İnsan aslında ömrü boyunca annesinden uzaklaşmaz…
Sadece büyüdüğünü sanır.
Çocukken düştüğünde dizindeki yarayı annesine gösterir insan. Büyüyünce kalbindeki çatlakları saklamayı öğrenir ama yine de içten içe aynı kapıya yürür. Çünkü anne, insanın dünyaya bırakılmış ilk gölgesidir. Ve insan hangi güneşin altında yaşarsa yaşasın, yorulunca dönüp kendi gölgesini arar.
Bazı insanlar şehir özler, bazıları eski bir aşkı…
Ama insanın içini en derinden yoran şey, artık başını koyabileceği o dizlerin uzağında kalmaktır. Çünkü anne, sadece doğuran değildir; insanın içindeki dağılmış parçaları sessizce toplayan görünmez bir zamandır.
Bir anne öldüğünde mesela…
İnsan kaç yaşında olursa olsun yetim kalır.
Çünkü dünyanın bütün saatleri çalışsa da, insanın içindeki vakit durur. Hayat devam eder, kalabalıklar konuşur, sokaklar yürür ama insanın içinde kapanmayan eski bir kapı rüzgâr sesi çıkarır durur.
Anne, evin içindeki lambaya benzer aslında.
Varlığında kimse fark etmez onu.
Ama söndüğünde insan ilk defa karanlığın da bir ağırlığı olduğunu anlar.
Ve insan neden annesini özlediğini çoğu zaman açıklayamaz. Çünkü bu özlem ete kemiğe değil; insanın varoluşuna duyduğu özlemdir biraz da. Anne, insanın dünyaya düşerken tuttuğu ilk daldır. Hayat denilen uçurumda ne kadar savrulursa savrulsun, ruhu dönüp yine o dala uzanır.
Belki bu yüzden insan en çok geceleri annesini hatırlar.
Çünkü gece, insanın kendine yalan söyleyemediği yerdir.
Herkes uyurken kalbin içinde küçük bir çocuk uyanır ve sessizce annesini çağırır…



Mehter
Edep Yahu!
İyi İnsan Kimdir?
Toprağın Altındaki Altın mı, Üstündeki Hayat mı?
Şiddet Eğilimi
