Tasavvuf ehli der ki:
İnsan unuttuğu kadar kaybolur.
Milletler de böyledir.
Çünkü insanın hafızası ruhunun evidir. Milletlerin hafızası ise medeniyetinin evidir.
Ev yıkılırsa insan ölmez.
Ama nereye ait olduğunu unutmaya başlar.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı sancılardan biri tam da budur.
Ekonomiden daha derin…
Siyasetten daha eski…
Sessiz ama yıkıcı bir hafıza kaybı…
Türkiye’de tuhaf bir gelenek var.
Önce insanın hafızasını elinden alıyorsunuz.
Sonra ona neden hatırlamadığını soruyorsunuz.
Önce dedesinin mezar taşını okuyamayacağı bir düzen kuruyorsunuz.
Sonra dönüp:
“Neden tarihinizi bilmiyorsunuz?” diyorsunuz.
Önce kelimelerini azaltıyorsunuz.
Sonra:
“Neden kavram üretemiyorsunuz?” diye soruyorsunuz.
Bu, gözlerini bağladığınız adama neden yolu bulamadığını sormaya benziyor.
Avrupa’da ya da Amerika’da eğitim alan birçok insanın yaşadığı ortak bir sarsıntı vardır.
Bir öğrenci üniversite kütüphanesine girer.
Bin yıl önce yazılmış metinleri okur.
Sekiz yüz yıl önce yaşamış bir düşünürle aynı masaya oturmuş gibi hisseder.
Bir medeniyet kendi ölüleriyle konuşmaya devam etmektedir.
Sonra kendi ülkesine döner.
Dedesinin mezar taşının başına gider.
Okuyamaz.
Taş oradadır.
Dede oradadır.
Tarih oradadır.
Ama kelimeler artık yoktur.
İşte insanın ciğerini yakan şey budur.
Mesele mezar taşı değildir.
Mesele dedeyle torun arasına giren sessizliktir.
Bir Alman bin yıl önceki atasıyla konuşabilirken, bu toprakların evladı bazen yüz yıl önce ölmüş dedesinin ne anlattığını bilemez.
Sonra dönüp bu millete cehalet dersi verilir.
Ne büyük ironi…
Daha sonra akademisyenler çıkar.
Toplumun kavram üretemediğinden bahsederler.
Belki haklıdırlar.
Fakat şu soru da haklıdır:
Toplumun kavramlarla buluşması için ne yaptınız?
Kaç profesör Anadolu’nun bir ilçesine gidip halka açık konferans verdi?
Kaç akademisyen bir köy okulunda çocuklarla oturdu?
Kaç doçent bir çiftçinin derdini dinledi?
Kaç bilim insanı yazdığı makaleyi halkın anlayacağı dile çevirdi?
Şarkıcılar turne yapıyor.
Komedyenler turne yapıyor.
Siyasetçiler turne yapıyor.
Peki akademisyenler neden turne yapmıyor?
Bilgi neden halkın ayağına gitmiyor?
Bir başka gariplik…
Viyana Üniversitesi’nin kapısından içeri giren yaşlı bir adam düşünün.
Öğrenci değil.
Profesör değil.
Araştırmacı değil.
Sadece kahvesini içmek isteyen bir vatandaş.
İçeri giriyor.
Bir amfide ders dinliyor.
Kampüste dolaşıyor.
Kimse ona hesap sormuyor.
Çünkü üniversite toplumundur.
Bilgi toplumundur.
İlim toplumundur.
Bizde ise yüksek lisans yapmayı düşünen genç, üniversitenin kapısından nasıl gireceğini düşünüyor.
Güvenlik izin verir mi?
Kime soracağım?
Nereye çıkacağım?
Bir tarafta üniversiteye giren evsiz adam…
Diğer tarafta üniversiteye girmeye çekinen öğrenci…
Sonra toplumun bilimden uzaklaştığını konuşuyoruz.
Gerçekten etkileyici.
İşin daha da acı tarafı şu:
Bu ülkede Anadolu insanı her şeydir.
Asker gerektiğinde askerdir.
Vergi gerektiğinde mükelleftir.
İşçi gerektiğinde işçidir.
Çiftçi gerektiğinde çiftçidir.
Savaş çıktığında ilk saftadır.
Şehit düştüğünde adı destan olur.
Ama konu kültüre, eğitime ve entelektüel meselelere geldiğinde birden bire problem hâline gelir.
Birden bire “eğitimsiz kitle” oluverir.
Bu ülkede Anadolu insanı hem devletin omurgasıdır hem de bütün eksikliklerin sanığıdır.
Bu biraz haksızlık değil midir?
Ben Yörüğüm diyen bir insanın bugün yarım saat boyunca Yörüğün ne olduğunu anlatmak zorunda kalması bile başlı başına bir medeniyet problemidir.
Türkmen dediğinde açıklama yapmak zorunda kalıyorsun.
Oysa dünün Yörüğü, dünün Türkmeni devletin sınır boylarında nöbet tutuyordu.
Fethedilen topraklara yerleşiyordu.
Orayı vatan yapıyordu.
Devletin köküydü.
Kanıydı.
Canıydı.
Bugün ise kök, ağaca kendisini anlatmaya çalışıyor.
Bundan daha büyük bir hafıza kaybı olabilir mi?
Belki de Türkiye’nin temel problemi cehalet değildir.
Belki problem, bilgi ile millet arasındaki köprülerin çökmesidir.
Çünkü bilgi başka şeydir.
İrfan başka şey.
Bilgi üniversitede üretilir.
İrfan ise halka dokunduğu zaman doğar.
Bilgi kitaplarda yaşayabilir.
Ama irfan insanın içinde yaşar.
Biz bugün bilgi üretiyoruz.
Raporlar yazıyoruz.
Projeler hazırlıyoruz.
Strateji belgeleri yayınlıyoruz.
Vizyonlar açıklıyoruz.
Kızıl Elmalar anlatıyoruz.
Fakat Anadolu’nun en ücra köşesindeki vatandaş bu büyük hikâyenin neresinde durduğunu bilmiyor.
Çünkü ona yalnız sonuç anlatılıyor.
Sürecin parçası olmasına izin verilmiyor.
Eskiden Ahiler vardı.
Loncalar vardı.
Tekkeler vardı.
İrfan meclisleri vardı.
Devlet ile millet arasında canlı damarlar vardı.
Bugün ise devlet ayrı konuşuyor.
Üniversite ayrı konuşuyor.
Aydın ayrı konuşuyor.
Halk ayrı konuşuyor.
Aynı memlekette yaşıyoruz ama birbirimizin dilini kaybetmeye başlıyoruz.
Ve belki de asıl soru şudur:
Gerçekten cahil olan kim?
Dedesinin mezar taşını okuyamayan halk mı?
Yoksa halkının ruhunu okuyamayan aydın mı?
Çünkü insan bazen kitap okumadığı için cahilleşmez.
Bazen insanları okumayı bıraktığı için cahilleşir.
Ve belki de bu ülkenin en büyük trajedisi budur:
Halkını tanımayan aydınlar ile aydınını tanımayan bir halk arasında sıkışıp kalmış olması.
.



Politikada İhanet
Bahaneler
Neden İlham Hep Fakirlere Geliyor?
Yol
Hancı Ve Yolcu
