Kategori: Köşe Yazıları

  • Gurbetçi Gözüyle, “Başkan Halil İbrahim Aşgın”

    Gurbetçi Gözüyle, “Başkan Halil İbrahim Aşgın”

    Belçika’da yaşayan bir Çorumlu olarak memleketimi her zaman büyük bir özlem ve merakla takip ediyorum. Son yıllarda Çorum’un sadece fiziksel bir dönüşüm değil; aynı zamanda sosyal gelişim, kültürel zenginleşme ve toplumsal dayanışma alanlarında da önemli adımlar attığını görmek, gurbetçi yüreğimi ısıtan bir mutluluk kaynağı oluyor.

    Bu değişimin arkasında, Başkan Halil İbrahim Aşgın’ın vizyon sahibi yöneticilik anlayışı, kararlı duruşu ve hizmet odaklı yaklaşımı açıkça hissediliyor. Başkan Aşgın’ın çalışmalarının merkezinde “Çorum’un geleceğini inşa etmek” gibi büyük bir hedef var. Göreve geldiğinden bu yana seçim sürecinde söz verdiği projelerin önemli bir kısmını başarıyla hayata geçirerek halkla verilen sözlerin büyük bir bölümünü tutmayı başardı; altyapıdan üstyapıya, kültür‑sanattan sosyal hizmetlere kadar geniş bir alanda çalışma yürüttü.

    Çorum Belediyesi’nin son dönemde tanıtılan 41 büyük projesi, Çorum için yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor. Bu projeler arasında modern bir kongre ve kültür merkezi, yeni yaşam ve ticaret alanları, rekreasyon projeleri ve sosyal mekanlar yer alıyor; bu sayede Çorum, hem kültürel etkinliklere hem bilimsel buluşmalara ev sahipliği yapabilecek bir şehir hâline geliyor.

    Bununla birlikte sosyal belediyecilik alanında da adımlar atılıyor. Özellikle çocuklar ve gençler için kurulan Bilim ve Teknoloji Merkezi, aileler için tasarlanan sosyal alanlar ve eğitim‑destek çalışmaları, toplumun her kesimine hitap eden projeler olarak öne çıkıyor. Bu merkezler, geleceğin liderlerini yetiştirmeye yönelik önemli fırsatlar sunuyor.

    Ramazan ayı boyunca Başkan Halil İbrahim Aşgın’ın öncülüğünde düzenlenen etkinlikler, şehrin manevi ve toplumsal bağlarını güçlendiriyor. Kurulan iftar çadırları sayesinde halk bir araya gelirken, Hacivat‑Karagöz ve meddah gösterileri, tasavvuf ve ilahi dinletileri Ramazan’ın coşkusunu Çorum’a taşıyor. Çocuklar için düzenlenen yarışmalar, animasyonlar ve etkinlikler, ailelerin birlikte keyifli zaman geçirmesine imkân sunuyor. Tüm bu programlar, sadece manevi bir atmosfer yaratmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı ve birlik duygusunu pekiştiriyor.

    Çorum’un tarihi dokusuna sahip çıkmak da bu hizmet anlayışının bir parçası. Kale restorasyonu gibi projeler hem tarihî mirasın korunmasını sağlıyor hem de yeni kuşaklara köklerini hatırlatıyor. Bu tür çalışmalar, yerel kimliği güçlendiren önemli adımlar…

    Yine uluslararası arenada Çorum’un temsil edilmesi, kardeş şehir ilişkileri ve kültürel iş birlikleriyle şehrin adı sadece Türkiye’de değil, dış dünyada da duyuluyor. Bu tür girişimler, yerel yönetimin vizyoner bakış açısını ve dışa açılan bir şehir olma hedefini gösteriyor.

    Tüm bu hizmetler, sadece fiziki değişimi değil; aynı zamanda toplumun her kesimini içine alan kapsayıcı bir kalkınmayı da beraberinde getiriyor. Çorum’un ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan yükselmesine tanıklık etmek, gurbetçi bir yazar olarak beni hem gururlandırıyor hem de ilham veriyor.

    Bu yazıda değindiğim tüm projelerin ve çalışmaların arkasında büyük emek, özveri ve kararlılık var. Bu sebeple Çorum’un bugününe ve yarınlarına şekil veren Başkan Halil İbrahim Aşgın’a ve bu süreçte gece gündüz çalışarak emek veren tüm ekibine içtenlikle teşekkür ediyorum. Çorum halkı, böylesine vizyon sahibi bir lider ve özverili bir ekip ile çalışma imkânına sahip olduğu için gerçekten çok şanslı.

    Aynı zamanda bende;
    Mutluyum ve Çorumluyum 🤩

    Sağlıcakla kalın!

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Çorum

  • Tutunmak

    Tutunmak

    Tutunmak: tutup bırakmamak, dayanmak, sarılmak veya asılmaktır. Bence direnmektir…

    Ağaçlar, çiçekler, otlar… toprağa sıkı sıkı tutunur. Toprak olmazsa bitkiler yaşayamaz.

    Yeryüzünden buharlaşan su, bulutlara tutunur; soğuk hava tabakasıyla karşılaşınca yağmur, kar ya da dolu olarak yeryüzüne düşer. Bulutlar olmazsa yağış olmaz.

    Hayvanlar alemine baktığımızda maymunlar ağaç dallarına, penguenler soğukta sürüsüne tutunur…

    Okuduğum Fakir Baykurt’a ait kitapta ise kaplumbağalar tehlike anında kabuğuna çekilir, bir nevi kabuğuna tutunur.

             Anne bebeğine tutunur.

             Bebek annesine tutunur.

             Öğrenci öğretmenine tutunur.

             Kardeş kardeşe tutunur.

             Eş eşe tutunur.

             Akrabalar akrabaya tutunur.

             Arkadaş arkadaşa tutunur.

             Sevgili sevgiliye tutunur.

             Bilim insanı bilime tutunur.

             Kitapsever kitaba tutunur.

             Hasta ilaca tutunur.

             Zengin paraya tutunur.

             Fakir umuda tutunur.

             Ressam tuvaline tutunur.

             Liste uzar gider.

             İnsanın neye tutunduğu önemlidir.

             Tutunduğunuz bilim ise yarı yolda kalmazsınız.

             Tutunduğunuz kitaplar ise gücünüz devam eder.

             Tutunduğunuz para ise paranız giderse hiç olursunuz.

             Tutunduğunuz çocuğunuz ise büyüyüp gittiğinde ortada kalırsınız.

             Tutunduğunuz arkadaşınız ise aranız bozulduğunda yalnızlıkla baş edemeyebilirsiniz.

             Tutunduğunuz eşiniz ise ona bir şey olursa ortada kala kalırsınız.

             Tutunduğunuz sevgiliniz ise ayrıldığınızda tepetaklak olursunuz.

             İnsan sosyal bir varlıktır. Etrafında eşi dostu, çoluğu çocuğu elbette olacak ama yaşamın tek gayesi onlar olmayacaktır.

             İnsan yaşamın merkezine kendini koymalıdır. Etrafınızdakilere fazla bel bağlamadan yaşamda kalmanın, yolunu bulmak gerekir.

             Kast ettiğim bencillik değildir. Kendine faydanız olmazsa kimseye faydanız olmaz.

             Tutunduklarınızı çoğaltarak, yaşamda çok yönlü seçimler yapabilirsiniz.

             Çocuğunuz büyüyüp yuvadan uçunca, meşgul olduğunuz bir sanat dalı hayattan kopmanızı engeller.

             Sevgilinizden ayrılınca, kitaplarla yaşamı anlamlandırmaya devam edebilirsiniz.

             Eşinizden bir nedenle ayrı düştüğünüzde de tüm işler size kaldığında üstesinden gelebilmelisiniz.

             Aynı hatalara düşmemek için tecrübelerinize tutunabilirsiniz.

             Tutunduğunuz kişiler zarar veriyorsa bırakmayı bilmelisiniz.

             Sizi tüketen yoran ne ise bırakın gitsin.

             Hele kötü alışkanlıklara hiç bulaşmayın.

             İyiliğe tutunun.

             Güzelliğe tutunun.

             Neye tutunursanız tutunun ama önce kendinize tutunun.

              İnsan önce kendine tutunmalıdır.

             Tutunulan dallar olabilir ama kök sizin içinizdedir.

             Tutunduğunuz dalları çoğaltırsanız;

             Bir dalınız kırılsa bile yine ayakta kalırsınız.

                                    MUAZZEZ TOĞRUL

  • Mavera

    Mavera

    ‘’Biz, dile ve söze değil, öze ve hale bakarız.’’ (Hacı Bektaşi Veli)

    Ötelerin ötesi, görünen ve görünmeyen, görülenlerle görünmeyenleri görmek, hissetmek, anlamak, mana alemine dalmak.

    Yarını bugünden bilmek, gönül gözü açık olmak. Günlük değil, yarın için hazırlık yapıp zaman içerisi zamana dalmak.

    Gözler bakar, ancak her bakan ötesini görmez, algılayamaz, vehmedemez, yaşanan durumdan vazife çıkartamazsa geleceğe emin adımlar atamaz, olayları analiz edemez, kişiler, topluluklar, cemiyetler hakkında bilgi sahibi olamaz, devamlı Fransız kalır.

    Kimseyi bilgisizlikle ve bilmemezlikle suçlamak kişinin kibrinden hasıl olan husustur, peşin hükümlü, olayları günlük yorumlamak, dünü biliyormuş gibi ahkam kesmek, ötesini görmemek demektir.

    Elbette insanlar zaman içerisinde değişebilir, ancak temel esaslar kayba uğrarsa işte o zaman asimile olur, tarihin çöplüğünde yerini alır.

    Benlik insanı nefsin arzu ve istekleriyle esir alır, bilgiçlik taslayan, çevresine tepeden bakan olur çıkar, inanan hiç bir kimse böyle bir olayı yaşamaz, yaşatmaz, çünkü düsturu ‘’ sev yaratılanı, yaradan dan ötürü’’ düşüncesi ile yol alır. Tarihte bunun örnekleri çoktur. ‘’

    Bir gün ırmak kenarında abdest alan bir derviş imamın yanında, zaman içerisinde, zaman yaradan rabbim sana şükürler olsun, imam azizim zaman içerisinde zaman olmaz, bir gün yine ırmak kenarında abdest almak üzere imam gelir, gaflete düşer uyuya kalır, rüyasında imam kadın olur, evlenir üç çocuk yapar, derviş gelir uyan hoca, uyan ezan geçecek der, garibanın eline sarılır beni bağışla bilemedim, nasıl zaman içerisinde zaman varmıymış hocam der.’’

    Dedik ya herkes ötesini göremez, o bir marifettir, mesele idrak edebilmektir.

    Üfteda Hz. malum Aziz Mahmut Hüdai Hz. nin şeyhidir, elbette şeyhler yerlerine halef belirlerler, çok müridi vardır, içlerinden kimi seçeceği muallaktadır, bir gün ormana giderler herkes bana bir şeyler getirsin der, çiçek, böcek, kuş vs. getiriler, içlerinden Hüdai kuru bir dal getirir, şeyh; bize kuru dalımı laik gördün, şeyhim neye elimi uzattıysam hepsini ALLAH’ı zikreder gördüm, müritler yağ çekiyor derler.

    Kışın şiddetli olduğu bir akşam şeyh şöyle taze bir üzüm olsa da yesek, Hüdai ben getireyim, dışarı çıkar tepsi içerisinde üzeri kar kaplamış taze üzümü sunar, tepside cennet kokusu vardır, o vakte kadar Hüdaiye yağcı gözüyle bakanlar kafalarını yere eğerler, mahcup olurlar, şeyhi halefini bulmuş, duasını etmiştir, padişahlar ardın sıra yürüsün.’’

    Bakmak görecelidir, her canlı varlık aleminin tamamını göremez, ancak ötelerin ötesini görenler, gönül gözü açık olanlardır. Bilge olmak deryanın sahibi yapmaz, zira öğrendiğimiz bir damla kadardır, daha ilerisi için tevekkül etmek gerek, benlik bunu yok eder, yerini nefsi arzular alır, oda insanın felaketi demektir.

    İlim sahibi olabilirsin, bu kültür değildir, bilginin üzerine şahsiyeti ve güzel ahlakı oturtursan işte o vakit manevi aleme adım atarsın, şayet tam tersi ilim sahibi olur, oluşan bilgileri Deyistliğe, Ataistliğe yorarsan  o vakit sadece ve sadece günlük hayat sürersin, ötelerin, ötesini göremezsin.

    İnsan bencillikten, çok bilmişlikten, kibir aleminden kendini soyutlamalı, hakla, batılı ayırmalı, sonra mana aleminde seyrü sefer yapar. Gelişen günlük olaylar bazen gelecek için ipuçları verebilir, mesele onu analiz edip ders çıkartıp ve tedbir almayı beraberinde getirir. Karşımızdaki insanın niyetinin halismi, hainmi olduğunu ancak geçmişini bilmekle çözebiliriz. İnançlarını gösteriş üzere yapanlar sadece fiziken ibadet ederler, kalplerinde nur olmaz, kaddi surette içlerindeki kötü zihniyeti dışa vurmazlar anacak çok yakından tanıdığın vakit anlama imkanına sahip oluruz, bu tip kişilerin zihniyetini samimiyetlerinden analiz edersek rahat görürüz, zira bunlar cami ve mescit dışında farklı davranışlar sergilerler.

    Alim olan ilim sahipleri çok alçak gönüllü, mütevazi insanlardır, bakışları ile karşısındakinin iç dünyasını okur ve analiz eder, o doğrultuda değer verir, Tarihimizde örnekleri mevcuttur, ‘’ Fatih’in vefa Hz. ni ziyaretinde tekkenin kapıları açılmaz, ileriyi gören şeyh Hz.leri padişahı makamında ziyaret ederek gördüklerini izah eder, zira o mana alemini gören bir daha çıkmaz, siz devlet idare ediyorsunuz, sekteye uğramasın der, sultan makul karşılar.

    İleriyi kişinin şahsiyetinde görmek, mana vermek işte maveradır anlayana, anlamak isteyene. Mesele idrak edip hissemize düşeni heybemize koymaktır, kibre, gurura, yeisse düşmeden her canlıyı olduğu gibi kabul edip değer vermek, sonrasında örnek teşkil ederek talep üzerine bilgi vermek, aydınlatmak, doğruları incitmeden tebliğ etmektir.

     İlim isteyene hissesini vermek gerek, istemeyene ısrar etmek nafiledir, zira onların gönül gözleri kapalı, kalpleri mühürlüdür, söylenen bir kulağından girer diğerinden çıkar, duymaz, hissetmez, göremez, kibir abidesidir dünyaya tepeden bakar. Fidan eğilir yön bulur, ağaç odundur yanar.

                                         ‘’ Özümüz var özden öte

                                            Sözümüz var sözden öte

                                            Ötelerin ötesinde

                                            Gözümüz var gözden öte.’’(Aşık Sefai)

                                             ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                      Namık GEDİK

  • Gerçekleri Konuşabilmek!

    Gerçekleri Konuşabilmek!

    Ne desen ne etsen ne konuşsan sıkıntı; kurduğunun her cümlenin altında mutlaka bir alt niyet, fesatlık aranır.

    Şöyle rahat bir cümle kurma, doğru bilgileri dile getirme şansın hiç yok.

    Bu ülkede sanırım en zor iş gerçekleri konuşabilmek.

    Birileri ile konuşurken kurduğun her cümlenin iyi düşünülüp, doğru tartılması ona göre konuşulması gerekmektedir.

    Doğal bir konuşmadan elli tane mana çıkartmak ülkemiz insanına has olsa gerek…

    En kötüsü ne biliyor musunuz?

    Tarihi bir tespit yapamaya kalksanız, başlıyorlar…

    Sen ne demek istiyorsun?

    Senin maksadın ne?

    Sen kasıtlı yapıyorsun bu yorumu…

    Bizi gömüyorsun…

    İyi de tarihin gerçeklerini, olduğu gibi konuşmak ya da anlatmak ne ise onu dile getirmek ne birilerini gömmektir, nede kötülemektir.

    İnanın, “Cumhuriyet 1923’te kuruldu.” demekten bile korkuyor insan, acaba bunun altında bir kötü niyet aranır mı? Diye.

    Rahat rahat Osmanlı’yı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikâyesini konuşmak bile sıkıntı yaşıyoruz.

    Ne konuşacağız?

    Nasıl konuşacağız?

    Köylüler üzerine bir tespit yapmaya gör, başlıyorlar…

    Köylülere ne demek istiyorsun?

    Sen köylülere cahil mi diyorsun?

    Köylüler medeniyetten uzak mı? Dedin.

    Demek istediğim bir şey yok, sadece köylülerle ilgili tarihi gelişmeleri anlatmaya çalışıyorum.

    Bir tespit…

    Bir tahlil…

    Sosyolojik, felsefik bakış açıları ile meseleyi ele alabilmek…

    Yapılmak istenenin hepsi bu!

    Sonuçta köylüler, kırsallarda yaşayan insanlar, dolayısı ile kendilerine göre bir kültürü ve yaşam şekilleri var.

    Şehir kültürü ile yaşayan insanlar değiller.

    Böyle bir tespit yapmak normal değil mi?

    Bunda bir aşağılama ya da köylülere hakaret var mı?

    Avrupa kıtasında bir sürü medeni, teknik gelişmeler, buluşlar oldu.

    Bu gelimeler Avrupa ülkelerini çok ileriye taşıdı.

    Rönesans, reform, sanayi devrimi, Fransız ihtilali, coğrafi keşifler ve bir sürü buluşlar…

    Neden Avrupa diyoruz?

    Bugün kullandığımız tüm teknoloji Avrupa menşeili de ondan…

    Çin, Japonya yeni medeniyet coğrafyası…

    Eskilerden Sümerler, Mısırlar…

    Tarihi gerçeklik tüm bunlar…

    Yok mu sayalım?

    İnkâr mı edelim?

    Görmezden mi gelelim?

    Anlamıyorum, tarihle ilgili bir şey söylesen birileri çıkıp, “Sen ülkemizi küçümseyemezsin” diyor.

    Bunun neresi küçümseme?

    Bizler hala bir meseleyi medeni insanlar gibi konuşabilecek düzeyde değiliz.

    Bir şey söylesen bunu bir aşağılama, saldırı olarak algılıyor insanlar…

    Niye saldırı olsun?

    Bir yerel yönetim ile ilgili bir tespit yaptığında birileri bir yerlere çekiyor.

    Hoşuna gidiyorsa seninle ilgili güzel cümleler kuruyor, hoşuna gitmiyorsa bir sürü laf ediyor.

    Kişisel, düşünsel saldırıyor.

    Can Yücel’in bu konu ile ilgili meşhur bir sözü vardır, buraya o sözü yazmayacağım.

    Hiç de yeri değil!

    Bir yerlerden başlamak gerek doğrusu.

    Konuşmalı hem de, her şeyi konuşmalı…

    Medeni olmanın yolu konuşmaktan geçer…

    Övmek, yermek sıradan ve basit insanların işidir.

    Dünya ve ülke gerçekleri üzerine tabii ki tespitler yapabilmeliyiz. Tespit yapılmadan doğrular öğrenilmez. Doğrular öğrenilmeyince de bir adım ileriye gidemeyiz.

    Artık şu kısır döngüden kurtulalım.

    Belli bir eğitim almış insanların böyle basitliğe düşmesini, karşılıklı bir konu üzerinde sohbet edememesini anlamıyorum, anlamakta istemiyorum.

    Bilim denilen şey, gerçekler üzerine inşa edilir.

    Gerçekçi olmadan da bilim yapılmaz.

    Gerçekleri konuşmak en büyük bilimdir!

    De hadi gerçekleri konuşalım! Durum tespiti yapalım!

    Ne dersiniz?

  • Ve İşte Yolun Sonundasın

    Ve İşte Yolun Sonundasın

    Artık kaçacak bir sokağın, erteleyecek bir yarının yok.

    Zaman, bir ihtiyarın dizlerine çökmüş; nefesi kısık, sesi kederli. Aynaya baktığında gördüğün yüz yalnızca senin yüzün değil—üst üste binmiş yılların, yutulmuş kelimelerin, yarım kalmış cesaretlerin haritası.

    O çizgiler, gülüşten çok suskunlukla oyulmuş; her biri bir vazgeçişin izi. Odanın sessizliğinde gölgeler dans ediyor, duvarlar geçmişin sessiz tanıkları gibi; her köşe, her çatlak bir çocukluk hatırası fısıldıyor, bir kaybolmuş sevgi, bir söylenememiş kelime, bir dönülmemiş yol.

    Çocukluk gözlerinin önünde bir yaz akşamı gibi beliriyor. Dizlerin kanlı, avuçların tozlu, kalbin hafif… Dünyayı ciddiye almadığın zamanlar.

    Sonra gençlik…

    Ateşi bol ama yönü kayıp bir yangın. Ne yaktığını anlamadan kül olmuş hevesler; yaktıkların arasında başkaları kadar kendin de yanıyor.

    Olgunluk sessiz, ağır bir bekleme salonu; hayaller numara almış ama çoğu çağrılmamış. “Sonra” diyerek üstünü örttüğün her şey şimdi önünde açılmış bir sandık gibi.

    Sevemediklerin, söyleyemediklerin, korkudan eğdiğin başın ağırlığı…

    Hepsi burada. Hepsi aynı anda, gözlerinin önünde.

    İyilik yaptın, evet. Küçük, sessiz, kimsenin bilmediği notlar gibi. Kötülük de yaptın—çoğu bağırarak değil, susarak, çünkü insan bazen elini kirletmemek için kalbini kirletmeyi seçer.

    Şimdi ölüm karşında duruyor; ne acele ettiriyor ne teselli veriyor. Sadece bakıyor. O bakışta bütün yalanlar çözülüyor, bütün suskunluklar ağırlığını buluyor, tüm seçimlerin bir defterde açılıyor.

    Sahi, bu hayat yaşamaya değdi mi?

    Değdi mi uykusuz gecelere, içine gömülen cümlelere, yarım kalmış vedalara? Değdi mi başkalarının korkularıyla daraltılmış bir ömre?

    Sonsuzluk diyorlar, belirsizlik diyorlar. Ama insanı titreten, cevapsız kalan sorular; hayatın kendisi bir muhasebe defteri, ölüm ise defteri kapatacak olan el.

    Ölümün soğuk olduğunu sanıyordun.

    Ya ölüm sıcaksa?

    Ya bu dünyanın gürültüsünden sonra gelen ilk gerçek sükûtsa? Ya ölüm, insanın kendine ilk kez yalan söyleyemediği yerse? Belki de hayat, varmak değildi; yanmayı göze almaktı. Kırılmayı, eksilmeyi, yalnız kalmayı göze almak… Şimdi veda vakti. Avuçlarında tutabildiğin tek şey sessizlik. Dilin susuyor, kalbin konuşuyor. Yol bitmiş olabilir. Ama son soru hâlâ dimdik, gözlerinin içine bakıyor:

    Sen bu hayatta gerçekten yaşadın mı, yoksa sadece ölümü geciktirdin mi?

    Ve birden hatırlıyorsun…

    kaybettiğin her gülüşü, sevdiklerini, söyleyemediklerini, tutamadığın elleri. Hepsi tek bir nefeste çarpıyor yüreğine, sessiz bir çığlık gibi.

    Gözlerin doluyor, gökyüzü daralıyor, hayatın bütün ağırlığı bir an için omuzlarını eziyor.

    Ve anlıyorsun: Ölüm bir son değil, bir aynadır. Karşında duran sadece senin kendinsin…

  • Hukukun Sesi Kısılırsa, Devlet Sadece Güç Olur

    Hukukun Sesi Kısılırsa, Devlet Sadece Güç Olur

    Türkiye’de adalet meselesi artık teknik bir hukuk tartışması değildir.

    Bugün tartışılan, hukukun nasıl işleyeceği değil; kimin için askıya alınacağıdır. Bu tabloyu anlamak için dava dosyalarına değil, iktidarların din ve ideolojiyle kurduğu ilişkiye bakmak yeterlidir.


    Bir tarafta dini sürekli ön plana çıkaran; ancak adalet, kul hakkı, liyakat ve ahlak gibi temel dini öğretilerle açıkça çelişen siyasal İslamcı anlayış duruyor.

    Diğer tarafta ise Atatürkçülük adına dini kamusal alandan dışlayan; fakat siyasal olarak sıkıştığı anda aynı dini bir araç gibi kullanmaktan çekinmeyenler…


    Her iki yaklaşımın ortak noktası açıktır:
    Din de ideoloji de samimi bir değer olmaktan çıkarılmış, iktidarın hizmetine verilmiştir.
    Yakın tarih bu çelişkinin örnekleriyle doludur.
    Dün “irtica” denilerek inanç bastırıldı.
    Bugün ise “bizden misin, değil misin?” sorusuyla insanlar hizaya sokuluyor.
    Dün inancını yaşamak isteyenler fişleniyordu.
    Bugün ise muktedire yaslanmayanlar sistemli biçimde tasfiye ediliyor.
    Yöntemler değişiyor; zihniyet değişmiyor.
    Bu noktada sormak gerekir:
    Bu şartlar altında görülen davalardan sağlıklı bir adalet çıkabilir mi?
    Cevap nettir: Asla.
    Ne geçmişte çıktı, ne bugün çıkıyor.
    Çünkü adalet; ne ideolojinin gölgesinde ne de dinin sloganlaştırıldığı bir düzende yaşayabilir. Adalet ancak hukukun üstünlüğü, vicdanın bağımsızlığı ve eşitlik ilkesinin birlikte var olduğu bir zeminde ayakta kalır. O ışık söndüğünde mahkeme salonları, gerçeğin arandığı yerler olmaktan çıkar; gücün kendini onayladığı sahnelere dönüşür.
    Bu ilke yalnızca modern hukuk teorilerinin değil, İslam’ın da temel adalet anlayışının merkezindedir. Nitekim Muhammed (s.a.v) adalette kayırmacılığın toplumsal çöküşe yol açtığını açık bir dille ifade etmiştir. Sahih kaynaklarda yer alan hutbesinde şöyle buyurur:
    “Sizden önceki toplumları helâk eden şey şuydu:
    İçlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakırlar, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise ona cezayı uygularlardı.
    Allah’a yemin ederim ki, Hz. Muhammed’in (s.a.v) kızı Fâtıma hırsızlık yapmış olsaydı, onun da elini keserdim.”
    (Sahih Buhari, Kitâbu’l-Hudûd; ayrıca Sahih Müslim)
    Bu söz, adaletin akrabalıkla, güçle, sınıfsal konumla pazarlık konusu edilemeyeceğini ilan eden tarihsel bir çizgidir. Din, tam da bu noktada iktidarın değil; hakkın tarafında durur.
    Ayrıca Kur’an’da da adaletin güce veya yakınlığa göre çarpıtılmaması emredilir:
    “Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun; Allah’a karşı gelmekten sakının. Şahitlik ederken eğilip bükülmeyin; çünkü Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır.”
    (Nisâ, 135)
    Bu ayet, adaletin kimliklere, aidiyetlere ve güç ilişkilerine göre eğilip bükülemeyeceğini vurgular ve bugün yaşanan “bizden misin, değil misin?” anlayışını doğrudan eleştirir.
    Akademik bakış açısıyla da bu durum anlam kazanır:
    Montesquieu, adaletin varlığı için gücün sınırlandırılmasının şart olduğunu belirtir. Güç denetlenmezse hukuk, iktidarın iradesine dönüşür.
    Hannah Arendt hukukun ahlaktan koparıldığı rejimlerde kötülüğün sıradanlaştığını ve sorumluluktan kaçışın yaygınlaştığını söyler.
    Max Weber, devletin meşruiyetinin hukuktan ve rasyonel kurallardan geldiğini, bunlar yoksa devletin sadece zor aygıtlarıyla ayakta kalacağını vurgular.
    Bugün mahkeme salonlarında yaşanan tam olarak budur:
    Hukuk, evrensel bir norm olmaktan çıkarılıp siyasal sadakatin ölçüldüğü bir alana indirgenmiştir. Adalet, bir hak olmaktan çıkar, bir lütuf hâline gelir.
    Bugün dini söylemle güç devşirenler de,
    Dün dini bastırarak iktidar kuranlar da
    aynı temel yanlışı yapmıştır:
    Devleti kutsallaştırıp insanı unuttular.
    Oysa devlet araçtır.
    Hukuk araçtır.
    İktidar geçicidir.
    Ve ben meseleyi süslemiyorum. Çünkü süslü cümleler, adaletsizliği gizler.
    Bu yüzden halkın diliyle konuşan, sokağın vicdanını yalın biçimde dile getiren Ozan Arif’in dediği yerden bakıyorum meseleye:
    “Devletin polisi var, jandarması var;
    Ben bir daha karışmam beyim.”
    Çünkü adalet, halkın güvenini kaybettiği anda artık kimsenin meselesi olmaktan çıkar.

    İbrahim Küçüker

  • Gözlerinin İçi Gülen Kadın…

    Gözlerinin İçi Gülen Kadın…

    14 Şubat’a dair birkaç gerçek.

    Bir kadının gözlerinin içi gülmüyorsa,
    bunu makyaj kapatmaz.

    Ne pahalı çiçekler,
    ne gösterişli hediyeler,
    ne de sosyal medyada paylaşılan mutlu fotoğraflar…

    Çünkü gözler, gerçeği ele verir.

    Kadınlar güçlüdür, evet.
    Ama çoğu zaman güçlü olmak zorunda bırakıldıkları için güçlüdürler.
    Herkesi idare eden, ortamın huzurunu sağlayan, kırılınca bile toparlayan taraf olmaktan yorulurlar.

    Ve yorulan bir kadının ilk sönen yeri gözleridir.

    Bir kadının gözleri sönmüşse,
    bu bir gecede olmaz.
    Yarım bırakılan cümleler,
    geçiştirilen duygular,
    “abartıyorsun” denilerek küçümsenen hisler birikir.

    Kadın en çok anlaşılmadığında susar.
    En çok yalnız hissettiğinde güçlü görünür.
    En çok değersiz hissettiğinde “iyiyim” der.

    Ama…

    Bir erkek gerçekten yanında durduğunda,
    kadın savaşmayı bırakır.
    Savunmayı bırakır.
    Hesap tutmayı bırakır.

    İşte o zaman gözlerinin içi güler.

    Bir kadını mutlu etmek zor değil.
    Ama emek ister.
    Tutarlılık ister.
    Günü kurtaran romantizm değil, süreklilik ister.

    Bugün çiçek alıp,
    yarın görmezden gelmekle olmaz.

    Herkesin içinde sevip,
    yalnızken mesafeli olmakla olmaz.

    “Ben böyleyim” deyip değişmemekle hiç olmaz.

    Kadın romantik sözlerden etkilenir belki…
    Ama kalbini açtığı şey davranıştır.

    Onu değiştirmeye çalışmak yerine olduğu gibi kabul etmek,
    zor zamanında yanında sessizce durabilmek,
    hata yaptığında yüzüne vurmak yerine elini tutmak…

    Bunlar gözleri güldürür.

    Ve şimdi erkekler için bir gerçek:

    Gözlerinin içi gülen bir kadın, bir erkeğin en büyük şansıdır.

    Çünkü o kadın huzur getirir.
    Yumuşaklık getirir.
    Hayata umut katar.

    Ama o huzur kendiliğinden oluşmaz.

    Bir kadın değer gördüğünde çiçek açar.
    Değer görmediğinde kabuğuna çekilir.
    Ve kabuğuna çekilmiş bir kadını geri kazanmak,
    başta onu mutlu etmekten çok daha zordur.

    Kadınlar sadece sevildiğinde değil,
    kendilerini güvende hissettiklerinde güzelleşirler.

    Gerçek şu:
    İlişkilerde kimse kahraman olmak zorunda değil.
    Ama herkes sorumluluk almak zorunda.

    Sevgi;
    yük değil, destek olmalı.
    Yarış değil, dayanışma olmalı.
    Savaş değil, sığınak olmalı.

    Bugün 14 Şubat.

    Belki herkes hediyeleri konuşacak.
    Belki vitrinler kırmızıya boyanacak.
    Belki romantik cümleler havada uçuşacak.

    Ama asıl soru şu:

    Yanınızdaki insanın gözlerinin içine baktığınızda,
    orada güveni görebiliyor musunuz?

    Birbirinizi gerçekten duyuyor musunuz?
    Haklı çıkmayı değil, birlikte kalmayı seçiyor musunuz?
    Bugün değil, her gün birbirinizi yeniden seçebiliyor musunuz?

    Çünkü gerçek Sevgililer Günü,
    takvimde yazan bir tarih değildir.
    İki insanın birbirine her gün yeniden emek vermesidir.

    Eğer bir kadının gözlerinin içi gülüyorsa,
    orada korku yoktur.
    Orada belirsizlik yoktur.
    Orada “acaba” yoktur.

    Orada güven vardır.

    Ve güven varsa,
    hem kadın hem erkek gerçekten mutludur.

    Bugün 14 Şubat ve dileğim;
    Sevginiz gösterişten değil, güvenden beslensin.
    Sözlerinizden çok davranışlarınız konuşsun.
    Ve gözleriniz, kalbinizin huzurunu ele versin.

    Gözleri gülen tüm sevgililerin
    Sevgililer Günü kutlu olsun.❤️

    Sevgiyle kalın,

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika – Genk

  • Küfür Hakaret

    Küfür Hakaret

    ‘’Muhit’de denmiştir ki : Bir kimse küfür olduğunu bilmekle beraber, küfür olan lafzı söylese, eğer inanaraktan telaffuz, etti ise, kafir olur. Eğer inanmadan veya o lafzın küfür olduğunu bilmeyip söyledi ise fakat lafzı kendi isteği ile söyledi ise, Amme-i ulamaya göre kafir olur. Bilgisizlik (cehl) ile özür olmaz.’’ (Molla Hüsrev)

     İnsanların hal ve hareketlerinden doğan sonuçları kabul etmemek, tepki göstermek, bunu yaparken hakaret derecesini aşıp küfre yönelmek, insan olmanın en aşağı halidir (Belhüm adal).

    Dil nasıl kullanılırsa o şekilde hitap eder, mesele kalbin ve niyetin bozuk olmasından hasıl olan sonuç. Hiç bir canlının kafasında yarattığı düşünceler bir başkasının görüşleri ile birebir örtüşmez.

    İnsanlar kendilerine karşı yapılan hakaretleri, söylemleri aşırı tepki ile, ancak kendileri yaptığı vakit doğal olarak karşılamaktalar. Siyasi harekette malum seçildiği partiyi beğenmeyip başka siyasi partiye geçmek olmaması gerekirken, ne gariptir cereyan etmekte, istifa eden kendi partilerine geldiği vakit sorun yok, ancak üyelerinden birisi istifa edip değiştirdiği zaman aşırı tepkiler, hakaretler havalarda uçuyor, aile büyüklerine hakarete varan sözler sarf ediliyor.

    İnanç sistemimizde haramlardan birisidir, şayet iman ettiysen, önce öfkeni koruyacak onu şiddet ve hakarete varmadan sabırla dizgin altına alman gerekecek. Sokağı bırakalım, evin içinde cereyan eden bir tartışmada öfke kontrolü yoksa bu istenmeyen sonuçları doğuracak, buradaki sorun sokağa yansıyacak, her hangi bir olumsuz harekette şiddete yönlenecek.

    Siyasette baş döndürücü transferler geçmiş tarihimizde cereyan etmiş yolu açılmıştır ‘’ Güneş Motel’’ hadisesi kara bir leke olarak maalesef tescillenmiştir. Bugüne kadar muhalefet cumhur ittifakında çatlak oluşması için var gücü ile hareket etmekte MHP nin bölünmesi ve desteklenmesi için İP’ e 15 vekil gönderdi, sırf baraj altı kalsın diye destek verildi, ancak garip olan rüzgar kayadan toz aparır edasıyla umduğunu bulamadı, yetmedi devşirmeler başladı sözüm ona bir zamanlar paye alanları satın alarak yazılı ve görsel basında boy gösterttiler, oda itibar görmedi.

    Kazdıkları kuyuya kendileri düştü, bu sinir krizlerine sebep oldu, onun vermiş olduğu psikoloji ile saldırılar başladı. Parti içerisinde hakimiyeti sağlayamayan bir lider, otoriteyi dikta ile sağlamaya çalışmakta. Partisinden istifa edip kendine gelenleri gülle, kendisinden istifa edenleri söverek, hakaretlerle tehdit etmektedir.

    Malum Keçiören Belediye Başkanı İP’ ten istifa ederek CHP den aday olur, ancak aşırı istek ve arzular, çevre ve şehircilik bakanı ile ilçesinin sorunlarını görüşmesi aksi tesir etti, hakaret ve küfre maruz kaldı, baskılar sonucu nihayetinde istifa etti vay senmisin istifa eden gece yarısı

    Köpek

    Yalaka

    Hak ettiğin yerdesin sana yakışan yerdesin

    Sende karakter olsaydı yola çıktığın Mansur Yavaş’ı satmazdın

    Gün gelecek o yola çıktıklarını bir yere varacak sen o hak ettiğin yerde kalacaksın

    Sen varya sen ne oradasın ne buradasın tam hak ettiğin yerdesin

    Sana bir şey söyleyim mi seni doğuran ana senden utanır (saat 0011)

    Bir tane bozuk tohum karınca ‘’özeleştiri, özeleştiri yapacaksın. İktidara yürüyen partinin doğrusu da olur.

    Yanlışı da olur. Bozuklar ayrılır, sağlamlarla iktidara yürünür. Bozuk tohum Mesut’la gidilmez, Mansur Yavaşla, Ekrem başkanla gidilir (Anka Ö.Özel)

    Mansur Keçiören halkının iradesinden söz ediyor sayın yavaş siz nereden gittiniz, seni seçen seçmenin iradesine neden ters hareket ettiniz? Birde eleştirdiğin CHP’ ye gittin, şimdide çıkıp millet iradesinden bahsetmek absürtlüktür. Kurduğunuz partide bulunanlar bir zamanlar MHP den ayrılmadılar mı?

    Burası Ülkücü iradenin vücut bulduğu yer değil mi?

    Şimdi çıkıp iradeden bahsetme. ‘’ Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’’ ‘’alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste’’ üzerinizde Ülkücü gazilerin ve şehitlerin bedduası vardır ihanetin affı olmaz.

    İP kurucuları hangi partide idiniz, istifa ettiğiniz partinin seçmenine ihanet değil mi?

    Sonra gidenlere hakaret, küfür gani.

    Peki siz istifa ettiğiniz vakit Devlet Bey hakaret etti mi?

    Hareketi tarlada nadasa çekmeye çalıştınız, olmadı mahkeme kapılarına düşürdünüz, ancak sizi organize eden CHP umduğunu bulamadı ve şimdi ektiği tohumu biçiyor.

     Unutulmamalı ki yılan eken ekin biçmez, ne ektiysen onu biçersin, fitne eken elbette ihanet biçer, ihanetin bahanesi olmaz. Baraj altı bırakmak için yazılı, görsel basında boy gösterenler, bir zamanlar paye alanlar hesap üstüne hesap yaptılar, ama Yaradanında bir hesabının olduğunu akıllarından geçirmediler, çünkü ALLAH korkusu ve vicdan yoksunlarısınız.

    ‘’ İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar. Herkeste kusur görür, kendine kör bakar. Neye nasıl bakarsan, oda sana öyle bakar.’’ (Mevlana)

                                     Ramazanı şerifiniz kutlu olsun.

                                         ALLAH’A EMANET OLUN.

                                                                                           Namık GEDİK

  • Demokrasi Kime Göre, Kıyafet Neye Göre?

    Demokrasi Kime Göre, Kıyafet Neye Göre?

    Kıyafeti üzerinden eleştirilen Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş meselesi, başından beri bir “kıyafet” meselesi değildir. Bu tartışma çok daha derin bir yere işaret eder: Kimin aklının kime yeteceği, kimin hayatına kimin sınır çizeceği meselesidir bu.
    Kendini aydın, entelektüel, modern olarak tanımlayan bir kesim çıkıyor ve hükmünü veriyor:
    “Olmaz böyle giyinmek.”
    Durup sormak gerekir.
    Kime göre olmaz?
    Neye göre olmaz?
    Laik bir demokrasiyle yönetildiğimizi sık sık hatırlatanlar, tam da bu sorular karşısında suskunlaşır. Demokrasi nerede başlar, nerede biter? Kimin özgürlüğü makbul, kimin tercihi problemli sayılır?
    “Dini, örfü, geleneği bir kenara bırakalım” deniyor.
    Peki, bırakalım.
    Sizin istediğiniz gibi düşünelim.
    Modern olalım, entelektüel olalım, çağdaş olalım.
    Ama asıl soru şudur:
    Hanginizin modernliği?
    Birine göre kadın başı açık olmalı, boynu açık olmalı, ceket-pantolon giymelidir.
    Bir başkasına göre bol giyinmeli, ağır durmalı, “hanımefendi” gibi görünmelidir.
    Bir diğerine göre mini etek giymeli, kalçalarını belli eden pantolonlarla göze oynamalıdır.
    Bir başkasına göre ise “devlet adamı kimliği” dediğin şey hem modernliği hem cazibeyi birlikte taşımalıdır.
    Bunların ötesinde birileri de çıkıp şunu söyler:
    “Bizim geleneklerimiz var, örf ve adetlerimiz var, bir de dini inancımız var. Buna uygun giyinelim.”
    Bu kadar farklı beklentinin olduğu bir yerde soru hâlâ ortadadır:
    Hangisi doğru?
    Bu ülkenin bin yıllık örfünden, adetinden, kadının tarihsel giyim kültüründen söz edildiğinde hemen “gericilik” etiketi yapıştırılır. Ama modernlik adı altında teşhir normalleştiğinde buna tereddütsüz “özgürlük” denir. Oysa 1900’lü yılların başına kadar bu denli görünür olmayan bir yaşam tarzı, bugün evrensel bir hak gibi pazarlanmaktadır.
    Ve biri çıkıp şunu söylediğinde rahatsızlık başlar:
    “Ben Müslümanım.
    Ben kimsenin ne halt yediğine bakmam.
    Ben Allah’ın buyruğuna göre giyinirim.”
    İşte tam da burada mesele düğümlenir.
    Rahatsızlık kıyafetten değil, iradeden kaynaklanır.
    Çünkü özgürlük yalnızca teşhir edilme hakkı değildir.
    Özgürlük, aynı zamanda özel kalma hakkıdır.
    Vitrin ürünü olmamayı seçme hakkıdır.
    Birilerinin açılma, görünme, beğenilme hakkı ne kadar meşruysa;
    birilerinin de sakınma, örtünme, kendini geri çekme hakkı o kadar meşrudur.
    Demokrasi, belli bir estetik anlayışın adı değildir.
    Laiklik, başkasının hayatına müdahale etme yetkisi hiç değildir.
    Aydın olmak, başkasının bedenine ayar çekmek değildir.
    Varsın herkes istediği gibi yaşasın.
    Ama kimse kendi dar görüşünü, başkasının özgürlük alanına örümcek ağı gibi örmesin.
    Yok eğer,
    “Biz Müslümanız, Müslüman gibi düşünelim” demeye yüreği yeten biri varsa, bilsin ki bu sözün ağırlığını herkes taşıyamaz.
    Ne sözüm ona modernliğe oynayıp örf ve adetlere örümcek gibi ağ örenler,
    ne de dindarlık kisvesi altında giyimi modaya uyarlayıp inancı vitrine çıkaranlar,
    Müslümanca bir giyim düşüncesinin altından kalkabilir.
    Çünkü Müslümanca duruş;
    ne Batılı özgürlük söyleminin geçici alkışlarına,
    ne de şekilci dindarlığın konforlu alanına sığar.
    Hasılı, bugünün bu iki kesimi için de “özgürlük” yerindedir(!)
    Biri teşhirde özgürdür,
    diğeri görünürde dindarlıkta.
    Ama iradede özgürlük yoktur.
    Oysa Müslümanca düşünmek;
    modaya göre değil, hakikate göre yaşamayı,
    onay aramadan, vitrine çıkmadan,
    hesabını yalnızca Allah’a vermeyi göze alabilmektir.
    Gerçek demokrasi de tam olarak burada başlar:
    Herkesin birbirine benzediği yerde değil,
    kimsenin kimseye benzemek zorunda bırakılmadığı yerde.
    Kıyafette değil;
    tahammülde.

    İbrahim Küçüker

  • Sevgi Kurtarır

    Sevgi Kurtarır

    Aman Allah’ım! Nereye baksan orada kavga, karışıklık, husumet, savaş…

    İnsanların tahammül sınırları yok olmuş.

    Herkes birbirine düşman…

    Geçen hafta konu etmiştim “Yan baktın” kavgasını…

    Sonu ölümle biten bir akran zorbalığı…

    Kardeşkanı…

    Çok fena şeyler…

    İnsanın kanını dolduruyor.  

    Basına konu olan ve ölümle sonuçlanan araç muayene istasyonunda yaşananlara ne demeli?

    İnsanın aklı almıyor.

    Nereye gidiyoruz?

    Neler oluyor?

    Anlamak mümkün değil…

    Sonuçta insanların yaşadığı bir dünyada yaşıyoruz; tabii ki sorun, sıkıntı olacak…

    Burada bir sıkıntı yok!

    Yaşanası dünya güllük gülistanlık değil…

    Farkındaysanız.

    Biliyoruz.

    Fakat yaralamalı, öldürmeli olayların çıkış sebebine bakıyorsunuz, saçma sapan, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler…

    Bir özür dilemekle çözülecek…

    Bir özür…

    Affedersiniz…

    Kusura bakmayınız…

    Kişi kusur işlemese de yanlış anlaşılma olmuştur.

    Olabilir…

    Bunda ne var?

    Gülünüp geçilecekken…

    Nerelere varan sonuçlar…

    İş çığırından çıktı.

    Her gün insanın yüreğini sızlatan olaylar.

    Bu nedir?

    Kavganın, kinin, nefretin kimseye bir faydası yok, olmamıştır da…

    İnsan dünyanın en kıymetli yaratılmışıdır.

    21. yüz yılda hala bunu anlamadık mı?

    Yaşamak, insanoğlunun en büyük hakkıdır.

    Bu hakkı, “Yan baktın, canımı sıktın” diyerek, kimse alamaz…

    Ne kolay değil mi? Bir insanın yaşamına son vermek…

    Yazıklar olsun yaşadığımız yüzyıla…

    Bütün dinler sevmeyi, sevilmeyi emreder…

    Sevginin büyüklüğünü anlatır…

    Ve sevgiyi yaşamına geçirmiş insanları Allah, Cennetle ödüllendirir…

    Aslında tüm insanlık da sevginin kutsallığı üstüne kurar yaşamı…

    Yasalar, kanunlar da sevgi üstünedir.

    Sevginin karşılığı ödüldür.

    Kötülüğün karşılığı ise cezadır.

    Zor değil!

    Sevmek…

    Her şey sevmekle başlar…

    İnsanı insan olduğu için sev kardeşim!

    Korkma!

    Sevmekten korkulur mu?

    Başka da bir yol yok.

    Her gün canlar bir bir toprağa veriliyor.

    Yürekler dağlanıyor.

    Neyi paylaşamıyoruz?

    Neyin kavgasını veriyoruz?

    Sevgi kötülüğün panzehiridir.

     Doğru yol sevgidir.

    Bu dünyayı sevgi kurtarır…

    Başka bir şey değil!