toplumsal güveni de aşındırıyor. Bugün yapılan ölçüsüz zamlar, yarın kaybedilen müşteriler ve sarsılan bir piyasa güveni olarak geri dönebilir.

    Devlete düşen görev de bu noktada büyük.

    Denetim mekanizmalarının etkin çalışması, haksız ve fahiş fiyat artışlarına karşı caydırıcı yaptırımların uygulanması şart. Sadece açıklama yapmak değil, sahada olmak, rafı, etiketi, ilanı kontrol etmek gerekiyor.

    Çünkü serbest piyasa, başıboşluk demek değildir.

    Vatandaşa düşen ise bilinçli tüketici olmak. Fırsatçılık yapanı tercih etmemek, gerekirse şikâyet mekanizmalarını kullanmak, sosyal medya ve kamuoyu yoluyla tepki göstermek.

    Unutmamak gerekir ki, en büyük denetçi bazen tüketicinin kendisidir.

    Asgari ücret, bir lütuf değil; emeğin en alt sınırdaki karşılığıdır. Onu daha baştan zamlarla etkisiz hale getirmek, sadece rakamları değil, insanların umutlarını da törpülüyor. Yeni yıla girerken beklentimiz, daha fazla kazanç değil belki ama biraz daha adalet, biraz daha vicdan.

    Çünkü zam yağmurunda ıslanan yine aynı insanlar…
    Ve soruyoruz: Bu tabloda kazanan kim?