Kategori: Köşe Yazıları

  • Köşe Yazısı/ EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ

    Köşe Yazısı/ EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ

    Ne kadar bağımlılık da yapsa güzel yanları da yok değil sosyal medyanın; bilmediğin, görmediğin, duymadığın birçok şeyi sosyal medyada görüyor, duyuyor, öğreniyorsun.

    Bilgi bir dokunuş kadar yakın.

    Ne güzel…

    Öğrenmek isteyene…

    Eskiler ne derdi: Sokakta bulduğunuz kâğıdı bile okuyun…

    Öğrenmek isteyen her koşulda öğrenir.

    Yeter ki insan öğrenmek istesin…

    Sosyal medyada dolaşan “Eşekli Kütüphaneci!” hikayesi dikkatimi çekti.

    Mustafa Güzelgöz; 1940’lı yıllarda Ürgüp’te kütüphanecilik yapmış, görevi sırasında yıllarca yedi katır ve üç atı ile 36 köye seyyar kütüphane hizmeti götürmüş.

    Bir kütüphane memurunun, ilçe ve köylerinde kitap okutma mücadelesi ne kadar kutsal bir mücadeledir!

    Hem de tüm engellemelere, zor koşullara rağmen.

    Nevşehir, İç Anadolu’da bir şehir.

    Ürgüp…

    Kafama hep takılmıştır.

    Nereden geliyor Ürgüp’e bu kültür diye?

    Demek ki bir nedeni varmış.

    1940’larda ekilmiş tohum…

    Emek, alınteri, göznuru…

    Kitap…

    Bilgidir, bilimdir; bilmektir, öğrenmektir.

    15-20. yüzyıllarında Avrupa’da, Coğrafi Keşifler, Rönesans, Reform, Sanayi devrimi olmuşsa ve bu gelişmeler Avrupa ülkelerini dünyanın en gelişmiş ülkesi yapmışsa bunun tek nedeni vardır:

    O da kitaptır.

    Ülkemizde hala kitap okumanın gerekli olup olmadığı tartışılır.

    Korkulur kitaplardan.

    Kitap okuyan insanlar, dışlanır, ötekileştirilir.

    1940’lar da bir İç Anadolu ilçesinde “Eşekli Kütüphaneci” Mustafa Güzelgöz!

    Bir ışık… Yol gösterici…

    Ülkesine sevdalı…

    İyi bir vatansever!

    Gerçek bir kahraman!

  • BENMERKEZCİLİK

    BENMERKEZCİLİK


    Günümüzde hak, hukuk gözetmeden yalakalık yaparak sözüm ona makam sevdalısı insanlar, bulundukları gurupları rüzgar gibi dağıtarak, insanların nefretini kazanmaktan başka bir başarıları yok ve hiç bir zamanda olmayacaktır. Çünki bu insanlar fırsatçı, menfaatçı ve yalakadırlar.

    Bulundukları mevkinin sahibi olan iki çeşit insan türünden bahsetmek istiyorum.
    Birincisi; en iyi şekilde eğitimini alır, çalışır çabalar, iş ahlakının sınırları çerçevesinde ast üst ilişkisiyle de her daim adaletli olur alın teriyle o makamı hak eder ve sadece kendine değil, çevresine de fener olup tüm toplumu aydınlatarak şaha kaldırır. Alnının teriyle kazandığı bu makamını hak eder.

    İkincisi ise; yalanla, dolanla bin bir çeşit çevirdiği entrikalarla, rüşvetlerle, yalakalıklarla, birilerini aşağıya çekerek, ayağını kaydırarak o makama gelir. Eğer bu kişi bir gurup başkanı, lider veya yöneticiyse yanında çalışanlara da asla ilerleme fırsatı vermez. Yüksek egosuyla, ukalalığı ile işin kaymağını yer ve biz demekten çekinir BEN merkezci olur. En çalışkan elemanını dahi pasifize etmekten hiç çekinmez. Biraz daha ileriye giderek onu tamamen dışarıda bırakır. Çünki koltuğunun elden gideceğinden korkar. Onun tek derdi koltuktur. Kendinden daha zeki ve güçlü olanı asla ne yaninda nede bulunduğu ortamda istemez. Çalışan, plan proje üreten, gecesini gündüzüne katarak kendinden fedakarlıklar veren, bulunduğu iş ortaminda verimli olan, ekibini ve liderini daha yukarılara çıkarabilecek kişileri malesef bu zihniyet sahibi yöneticiler böylesi donanımlı elemanlarını gözden çıkararak yok sayarlar.
    Benmerkezci ruhlu insanlar, kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak ve kendi fikrini, mantığını ve duygusunu hareket noktası, örnek, ölçü ve merkez almak eğiliminde olur. Başkalarının fikirleri, duyguları, düşünceleri onları asla alakadar etmez. Hiç bir zaman önemsemez, hırsları korkunçtur ve çevresindeki insanları her zaman görmezden gelirler. Çalışma arkadaşları onlar için sadece egosunu tatmin etmek için vardır.

    Bu mudur iş ahlaki, bu mudur liderlik…

    Bir de doğru söyleyeni dokuz köyden kovma durumu var. İnsanlari yalakalığa, yalana, dolana, rüşvete ve sahtekarlığa teşvik edici bir ahlaka sahip olmaya itekleyen bu insan gurubu nedense her zaman el üstünde tutulup alkışlanan taraf olur.

    Allah aşkına işin ehli olana iş verin. Akıllı olmayıp sadece parasının gücüne güvenerek koltuk sahibi olan kişiler parayla oynayan boş kafalardır. Zamanla bulunduğu çalışma ekibinide darma duman ederler. Ama onların asla umrunda olmaz. O kendi keyfindedir, cebini doldurma telaşındadır. Üretim, itibar zerre umurlarında olmaz. Yalaka oldukları için nasil olsa daha üst yetkililerden işlerini kolayca halledebileceklerini düşünürler. İşte böylesi bozuk bir karektere sahiptirler. Beş para etmeyen bu yöneticilerin varlığından aslında yanında çalışan tüm elemanları ve çevresinde bulunan insanlar da haberdardır. Lakin o lider olduğu için seslerini çıkaramazlar korkarlar. Aksi takdirde kovulacaklarını ve işlerinin görülmeyeceklerini bilirler. Böyleliklede menfaatçılıkla kurulmuş ast üst ilişkisi başlar.

    Rabbim bizleri böyle pis karekterli insanlarla karşılaştırmasın. Her zaman adaletli olmayı nasip etsin. (Amin)

    Yeteneği olan başarılı insanlara fırsat vermeliyiz. Özelliklede gençlerimizi bu konuda takibe almalıyız. Bulundukları iş ortamında başarılarına görede ödüllendirmeliyiz. Böylelikle motivasyonlarınıda daha üst seviyelere çıkarmış oluruz.

    NOT: Bu makalem herhangi bir kurum, kuruluş. teşkilat yada derneklere ve şahislara yazilmamiştir. Dünyanin neresinde olursa olsun bu yazdıklarım yaşanıyorsa sözüm onlaradır. Yani genel yazılmış bir yazıdır, üstüne alınan varsada alsın lütfen. Bunu da özellikle belirtmek istiyorum.

    Sevgiyle Kalın…

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk 2022

  • Köşe Yazısı/ Enes Kara

    Köşe Yazısı/ Enes Kara

    Enes Kara’nın intiharı, sözün bittiği yerdir.

    Bu saatten sonra yazılan da çizilen boşunadır.

    Yirmi yaşında gencecik bir tıp öğrencisi göz göre göre yok olup gitti…

    Haberi sosyal medyada duyup öğrenince ağlamaktan göz damarlarımız kurudu.

    Gencecik, tertemiz, pırıl pırıl bir çocuk!

    Ne kadar masum…

    Ne kadar aç özgürlüğe…

    İsyan ediyor yaşadıklarına.

    Mutsuz ve umutsuz…

    Beklentisi kalmamış gelecekten

    Yaşamdan kopmuş…

    Onun için yaşamak anlamını yitirmiş.

    İntiharı bir kurtuluş olarak görmüş.

    Keşke intiharı değil de sesini duyurmayı seçseydi.

    Duyursaydı sesini…

    Duysaydık…

    Söküp alsaydık ecelin elinden Enes Kara’yı

    Bir, iki değil kurtarılacakların sayısı.

    Belki binler belki on binler…

    Mesele derinde.

    Sistemlerden kaynaklı sorunlar.

    Enes Kara…

    Sesi oldu binlerin, on binlerin ölümü pahasına.

    “Kurtarın bizi!” dedi.

    Özgürce düşünmek ve özgürce yaşamak!

    Boşuna değil bu söylem.

    Artık yeter!

    Dünya da zaman da yaşam da değişti.

    Bilim çağını yaşıyor insanlık!

    İnsanları bir kalıba sokup, gözlerini kör, kulaklarını sağır edemezsiniz.

    Bir cemaate, bir tarikata mahkûm edip; kişileri dünyadan bağını koparamazsınız.

    Ne kadar baskı kurarsanız o kadar isyan eder insanlık.

    Ya bir yol bulurlarya da bir yol açarlar…

    Duymazsanız, görmezseniz bu isyanı…

    Enes Kara ne bir ilk olur, ne de bir son…

  • Mısır Uygarlığı

    Mısır Uygarlığı

    Köşe Yazısı/ Geçen hafta Mezopotamya uygarlığından bahsettik. Bu hafta da Mısır uygarlığından bahsedelim.

    Nil Nehri deltasında, M.Ö. 3000 yıllarında başlayıp M.Ö. 333 yılında Makedonyalı İskender’in istilasına kadar yaşamış bir uygarlıktır.

    Mısır’ın kökleri 7.000 yıllık bir medeniyete dayanır.

    Meşhur Nil Nehri Deltası’nda kurulmuş olan Mısır medeniyeti, Antik Çağ’ın en büyük uygarlıklarından birisidir.

    Mumya sanatı, tıp, eczacılık, geometri bilimleri gelişmiştir.

    Özellikle “Mısır Piramitleri” hala gizemini korumaktadır.

    O çağlarda Mısır’da bu günün teknolojisinin olduğunu idea edenler bile vardır.

    Uzaylıların Mısır’a indiği, modern bir yaşam kurduğusöylenir.

    Mısır’ın haritadaki yerini sormayacağım.

    Türkiye siyasetinde çokça yer aldığı için yerine deadına daçok aşinasınız.

    M.Ö. 3000 yıllarda kurulan bir medeniyetin şimdilerde neden küçük de olsa bir izi yok, onu soracağım.

    Hiç merak ettiniz mi?

    M.Ö ölüsünü mumyalayıp günümüze kadar var olmasını sağlayan; ilk ameliyatları yapan bir medeniyet, aradan gecen bin yıllara karşın aynı hüneri neden gösteremez?

    Bu işte bir gariplik yok mu?

    Bu günün Ortadoğu’sunun bir zamanların en büyük uyarlık kurduğuna inanmak ne kadar zor.

    İşin kötü tarafı,bu günün Mısır’ı, M.Ö. kurulan Mısır’dan daha geri durumda.

    Bir yakınım Mısır’a turist olarak gitmişti.

    Mısır’ı görünce çok şaşırdığını; “Cahil ve geriler!” demişti.

    Mısırda şuan asker kökenli bir devlet başkanı var. 2013’te askeri darbeyle başa geçti.

    Ne demokrasi var ne de güçlü bir ekonomi…

    Nereden nereye değil mi?

    Aradan geçen yedi bin yılda neler oldu da Mısır bu hale geldi?

    Ben sorguluyorum!

    Ya siz…

  • Köşe Yazısı/ Mezopotamya

    Köşe Yazısı/ Mezopotamya

    Köşe Yazısı/ Uygarlıklar konusu işlenirken çokça bahsedilir.

    “Dicle, Fırat nehri arasında kalan yerin adıdır.” denir.

    İlk medeniyetin temellerinin burada atıldığı anlatılır.

    Yazı icat edilmiştir, matematik, tıp, astronomi, hukuk alanında çok büyük buluşlar yapılmıştır.

    Mezopotamya, öyle anlatılıp geçilecek bir uyarlık hiç değildir. Ekonomiden, sanata; tarımdan, hukuk düzenine kadar tüm toplumsal yaşam şeklinin temeli Mezopotamya’da atılmıştır.

    Tüm dünya; bilimi, sanatı, tıp bilimini, matematiği, ekonomiyi, astronomi Mezopotamya’dan öğrenmiştir.

    Bugün ise Mezopotamya’nın nerede olduğunu sorsan;ilk, orta, lise öğrencilerini bırakın, üniversite okumuş kişilerin çoğu bile bilmez.

    Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlar…

    Zihinlerde sadece kitabi bilgiler kalmıştır.

    Mezopotamya;Lübnan’dır, Suriye’dir, Irak’tır, İran’dır,Kuveyt’tir…

    Şaşırdınız mı?

    Hiç şaşırmayın…

    Burnumuzun dibinde.

    Şimdilerde bir anlam ifade etmediği için insanlık öğrenmeye gerek duymuyor.

    Niye öğrensin, neden öğrensin?

    Değerli olan, değer atfeden şeyler öğrenilir!

    Avrupa, ABD, Rusya, Çin, Japonyaherkes tarafından bilinir.

    İnsanlık tarihinin yolcuğu böyle birşeydir.

    İnsan gibidir.

    Söz konusu insan da olsa medeniyet de olsa bilinen bir gerçek vardır;değerli olan hiç bir şey kolay meydana gelmez.

    Emek, göz nuru ister.

    En önemlisi de akıl, bilim, fen ister.

    Edebiyat, sanat işin cilasıdır.

    Bugün medeniyetin coğrafyası değişmiştir.

    Medeniyetin coğrafyaları değişecek, nedenleri hiç değişmeyecektir.

    Ne kadar akıl, bilim, fen o kadar medeniyet olacaktır.

    Mezopotamya gibi…

  • BİR YIL BİTERKEN

    BİR YIL BİTERKEN

    Köşe Yazısı/ Yıldırım Gündoğdu/ Hani bir söz vardır ya; “Geçtide geçmesine, deldi de geçti!” diye.

    Bir yıl geçti geçmesine ama birde bize sorun nasıl geçti.

    2020’yi hiç aratmadı.

    Bir kâbus gibi çöktü üstümüze…

    2021’de pandemiye ilave ekonomik kriz eklendi!

    Yıl boyunca hem pandemi hem de ekonomik krizle boğuştuk durduk.

    İnsanlık her türlü denendi resmen.

    Görünen odur ki; 2022’de çok farklı olmayacak.

    Pandemi de ekonomik krizde sürecek.

    Dünya hali işte; hep gülünmez hep ağlanmaz.

    Bir yıl iyi olunur bir yıl kötü.

    Bir varmış bir yokmuş misali, hayat bir su gibi akıp geçer.

    Şansımıza her yüz yılda bir gelen salgın hastalığı bizi geldi buldu.

    Dünyayı zehir etti.

    Temennimiz odur ki; her gelen yılın insanlara sağlık, mutluluk, barış ve huzurgetirmesi.

    Bu temenniler gelecek yıllar için hep temenni de kalacakanlaşılan…

    Yerküre resmen isyanda!

    “Yeter artık sizi sırtımda taşıdığım” diyor.

    Sanki koca yaşlı dünya da ölüyor.

    Herşeyin bir sonu olduğu gibi dünyanında bir sonu var.

    Bir gün koca yaşlı dünya da ölecek; insanlar, başka gezegenlere taşınacak, oralarda yaşam devam edecek.

    “Nuh Tufanı” boşa değil.

    Şimdilerde dünya sinyal veriyor, “Ölüyorum ben!” diyor.

    Salgın, ekonomik kriz, doğal afetler derken -gıda krizi- kapıda…

    Kıtlık ve susuzluk ise geleceğin felaketi.

    Dünyanın ölüme sürüklenmesini durdurmak insanların elinde.

    Yeter ki inanç, azim, kararlılık ve bilinç olsun.

    Unutmayalım, her zaman bir umut vardır.

    Umudunuz hiç eksilmesin.

    Yeni yıl umut olsun.

  • Bu Nedir!

    Bu Nedir!

    Gündoğdu Yıldırım-KÖŞE YAZISI/ Anlamak mümkün değil bizim toplumu, bir gariplik var vallahi!!!

    “Eller gider Mersin’e biz gideriz tersine”

    Komşunun kümesine giren köpek yüzünden insanlar; silahlı- bıçaklı, taşlı- sopalı birbirine giriyor ve bu kavga günlerce sürüyor…

    Hem de köy, kasaba filan değil, şehirde…

    Bu nedir?

    Gerçekten bu nedir?

    İnsanlar dünyayı bıraktı, uzayda yaşam kurma derdine düştü.

    Biz kedi, köpek, tavuk meselesinden birbirimizi öldürüyoruz.

    Ne olmuş, köpek girdiyse kümese…

    Ne olur?

    Silaha ya da bıçağa sarılmak mı gerek…

    Kan davasına mı dönüştürmeli…

    Bunlar münferit falan değil inanın…

    Ülkenin genelinde günlük yaşanan olaylar.

    Her gün düşüyor ulusal basına.

    Okumaktan, üzülmekten bıktık.

    Ne zaman öğreneceğiz sevmeyi, saymayı…

    Ne olur biraz sevmeyi öğrensek?

    Çok mu zor!

    Geçen hafta Tik Tok platformu üzerine yazmış, video paylaşımların ne kadar seviyesiz olduğuna dikkat çekmek istemiştim.

    Sanırım ne demek istediğim şimdi daha net anlaşılıyor.

    Toplum olarak her geçen gün, biraz daha geriye gidiyoruz.

    Ne kadar geriye gideceğiz…

    Belli değil!!!

    Nerede son bulacak!

    Yeter artık…

    Bu nedir!..

  • TİK TOK

    TİK TOK

    Köşe Yazısı/ Son yılların iletişim ağı artık internet sosyal paylaşım siteleri ve haber sitelerdir. Bunu kabul etmek gerekir. Kim ne derse desin bundan da kaçış yok.

    Bir zamanların gazetesi, televizyonu şimdinin sosyal paylaşım siteleri… Masa üstü, diz üstü bilgisayarlar bile arık eski önemini yitirmiştir.

    Cep telefonlarıysa günümüzün medya ayağı niteliğinde varlığını sürdürüyor.

    Facebook, Twetter, instagram derken şimdi de Tik Tok uygulaması dikkatimi çekti. Çünkü sürekli Facebook ve instagram sayfama Tik Tok paylaşımları düşüyor.

    Tik tokla ilgili yaptığım araştırmada, şu bilgilere ulaştım:

    TikTok uygulaması 2016’da geliştirilmiş bir uygulama;

    2017 ‘de 130 Milyon, 2018’de Milyon indirim sayısına ulaşmış. Şuan itibari ile 800 milyondan fazla kullanıcısı var.

    660 milyon kullanıcının 500 milyonu aktif kullanıcı niteliğinde,

    150 milyon kullanıcı Çin Halk Cumhuriyeti’nden…

    20 milyonu ise Hindistan’dan…

    75 farklı dilde içerik üretilmiş…

    Köşe yazarları; çocukların nasıl bir tehlikede olduğuna dikkat çekiyor ve anne babaları uyarıyorlar; “Çocuklarınızı koruyun, evinizin içinde tehlike var!” diyorlar.

    “Tik Tok” sosyal paylaşım platformu değil, her sosyal paylaşım platformu çocuklar için ciddi anlamda büyük tehlikeler oluşturmaktadır.

    Ben işin bu yanında değilim.

    Birçok ülkeden görüntü ve videolar mevcut; videolar, fotoğraflar, genelde komik, güldürü, meslek ve iş kolları üzerine.

    Cinsellikte yok değil.

    Ülkemizdeki videoların yüzde doksanı cinsellik ve küfür üzerine…

    Cem Yılmaz “Bana soytarı diyenler Tik Tok videolarına baksın” demiş.

    Hiç de haksız değil!

    Ağza alınmayacak küfürler Tik Tok paylaşımlarında.

    Ülkenin ne durumda olduğunu Tik Tok’a girerek görebilirsiniz.

    Küfür, kadın,cinsellik ve basit bayağı görüntüler.

    İnanın başka bir şey yok.

    Kimse kusura bakmasın;

    “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”

    “Görünen köy kılavuz istemez”

    “Ne ekersen onu biçersin.”

    “Nereye gidiyoruz böyle?” diyorsanız.

    “İsterseniz bir Tik Tok’a bakın!” derim.

  • Vicdan

    Vicdan

    Bazıları; arkadaş ortamında, kalabalıklarda, resmi ortamlarda ne kadar vicdanlı olduklarını anlatır dururlar.

    Vicdanınen büyük bir erdem olduğundan dem vururlar.

    Yetmez;“Hep vicdanlı olun!” derler.

    Böyle anlarda, şaşar kalırne diyeceğinizi bilemezsiniz.

    Oysa yapılan onca haksızlığın, adaletsizliğin, kayırmacılığın altında “vicdanlıyım” diyenlerin imzası vardır.

    Düşünüyorum da kişiler kendi düşünce tarzı, yaşam felsefesi, inançları doğrultusunda; vicdan muhasebesi yapıyor, olaylara o pencereden bakıyorlar.

    Haliyle böyle olmasa; bu kadar rahatvicdan lafı edemez, vicdan dersi veremezler.

    “Torpili, adam kayırmayı” kim olsa yapar.

    Ne var bunda…

    Bal tutan parmağını yalar…

    Bu kadar basit.

    Ne gerekiyorsa onu yaptık.

    “Vicdanı tertemizdi, çünkü onu hiç kullanmamıştı.”

    Durum biraz da bu mudur?

    Vicdan mı menfaat mı?

    Dünya vicdansızların yuvası mazlumların en büyük cehennemidir.

    Vicdan, her insanın sahip olabileceği içsel bir muhasebe değildir.

    İnsanlar kötülüğü, arzularının kuvvetli olmasından çok, vicdanlarının zayıf oluşundan dolayı yaparlar.

    Vicdanlı olmak:

    Duruş, bilgi, tecrübe, yüreklilik ister.

    Vicdan küçük insanların dilinde vicdansızlığa dönüşür.

    Şunu da unutmamak gerekir:

    İyi bir vicdan, en rahat yastıktır.

    İnsan vicdanı yaşadıkça insanca yaşar.

    Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azabı ile beraber olan zenginlikten, bin kere daha iyidir.

  • Müslüme

    Müslüme

    Elim klavyeye bir türlü gitmiyor.Yazmaya çalışıyorum ama olmuyor. Ne yazacağımı ne diyeceğimi bilmiyorum. Zor da olsa yazmalı!..

    “Sessiz kalmak onaylamaktır.“diyorum.

    Tepki göstermemek, sessiz kalmak, isyan etmemek, haykırmamak, karşı gelmemek onaylamaktır; bunları biliyorum.

    Moğollar grubu, şarkılarında ;“Bir şey yapmalı!” diyordu.

    “Bir şey yapmalı!” diyerek, klavyenin tuşlarına zor da olsabasıyorum.

    Uzun yıllar önce bir şehirde, kuaförde çalışan bir kız çocuğu şehrin tam ortasından hem de güpegündüz, zorla arabaya bindirilip şehrin tenha bir yerine götürülüp tecavüz edilmiş.

     Bıçakla boynu kesilip sonra da öldü diyerek, kanala atılmış; kız çocuğukan kaybından ölmemiş, sürünerek yola çıkmış, yardım istemiş ve birileri tesadüfen kız çocuğunu görmüş, sonrası malum…

    Kuaförde çalışan kız çocuğunun, güpegündüz şehrin ortasından kaçırılıp tecavüz edilmesine, “O şehirde yaşayan insanlar güvende değil, o şehir güvenli bir şehir değil.” demiştim.

    Köylerde, şehirlerde, ülkeler ve de anakaralarda(kıtalarda) yaşanan olaylar ve olayların niteliği,şekli ve de nedeni;o yerlerin aynasıdır.

    Yaşanan olaylarla özdeşleşir toplumlar.

    Olaylar neyse toplumlar da odur.

    Müslüme, sözün bittiği yerdir.

    Ne denilebilir ki!

    Kolay değil mi? “Avrupa da ahlak yok! Onlar hepten ahlaksız!” ya da ne bileyim Japonlara, Çinlilere, “Tanrı tanımaz, bunlar hepten ateist”, Afrikalılara, “medeniyetten bihaber bunlar!” demek.

    Dönüp kendimizebakmalıyız…

    Biz neyiz…

    Neyiz biz…

    Suçluyuz her birimiz…

    Başkaları kötü, biz çok iyiyiz yalanına yıllarca inanıp bu yalanlarla barışık bir şekilde yaşadığımıziçin suçluyuz.

    Hiç özeleştiri yapmayıp;“bizim de yanlışlarımız var” demeyip kendimizde suç aramadığımız için suçluyuz.

    Değişmediğimiz, dönüşmediğimiziçin suçluyuz.

    İnsan gibi insan olmadığımız için suçluyuz…