SON DAKİKA
Köşe Yazıları

O Yumruklar, O Beyazıt Sabahları Nereye Gitti?

O Yumruklar, O Beyazıt Sabahları Nereye Gitti?

Bir zamanlar bazı insanlar vardı.

Henüz makamları, imkânları, güçleri yoktu. Ama inandıkları bir dünya vardı.

O dünyanın merkezinde adalet, ahlâk, hakkaniyet ve merhamet duruyordu.

80’lerde, bilhassa 90’larda İslâmcı muhalefetin sesi böyle yükseliyordu.

İbrahim Sadri’nin şiirlerinde, Eşref Ziya’nın ezgilerinde, Ömer Karaoğlu’nun marşlarında aynı inanç yankılanıyordu:

“Haklıyız!”
“Kazanacağız!”
“Bir gün mutlaka…”
“Hak gelecek, bâtıl zâil olacak…”

Bu yalnızca bir siyasi söylem değildi.

Bir ahlâk ve medeniyet iddiasıydı.

Şule Yüksel Şenler’den Rasim Özdenören’e, Mustafa Kutlu’dan Erdem Bayazıt’a kadar nice yazar ve şair, gençlere yalnızca nasıl bir iktidar kurulacağını değil, nasıl bir insan olunacağını anlatıyordu.

Zulme karşı çıkıyorlardı.

İmtiyaza karşı çıkıyorlardı.

Haksızlığa, tüketim kültürüne, yozlaşmaya, güç karşısında eğilmeye karşı çıkıyorlardı.

Ve bir gün güç ellerine geçtiğinde farklı olacaklarını söylüyorlardı.

Bir de Beyazıt Camii’nin sabahları vardı.

Kudüs için…

Filistin için…

Mescid-i Aksa için…

İnsanlar sabah namazında Beyazıt’ta buluşur, dua eder, ardından meydanlara yürürdü.

Beyazıt sadece bir meydan değildi.

Bir vicdanın adresiydi.

O yıllarda Kudüs, Bosna, Çeçenistan, başörtüsü zulmü ve dünyanın farklı yerlerindeki mazlumlar için ses yükselirdi.

Çünkü mazlumun kimliğine bakılmazdı.

Mazlum mazlumdu.

Zalim kim olursa olsun, zulüm zulümdü.

Bugün insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

O insanlar nereye gitti?

O Beyazıt sabahları…

O dualar…

O yürüyüşler…

O şiirler…

O marşlar…

O havaya kaldırılan yumruklar…

O büyük adalet ve hakkaniyet iddiası?

Meselem bugünün siyasi konjonktürü değil.

Ben o dünyayı soruyorum.

Çünkü insanın gerçek imtihanı muhalefetteyken söyledikleriyle değil, güç eline geçtiğinde söylediklerini hatırlayıp hatırlamadığıyla başlar.

Muhalefetteyken adalet isteyen, güç eline geçtiğinde de adaleti savunabiliyor mu?

Liyakatsizliğe karşı çıkan, kendi yakını söz konusu olduğunda aynı ölçüyü koruyabiliyor mu?

Hukuku yalnızca kendisine lazım olduğunda değil, sevmediği insan için de savunabiliyor mu?

Mazlum kendi mahallesinden değilse yine mazlum mudur?

Çünkü adalet yalnızca bize yapıldığında hatırlanacak bir kelime değildir.

Hukuk yalnızca bizim kapımıza geldiğinde kutsal değildir.

Ahlâk yalnızca rakibimizin yanlışında hatırlanmaz.

Eğer savunduğumuz değerler yalnızca biz güçsüzken geçerliyse, ortada bir medeniyet idealinden çok bir güç mücadelesi var demektir.

Belki de bugün yeni sloganlara değil, eski sözlerimizin karşısına geçip kendimize bakmaya ihtiyacımız var.

Bir zamanlar “adalet” diyorduk.

“Hakkaniyet” diyorduk.

“Emanet” diyorduk.

“Mazlumun yanında olmak” diyorduk.

Şimdi kendimize soralım:

O adalet hâlâ bizim adaletimiz mi?

Belki kaybolan insanlar değildi.

Belki kaybolan Beyazıt da değildi.

Kaybolan, o meydanları dolduran vicdandı.

Ve belki bugün yeniden yumruklarımızı havaya kaldırmadan önce, vicdanlarımızı ayağa kaldırmamız gerekiyor.

Bu habere tepkiniz ne?
Bu haberi paylaş

Yorumlar

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Güvenlik sorusu