İnsan bazen günahla kirlenmez… Hakikate geç kaldığı için çürür.
Çünkü bu çağ, düşünmeyi değil taraf olmayı öğretiyor. İnsanlara hakikati değil, ait olmayı sevdiriyor. Ve çoğu insan daha kendi ruhuna bile inmeden bir sloganın, bir cemaatin, bir liderin, bir kalabalığın içine sığınıyor.
Sonra buna iman diyorlar.
Oysa insanı her zaman inkâr mahvetmez. Bazen yanlış iman da insanın ruhunu çürütebilir. Hatta bazı insanlar imansızlıktan değil, yanlış inandıkları şeylerin içinde boğulur.
İşte bunu geç anladım.
Her “illâ” kurtuluş değildir çünkü. Bazı “illâ”lar boyna geçirilen görünmez zincirdir. İnsan bazen Allah’a yaklaşacağını sanırken kendi nefsinin putperesti olur.
Çünkü nefs dediğin şey her zaman günahla büyümüyor. Bazen kutsallarla büyüyor. Bazen bir secdeyle… Bazen insanların alkışıyla… Bazen “haklı” görünmenin verdiği o şeytani hazla…
Ve insan en çok da kendi nefsini din zannettiğinde kayboluyor.
Sonra bir gün hayat seni iki denizin birleştiği yere getiriyor. Tam da oraya… Yani bütün ezberlerin sustuğu yere…
Orada ne kalabalıklar yardım ediyor insana, ne sloganlar, ne de yıllarca peşinden gidilen sahte hakikatler…
İnsan ilk kez kendi iç sesiyle baş başa kalıyor.
Ve o an anlıyor: Hakikate varmadan önce insanın ilk mürşidi aslında şüphesiymiş.
Çünkü şüphe etmeyen insan düşünmüyor. Düşünmeyen insan araştırmıyor. Araştırmayan insan ise önüne konulan her kutsalı hakikat sanıyor.
Belki de bu yüzden en zor inkâr, insanın yıllarca secde ettiği yalanı fark etmesidir.
Kolay değildir çünkü. İnsan bazen bir ömrü yanlış bir kapının önünde geçirir. Sonra o kapının hiç açılmayacağını anlar. Ama yine de ayrılmaya cesaret edemez.
Çünkü hakikat bazen kapı açmaz. Önce bütün kapıları yıkar.
İşte insanın içindeki kıyamet de o zaman başlıyor.
Bir yanda çocukluğundan beri öğretilenler… Diğer yanda ruhunun susturamadığı o derin hakikat hissi…
Ve insan o an anlıyor: Allah’a varmadan önce herkes kendi sahte ilahlarını gömmek zorunda.
Kimi makamını gömer… Kimi kibirini… Kimi hocasını… Kimi liderini… Kimi de yıllarca “iman” sandığı korkularını…
Çünkü bazı insanlar gerçekten Allah’a değil, kendilerine öğretilen korkulara secde ediyor.
Sonra yıllar geçiyor…
İnsan kalabalıkların içinde yürürken bile içten içe eksik hissediyor kendini. Çünkü ruh, bezm-i elestte verdiği sözü unutmasa da dünya gürültüsü o sesi bastırıyor.
Ve belki de bütün trajedi burada başlıyor.
Herkes “inandım” diyebiliyor… Ama çok az insan gerçekten “lâ” diyebiliyor.
Çünkü “lâ” demek sadece inkâr etmek değildir. İnsanın kendi nefsine savaş açmasıdır. Kendi içindeki sahte tanrıları parçalayabilmesidir.
Ben bunu geç öğrendim.
Belki bu yüzden yolumu kaybettim. Belki bu yüzden Hızır’a geç kaldım. Belki de ilk günahım yanlış şeye bağlanmaktı.
Ama son günahım… Kopmam gereken yerde hâlâ kopamamaktı.
İbrahim Küçükler



Kirli Siyaset
CHP–Muhafazakâr Geriliminin Görünmeyen Sebebi
Teori Pratik İlişkisi
Yarayı Kaşıyanlar
İslam Birliği
