Kategori: Köşe Yazıları

  • Çorum’a Dair

    Çorum’a Dair

    ‘’Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.’’ (T.Cansever)

    Bir şehrin nüfusa paralel olarak gelişmesi, teknolojik yenilikleri zamanında yakalaması, alt yapısının, ulaşımının, şehir planlamasının çağın gerekliliğine uygun tesis edilmesi zamanla büyümenin getirdiği sıkıntıları giderecek, şehre rahat nefes aldıracaktır. Yetkililerin akşam ve sabah trafiğin yoğun olduğu, kilitlendiği yerleri, yağmur yağdığı vakit su birikintilerinin olduğu sokakları tespit ederek acil müdahalesi şarttır.

    Şehrin kültürünü yansıtan eski konakların, evlerin tadilat ve bakımdan geçirilerek turizme kazandırılması insan sirkülasyonunu artıracak, arz talep dengesini kuracak, ticari faaliyetlerin gelişmesine sebep olacaktır.

    Sadece caddelerin değil ara sokaklarında bakım ve onarımının yapılması şarttır. Oto park sorununun giderilerek cadde üzerinde bulunan otomobillerin oto parklara yönlendirilmesi rahat nefes aldıracaktır.

    Merkezde trafik ışıklarının olmaması, insanların bir birlerine karşı olan medeni davranışları sergilemektedir. Saat kulesi ilimizin simgesidir, ancak her tarafı betonlanmış adeta taş yığını hali dönüşmüş, çevresine en azından büyük saksılarda çiçekler konularak estetiğinin artırılması hoş bir görünüm katacaktır. Kültürel bakımdan evet belediyemiz faaliyetlerde bulunmakta, bu yeterli değil İl Kültür Müdürlüğü’nün de katkıda bulunması şehrin tanıtımında büyük yer alacaktır. Sadece bir konağın faaliyet göstermesi kafi değildir bu yaygınlaştırılmalı, atıl vaziyette bekleyen Devane, Üçtutlar, Karakeçili Mahallelerinde bulunan tarihi yapıların bakım ve onarımları yapılarak insanların hizmetine sunulmalıdır. Gelişen ve gittikçe büyüyen ilimizin ulaşım sorunu şimdiden alınacak tedbirlerle ileride sıkıntı çekilmeden rahat, huzurlu, stressiz, evlere dönüş sağlanmalıdır, tranvay ağı kurulmalıdır.

    Sanayi hatırı sayılır vaziyette artmış, özel müteşebbislerle gelişmiş ve devletin yatırımları ile daha da farklı bir boyut kazanmıştır. Israrla istenmesine rağmen hava limanı inşa edilemedi, ancak tirenin gelmesi, kırk dilim tünellerinin kazandırılması gelişime daha da etken olacaktır. 

    Ankara Çorum yolu ne yazık ki hiç de hoş değildi, ancak siyasilerin parmak basması ile düzenlemesi yapıldı, malum en çok kazaların olduğu ve kışın kapanan koparan mevkii artık rahat ulaşılabilir oldu. OSB verilerine göre 138 ülkeye 526 milyon dolarlık ihracatı küçümsenemeyecek kadar büyüktür, bu devletin desteği olmadan özel sektörün çabaları ile oluşmuştur.

    Bulunduğu bölge itibarı ile güneyde Yozgat ile başlayan sınır Akdeniz’e kadar uzanmakta, kuzeyde Samsun, Sinop, Kastamonu, doğuda Amasya, Tokat, Batıda Ankara, Çankırı, Kırıkkale bulunmaktadır bir çok ili birbirine bağlayan merkez konumda bir il, kapalı 400 km’lik bir çember çizildiğinde 16 milyonluk pazara ulaşabilir, üzücü olan yıllarca bu bölgenin yatırımlardan mahrum bırakılması, hamlelerin yavaş seyrettirilmiş olması gereken yatırımların zamanında yapılmaması gelişimi sekteye uğratmış memur şehri olmuştur.

    Malum Türk milleti 24 Oğuz boyundan müteşekkildir, bunların 21 Çorum’da iskan etmişler (Prof. Faruk Sümer) bir çoğu boy isimlerini kullanmaktadır. Zengin tarihi vardır, fethedildikten sonra bir daha düşman ayağı basmayan şehir, ama gariptir ki fetih kutlaması yoktur, resmi organlar bunu da bir an önce gündeme alıp kutlamaları yapmalıdırlar.

    Kuruluşu çağlar öncesine dayanan şehrin tarihi dokusu korunduğu gibi yeni açılacak iskan alanlarında geçmişe entekre olmuş bir yerleşim oluşturulmalıdır. Ulu camiinin ve veli paşa hanının çevresinin düzenlenmesi, ayakkabıcılar arastasının tadilatı hoş bir görünüm kazandırmıştır, fakat bu yeterli değil, daha zengin kültürün gün yüzüne çıkartılması temin edilmeli, kalenin çevresi ve önemli yatırların bulunduğu yerler tadilatı yapılıp tanıtıma açılmalıdır( Elvan çelebi; Abdalata Sultan; Seydim dede; Hıdırlık erenleri).

    Sanatçılar Sokağı dükkanları çok geride kalmış göz önünde olacak bir konumda olması daha hoş olacaktır. İş adamlarının şehre sahip çıkması yatırımları artırdığı gibi dışa açılımı da temin etmiştir. Bunlar yeterli değildir daha fazlası olmalı orta Karadeniz Bölgesi’nde hatırı sayılır bir düzeye gelerek ekonomiye katkı sunarken, iş istihdamınındı yaratılması beraberinde gelecek, göç vermeyen bir bölge olacaktır.

     Tarihi geçmişi kalıntılarla tescillenerek arz edilmesi gerek, birçok bölgede arkeolojik eserler mevcutken ne gariptir bulunduğu yerlerden alınarak müzenin bahçesinde bir köşede bekletilmesi gibi (Taş oyması kral tahtı).

    Milli oyunlarının düğünlerde mutlaka oynanması, astrolojisinin tescillenerek insanlara sunulması ve tanıtımın yapılması şarttır. Bu konular üzerinde çalışacak arge’nin kurularak daha özenle araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılmalıdır, karanlıkta kalmış gün yüzüne çıkmayı bekleyen kaybolmaya yüz tutmuş kültürümüzün canlandırılması sağlanmalıdır.

    Edipleri, şairleri, yazarları, şehitleri, gazileri,  sanatkârları mutlaka devirden devire taşınmalıdır, unutulmamalıdır.

     Hali hazırda kırsal kesimde birçok kültürümüz yaşatılmaktadır bunların toplumun geneline yayılması ve resmileştirilme çalışmaları temin edilerek uluslararası tanıtımı yapılmalıdır.

    Kendine has diliyle edebiyatını, eser verenleri ve eserlerini topluma kazandırmak milli kültüre katkısı olacaktır.

    ‘’ Söz vermek bir mana ise sözü tutmak binbir mana…!!! Herkes söz vermesini bilir ama ‘’ şeref’’ yürekli olana.’’ (Mevlana9

                                      ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                        Namık GEDİK

  • Nasıl Bir Çağ?

    Nasıl Bir Çağ?

    Tarihe baktığımızda her çağ, kendi içinde tanımlanır. Kimi çağlar keşiflerle, kimi çağlar buluşlarla, kimi çağlar ise savaşlarla anılır.

    Peki! biz, nasıl bir çağın tanıklarıyız?

    İçinde bulunduğumuz çağ nasıl bir çağdır?

    Güçlünün, bir gecede ülke basıp başbakanını esir aldığı bir çağdır.

    Bir çocuğun annesini camdan attığı bir çağdır.

    Bir annenin de kendi çocuğuna şiddet uyguladığı, hatta öldürdüğü bir çağdır.

    Öğrencinin okulda öğretmenine saygısızlık ettiği bir çağdır.

    Yine okulda ya da sokakta gençlerin akranını darp ettiği ve hatta öldürdüğü bir çağdır.

    Boşanmak isteyen kadının öldürüldüğü bir çağdır.

     Kumarın meşrulaştırıldığı bir çağdır.

     Savaş adı altında kadın ve çocukların öldürüldüğü bir çağdır.

     Parası olanların, küçük çocukları istismar ettiği bir çağdır.

     Planlanarak vahşice işlenmiş cinayetlerin çağıdır.

     Bu işlenen cinayetlerin birçoğunun failinin bulunamadığı bir çağdır.

    Gösterişli binaların, depremde yerle bir olup insanları öldürdüğü bir çağdır.

     Akla hayale gelmeyen dolandırıcılık vakalarının olduğu bir çağdır.

     Bir gecede zengin olup yine bir gecede iflas edenlerin çağıdır.

    Gençlerin, adeta bulaşıcı bir hastalık gibi intihara sürüklendiği bir çağdır.

    İnsanların, hayvanlara eziyet edip öldürdüğü bir çağdır.

    Mal alıp satmalarda, her türlü hilenin yapıldığı bir çağdır,

    Madde bağımlılığının arttığı ve kullanım yaşının çocuk denecek yaşlara kadar düştüğü bir çağdır.

    Geçmiş çağlarda da kötülük vardı. Ama bu kadarına ve bu kadar sıradanlaşmasına, insanlık ilk kez tanık oluyor.  Sadece filmlerde olabilecek her türlü kötülük artık her yerde karşımıza çıkıyor.

    Ve biz, bu kötülüklerin susarak şahitliğini yapıyoruz!..

    Moğolların 1996 yılında seslendirdiği şarkının sözlerinde dediği gibi “Bir şey Yapmalı”

                                                                                         Muazzez TOĞRUL

  • Özü Sözü Bir

    Özü Sözü Bir

    ‘’Başın selametini istiyorsan dilini tut, ağzından yakışıksız söz kaçırma. Söz bilerek söylenirse bilgi sayılır; bilgisizin sözü ise kendi başını yer. Söz söylemek faydasız değildir; ama çok sözden de fayda görmedim. Sende sözü sırasında ve az söyle.’’ (Yusuf Hashacib)  

    İnsanlar düşüncelerini ve iyi niyetli fikirlerini açık ve net dile getirerek samimiyetlerini ortaya koymalıdır. İçten pazarlık, hoş gözüküp saman altından su yürütmek, aldatmak, alavere dalavere ile dümen çevirmek, kişilik bozukluğunun tezahürüdür. Söz kurşun gibidir, ağızdan çıktığı vakit bir daha geri dönmez. Nerede ne konuşacağımızı söylemeden önce tartmalıyız.

    Cemiyet hayatında, veya birebir diyaloglarda mutlaka güven aşılayan, adeta söz senettir düsturu ile hareket ederek güven kazanmak, inandırıcı olmak, samimiyetin ve insan olmanın özüdür. İnsanın en yumuşak hali merhametidir, incitmemek, incinmemek için kılı kırka yarar, bu durumdan kendine pay çıkartamayan kalbi kara güruh, bunu bir silah gibi kullanır ve karşı tarafın insan olma zaafını kötüye yorar.

     Bölgemizde cereyan eden hadiseleri analiz edip ders çıkartamayanlar at gözlüğü takmışcasına bakar körler, düzenin eski zaman diliminde olduğu zannına kapılan gafiller yarını düşünmeden sanki köprüden önce son çıkış misali hareket etmektedirler, ancak yolun sonunun çıkmaz sokak olduğunun farkında değiller, bir galip edasıyla hareket etmektedirler.

    Önce söz verip sonra dönenlerin akıbeti bellidir, sanmayın ki herkesi parmağınızda oynatırsınız, işi geciktiririz zihniyeti, ancak devlet uyumaz, yaşlanmaz, aklı zindedir daima yapılan hamleleri görür, yeri ve zamanı gelince gereğini yapar. Suriye’de cereyan eden hadiselerin galibiyetle sonuçlanacağını sananlar, dışarıdan yardım dilenenler, papaya çağrıda bulunanlar, ağlayarak Trump’a yalvaranlar dün kafa tuttuğunuz kapıya muhtaç oldunuz, nerede o aslanlar, 200,000 kişilik ordu saniyesinde söndü yaptıklarınızın bir gün karşınıza çıkacağını unutmayın, aklı selim hareket edin toplumun menfaatleri doğrultusunda uzanan eli bırakın tutmayı öpün baş üstü yapın.

    Bu bölgede hiç bir zümreye devletçikler kurdurmazlar kolay lokma olur yutulursunuz, oyuncak olmayın, sahte vaatlere kanmayın birden boşlukta kalırsınız.

    Kapitalist, emperyalistler çıkarları kadar seni besler zamanla daha güçlü birisi çıkarsa derhal dost değiştirir, nihayetinde ABD ‘’ biz size destek verdik DEAŞ için şimdi meşru Suriye hükümeti var’’ sizinle işi bitti bu kadar net. Batılı ülkeler bir bir ardınızdan çekildi tek başınıza kaldınız unutma devletle baş edemezsin, çünkü sen devlet değilsin.  Bölgede yaşayan insanları topraklarından koparıp ülkemize entekre etme arzusu şahısların kendi düşünceleridir, herkes bulunduğu yerde yaşasın.

    Siyasiler ve avaneleri ver yansın ediyor yüz yüze gelince gayet saygılı, Müşvik fakat halkın karşısına çıkınca aslan kesiliyorlar, mal bulmuş mağribiler bu iş şaka değil, devlet ciddiyeti ile bağdaşmaz herkes aklını başına alsın, bugün sarf ettiğiniz sözler yarın sizin karşınıza kurşun gibi çıkar incitir, incinmek istemiyorsanız, incitmeyin. Perde arkasında paslaşan muhalefet, devletin bekasını düşünmeden rol kesmeye çalışıyor, yapıcı değil yıkıcı tavır ve davranışlar sergiliyorlar. Sonuçlarını tahmin edemediğiniz hiç bir hususta ahkam kesmeyin özünüz ne ise sözünüzde o olsun, verilen sözler yerine getirilsin.

     Toplumun büyük kesimi devletin attığı adımı destekliyor ancak tabanı kaybetme korkusu ne yazık ki yanlış üstüne yanlış yaptırtıyor,  içinden çıkılmaz hal alıyor. Hiç bir kimse kimseyi irdelemiyor, varlıklarından rahatsız olan yok, hal böyle iken rahatı yerinde olan insanları huzursuz etmek, kaos çıkartarak toplum üzerinde stres yaratmak sadece ortamı germeden başka bir yere gitmez. Bölgede hasıl olan depremleri propaganda malzemesi yapmayı siyaset sanan utanmazların iyi niyetli olmaları söz konusu olamaz.

    Show yaparcasına sınırda grup toplantısı yapıp adeta gövde gösterisi yapanlar meydana gelecek hadiselerden de bizzat sorumludurlar, yangına körükle gitmek ateşi harlamaktır.

    Suriye’de cereyan eden olay onların kendi iç meselesidir, egemen bir ülkenin içerisinde hasıl olan her hadiseye parmak basmak iç karışıklığa sebep olmak demektir ki bu bir savaş ilanıdır, Suriye sınırları içerisinde ikamet edenler o ülkenin tebasıdır, yaşanan ve yaşanacak tüm hadiseler dışarıdan başka bir zümreyi, ülkeyi, STK yı bağlamaz. Yarın ülkemiz sınırları içerisinde böyle bir hadise vuku bulursa batıdan veya güçlü olan ülkelerden destek mi istenecek, zihniyet bu, ancak öksüz kaldılar, terk edildiler.

    Sırtlarını dayadıkları dağlar buzdan ibaretmiş güneşin vurması ile eridi, sırt üstü kündeye geldiler, elin atına binen tez iner.

    Bir hareketi başlatmadan önce o konuda tüm zararı, ziyanı hesap etmek, oluşa bilecek zorlukları göğüslemek için tedbirler almak gerek, yıllarca insanımızın kanını emen bu embesiller şimdiye kadar dış besleme ile bugünlere geldiler, ancak bir gün bunun biteceğini tahmin etmediler, hali malum olanı yarını olmaz, yine bir sahip bulur ona tabi olur çünkü fıtratında asalaklık var, asla kendi ayakları üzerinde duramaz. Aklı selim olun size uzanan eli sıkı tutun, öpüp baş üstüne koyun.

    ‘’ Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esiridir.’’ (Yusuf Hashacib)

                                        ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                Namık GEDİK

  • İnsanı Geçmişiyle Taşlamak

    İnsanı Geçmişiyle Taşlamak

    Bir insanı geçmişiyle vurmak…
    Ne kadar tanıdık bir refleks.
    Elinde taş olanın hedefe bakmaya ihtiyacı yoktur; çünkü maksat isabet değil, incitmektir.
    Bugün en sık duyduğumuz cümlelerden biri şudur:
    “Onun kim olduğunu biz biliyoruz.”
    Oysa bilmek, her zaman anlamak değildir.
    Ve her hatırlamak, hatırlatmaya hak vermez.
    Geçmiş, İnsanın Mezarı Değil; İmtihanıdır
    İnsan, geçmişinin zincirlerine takılıp kalmamalıdır; çünkü geçmiş, mezar değil, imtihan sehpasıdır.
    Türk edebiyatı bunu bize yıllardır fısıldar.
    Yunus Emre, “Bir ben vardır bende, benden içeri” derken, insanın dünle sınırlı olmadığını söyler.
    Mevlânâ ise daha ileri gider: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
    Ama biz ne yapıyoruz?
    Dünü alıp bugünün boğazına bastırıyoruz.
    Sanki insan bir kere yanlış yaptıysa, bir daha doğrulmaya hakkı yokmuş gibi.
    Din Ne Der? Sahabe Ne Der?
    Eğer geçmişle hüküm verilseydi, İslam’ın ilk nesli tarihten silinirdi.
    Hz. Ömer… Dün kız çocuğunu diri diri toprağa gömen bir cahiliye adamıydı. Bugün adaletiyle çağları titreten bir halife.
    Hz. Vahşi… Uhud’da Peygamber’in amcasını şehit etti. Sonra tövbe etti. Resûlullah onu affetti; ama kalbini incitmemek için yüzüne uzun uzun bakmadı.
    Bu, ahlakın zirvesidir.
    İmam Gazâlî der ki: “Allah bir kulun tövbesini kabul ettiyse, senin hatırlatma hakkın yoktur.” Peki biz kimiz?
    Kur’an’ın Ölçüsü Netken
    Kur’an, günahı değil, ısrarı mahkûm eder.
    “Onlar günahlarında ısrar ederlerdi.”
    Israr… Yani bile bile, savuna savuna, meşrulaştıra meşrulaştıra devam etmek.
    Yoksa bir düşüp kalkan, ağlayarak secdeye kapanan, “Rabbim, ben oldum demiyorum ama dönmek istiyorum” diyen insan Kur’an’da mahkûm edilmez.
    Aksine, Allah onu över: “Yanlış yaptıklarında hemen Allah’ı hatırlayanlar…”
    Ahlakın Kırıldığı Yer
    Bir insanın terk ettiği günahı yüzüne vurmak, ahlak değildir.
    Bu, kalbin güçsüzlüğüdür.
    Çünkü güçlü ahlak affeder.
    Zayıf ahlak teşhir eder.
    Nurettin Topçu’nun dediği gibi: “Ahlak, başkasının ayıbını örtme iradesidir.”
    Ama biz örtmüyoruz.
    Açıyoruz. Yetmiyor, büyütüyoruz. Yetmiyor, alkış bekliyoruz.
    Siyerden Canlı Bir Ders
    Bir gün Resûlullah’ın huzuruna bir adam getirilir.
    Adam, aynı hatayı defalarca yapmış, cezası uygulanmıştır.
    Etrafındakilerden biri dayanamaz ve şöyle der:
    “Allah’ım, buna lanet et! Ne kadar da çok günah işliyor!”
    Adamın kalbi yerle bir olur. Gözlerinden süzülen yaşlar sessizce yanaklarını ıslatır.
    Her sözcük, geçmişin ağırlığını omuzlarına bindirir.
    O anda herkes onun bir günahkâr olduğunu düşünür.
    Ama Resûlullah (sav) sessizce ona bakar. Kalbinin derinliklerine bakar.
    Ve söyler:
    “Böyle söyleme. Vallahi ben onun Allah’ı ve Resûlü’nü sevdiğini biliyorum.”
    Adamın gözleri daha da parlar; içinde yıllardır bastırdığı korku, utanç ve pişmanlık bir anda hafifler.
    Resûlullah, onu sadece işlediği günahtan ibaret görmez. Onun kalbini, Allah’a dönme arzusunu, tövbe eden ruhunu görür.
    O an, etrafındakiler de anlar:
    İnsan geçmişiyle mahkûm edilmez. İnsan, hatalarına rağmen Rabb’ine yöneldiği an yeniden başlar.
    Ve belki de bu yüzden İslam bir dönenler dinidir.
    Bir Korku Hatırlatması
    Bir insanı geçmişiyle utandırırsanız, Allah sizi geçmişinizle sınar.
    Çünkü Kur’an’da bir denge vardır: Settar olan Allah, setredeni sever.
    Bir insanı toplumdan düşüren dil, yarın sahibini yalnız bırakır.

    İnsan geçmişiyle değil, istikametiyle ölçülür.
    Bir yanlışı terk etmişse, onu mezarından çıkarıp yüzüne vurmayın.
    Çünkü taş attığınız o geçmiş, bir gün sizin de arkanızdan konuşulabilir.
    Ve unutmayın: Allah kulunun dönüşünü sever. İnsan ise çoğu zaman başkasının düşüşünü.

  • Bir Annenin Gözünden Epstein

    Bir Annenin Gözünden Epstein

    Günlerdir Jeffrey Epstein olaylarını, o çocukların yaşadıklarını düşünüyorum. Ne kadar anlamaya çalışsam da kafam hala karışık, içim hala sıkışıyor. Bir anne olarak bunu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor. Çünkü bu sadece bir suç hikâyesi değil; bu, gücün, paranın ve sessizliğin çocukları nasıl savunmasız bıraktığını gösteren bir trajedi.

    Epstein zengin, bağlantıları güçlü bir adamdı. Ama arkasında, küçük yaşta kız çocuklarını sistemli bir şekilde istismar eden, onları korkutan ve susturan bir yapı vardı. Bu çocukların çoğu masumca başlayan “iş fırsatları” ile tuzağa düştü: Masaj yapmak, birkaç saatlik iş… Ama sınırlar hızla silindi ve çoğu kendini çaresiz hissetti.

    Bir anne olarak en çok yıkan nokta, bu çocukların yalnızlığı. Yoksulluk, ailesel sorunlar veya yalnızlıkları yüzünden tuzağa düşen küçük bedenler… Onları kim koruyacaktı? Onların sesi kim tarafından duyulacaktı? Epstein dosyasında sadece onun suçlu olması yetmiyor; bu bir ağ ve sistem meselesi. Güçlü isimler, politikacılar, ünlüler… İddialar var ama gerçek adalet çok az gerçekleşti.

    Düşünsenize: Bir çocuk yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor ama karşısında avukat orduları, tehditler ve “kimse sana inanmaz” cümleleri var. Bir aile evladını korumaya çalışıyor ama sistem “sus” diyor. Bu, en acı olan kısmı.

    Çünkü tehlike, bazen kravatlı, güler yüzlü ve saygın görünen kişilerden çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında toplum tarafından “başarılı”, “güvenilir” ve “saygın” görünen insanlar, aslında en savunmasız olanları hedef alabiliyor. Güçlerini ve sosyal konumlarını kullanarak güveni suiistimal ediyor, kurbanların sesini bastırıyor ve korku yaratarak sessizlik sağlıyor. Masum görünen teklifler, nazik sözler ve “sizi önemsiyorum” tavırlarının ardında bazen çok karanlık planlar gizlenmiş olabiliyor.

    Bazen tehlike, sistemin ta kendisinden geliyor. Çocukları koruması gereken mekanizmalar — adalet sistemi, kolluk güçleri, sosyal hizmetler — çeşitli nedenlerle etkisiz kalabiliyor. Para, nüfuz ve bürokratik engeller, suçu açığa çıkarmayı zorlaştırıyor. Çocuklar yardım istemeye çalışsa da çoğu zaman “bunu ispatlayamazsın” veya “bize gelene kadar çok geçti” gibi soğuk cevaplarla karşılaşıyor. Sistem, bazen bilinçli olarak, bazen yapısal zayıflıklarından dolayı çocukların sesi olamıyor.

    Epstein’ın hapishanede ölmesi ise birçok soru işaretini beraberinde götürdü. Ölümü, peki çok gerçeğin de gömülmesi anlamına geldi. Çocuklar için bu, ikinci bir adaletsizlikti. İlkinde bedenleri ihlal edildi, ikincisinde sesleri.

    Bir anne olarak şunu söylüyorum: Konuşmak zorundayız. Rahatsız edici, mide bulandırıcı ve korkutucu bile olsa, bu hikâyeleri gündeme taşımak, başka çocukların hayatını kurtarabilir. Çünkü tehlike sadece görünür bir kişi veya bir olayla sınırlı değil; güvenmesi gereken yapılar bile çoğu zaman sessiz kalıyor.

    Bu olay sadece Epstein meselesi değil. Bu, dünyanın çocuklara borcunu ödememesi meselesi. Ve bir anne olarak tek dileğim şu: Hiçbir çocuğun yaşadığı korkuyu anlatırken yalnız kalmaması, hiçbir annenin “Keşke daha önce fark etseydim” demek zorunda kalmaması.

    Epstein dosyası belki resmi olarak kapandı ama kapanmadı. Çünkü o çocukların travmaları hâlâ devam ediyor. Biz unutursak, gerçek anlamda kaybederiz.

    Bu yüzden içim dolu, kalbim ağır. Ama umudum var: Konuştuğumuz, paylaştığımız ve hatırladığımız sürece, çocuklar bir nebze de olsun korunabilir, sesleri duyulabilir.

    Sevgiyle Kalın

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk

  • Yan Baktın!

    Yan Baktın!

    Birkaç hafta önce “Yeni Bir Çağ!” adı altında bir köşe yazısı kaleme almıştım.

    Sanırım birçoğunuz okudunuz.

    Ne demiştik: Dünyadaki gelişmeler, bize yeni bir çağın başladığını göstermektedir.

    Örnekler vermiştim.

    Tüm veriler beni haklı çıkartıyor.

    Tezimi doğruluyor.

    Adı üzerinde, yeni bir çağ…

    Bu yeni çağda, dünya insanı ciddi manada geriye savruldu.

    Önem verdiğimiz; uygarlık, medeniyet, gelişmiş toplum; ilerleme, hukuk, yasa hiçe sayıldı.

    Güçlü olmak, haklı olmak anlamına geldi.

    Düşünebiliyor musunuz: Kadınlar; çalışma hayatından çekildi, sosyal yaşam alanındaki varlıkları sonlandı.

    Yetmedi, eğitim görmeleri yasaklandı.

    Afganistan, İran, Irak, Suriye, Libya, Lübnan, Yemen…

    Ortaçağ zihniyetine geri döndü.

    Bunun adı Yeni Çağ’dır!

    Yeni çağ maalesef ülkemizde de hayat buldu.

    Sinirli, stresli, kavgaya hazır insanlar var olmaya başladı.

    Ülkenin her yerinden şiddet içerikli haberler sosyal medyada yer buldu.

    Kavgalar, ölümlü olaylar vesaire…

    Ve yan baktın cinayetleri…

    Nereden nereye geldik…

    Sokakta gezemez olduk…

    İnanın sokaklar hiç güvenli değil…

    En son İstanbul’da “Bana yan baktın!” diyerek, bir çocuğun kendi yaşında bir çocuğu bıçaklayarak öldürmesi, insanlığın bittiği yer dedirtti.

    Nasıl olabilir?

    Gencecik bir çocuk, başka bir çocuğa “bana yan baktın.” diyerek, onu nasıl öldürebilir?

    Aklım almıyor.

    Buralara nasıl geldik?

    Anlamış değilim.

    Bu olay münferit bir durum olsaydı, ülke ayağa kalkmazdı.

    Ciddi bir tepki oluşmazdı.

    İnanın, toplumun ruh halinin nereye doğru gittiği meçhul…

    Kaygı duyuyorum.

    Dünyanın gidişatı da hiç iyi değil.

    Bunca yıl var edilen medeni değerler neredeyse hiçe sayılmakta, orman kanunları hayat bulmakta…

    Güçlünün, zayıfı yok ettiği bir çağ hâkim olmakta…

    Şiddet sıradanlaşmakta…

    Birlik, dirlik, düzen…

    Bir ülkenin olmazsa olmazıdır.

    Vatan, millet…

    Huzurlu…

    Güven içinde…

    Kardeşçe, dayanışarak, paylaşarak…

    Dostça, barış içinde yaşamak…

    Hem ülke olmanın bilinci hem de insan olmanın gerekleri bunlar…

    “Yan baktın!” nedir ya!

    Bu çağa yakışıyor mu?

    Bir taraf uzaya giderken bir taraf hala “yan baktın!” ilkelliği…

    Yaşamda kalmak ya da yok olmak…

    Anlardan ibaret…

    Bir varmış bir yokmuş misali…

    Artık ülke olarak aklımızı başımıza almalıyız.

    Birlik olmalıyız.

    En değerli varlık insandır.

    İnsanın huzurlu, güven içinde yaşaması için gerekli hassasiyeti göstermeliyiz.

    Bir Allah’ın kulunun bile burnu kanamamalı…

    Yaşananlar en büyük ders…

    Yazık gencecik çocuklar sokakta akranları tarafından öldürülüyorlar…

    Büyük acılar bunlar…

    Yürek dayanmaz…

    İnsan olan duyarsız kalamaz.

    Artık yeter, yeter…

  • Diyarbakırlı Ramazan Hoca

    Diyarbakırlı Ramazan Hoca

    Bu topraklardan bir Ramazan Hoca geçti…
    Sessiz yürüdü, gür konuştu.
    Gölgede durdu ama hakikati güneş gibi taşıdı.
    Ne alkış istedi ne de bir makam,
    Bir tek rıza vardı dilinde:
    “Allah razı olsun mu, olmasın mı?”
    Bıçak yarası değildi onu bizden alan,
    Zaten kalbi çoktan Hakk’a yürümüştü.
    “Ölümsüzlüğü tattım” demişti bir gün,
    Ölüm ne yapsın böyle bir adama?
    O diriler kervanına yazılmıştı,
    Biz henüz sayfayı anlayamadan…
    Deli dediler, mecnun dediler,
    Yolu dar sandılar, sözünü sert buldular.
    O ise eğmedi başını,
    Bükmedi ayeti, yumuşatmadı hakikati.
    Putlara sövmeden,
    Ama putları da gizlemeden anlattı.
    Yürüyen Kur’an gibi,
    Sokak sokak, yüz yüze…
    Sırça köşklerden seslenmedi insanlara,
    Halktan biri gibi durdu halkın ortasında.
    “Bu dini siz anlayamazsınız” demedi,
    “Ben bilirim” diye yükselmedi.
    Bildiklerini yaşadı,
    Yaşadıklarını söyledi.
    Mazlumun yanında sesi oldu,
    Zalimin yüzüne “zalim” dedi.
    Beşer sistemlerin üstüne
    Allah’ın adını koydu,
    Çözümü karmaşıklaştırmadı,
    Önce iman dedi, sonra amel.
    Tevhidi anlattı,
    Şirki saklamadı,
    Tağutu ismiyle çağırdı.
    “Bunlar bilinmeden
    Bu yol tamam olmaz” dedi.
    Kınayanın kınamasından korkmadı,
    Çünkü korkuyu çoktan secdede bırakmıştı.
    Şubat ayı…
    Şehadet ayı derlerdi,
    Sana da nasip oldu Ramazan Hoca.
    Uzak diyarlardan geldin,
    Bu şehrin vicdanına dokundun.
    Azgınlar susturmak istedi,
    Allah ise seni ebediyen konuşturdu.
    Artık sana söz geçmez bıçaklar,
    Hakaretler ulaşmaz.
    Mahkeme büyüktür,
    Hesap kesindir.
    Sen şahit gibi yaşadın,
    Şehadetle mühürledin ömrünü.
    Selam olsun sana Ramazan Hoca,
    Selam olsun davasını omuzlayanlara.
    Selam olsun Müslümanca yaşayana,
    Selam olsun mü’mince ölebilene…
    Rahmet olsun sana yiğidim,
    Mekânın cennet olsun.
    Bu topraklar seni unutmaz,
    Çünkü sen bu topraklara
    Hakikati miras bıraktın.
    Bu da seni şehit edenlere DERT OLSUN!

  • Ekabir

    Ekabir

    ‘’Kendisinden habersiz, kendini bilmeyen insanın durumudur. Tıpkı güneşten haberi olmayan buzun kendini bir şey zannetmesi gibi.’’ (Mevlana)

    Manası geniş olmakla birlikte, genellikle kendini toplumda üstün, büyük, bilgili, alim gören şahsından gayrı insanları küçümseyerek hitap eden, kibir abideleri.

    Bu aslında kişilik bozukluğunun tezahürüdür, benlik davası güdenlerin davranış biçimidir. Her toplumun içerisinde az veya çok olarak mevcuttur.

     İnsan yaşadığı hayat diliminde, iyi veya kötü birçok kişi ile haşır neşir olur, içlerinde olgun, mütevazi, menfaat gütmeden doğal görünenler olduğu gibi, şahsını her şeyden üstün gören, yürüyüşü, konuşması, davranışları farklı, benlik güden, insanlar da ne yazık ki mevcut, onların her söylediği doğru, adeta farz niteliği derecesinde, ısrarcı ve zorba.

    Anlatacağım yaşanmış bir olaydan kıssadır. Bir davet verilir ülkenin çeşitli bölgelerinden insanlar gelir, içlerinde iki muhterem vardır, birisi ali cenap, hoş görülü, büyük ve küçük sayan, değer veren, bildiği yerde konuşan, bilmediği yerde susan, diğeri ise benlik güden alim, bilgin, bilge, her şeyi bilen, ona tabi olunması mantığı ile hareket eden, herkesle muhatap olmayan zat.

    Birbirlerinden haberdardırlar, ekabir olan, her hangi bir cemiyette aynı ortamı pek paylaşmak istemez, nihayetinde karşı tarafın sözlerini tasdik etmez, aksine eleştirilir, doğruyu anlatılır, yani muhalefet olur, egosu yüksek olan kabullenmez, yalancı çıkmak istemez, itibarının yerle yeksan olmasını hazmedemez. Mütevazi şahsiyet erken gelir sohbete dahil olur, saatler sonra bir star edasıyla böbürlenerek içeri girer selam verir, sıradan başlar tokalaşmaya, sıra hasmına gelince arkasını döner diğerleriyle selamlaşır baş köşeye oturur. Sohbete balıklama atlar kimseye söz hakkı tanımaz, bilgin, alim her konuda yorum yapar, fikirlerini kabul etmeyenden haz almaz.

    İş dini konulara gelince ehlisünneti yok sayar, tartışmalar alevlenir ortamda olanlar konuşmalarından rahatsız olur, bir bir başka yerlere giderler. İlk girişte yaptığı ukalaca hareket kınanır, seviyesi sorgulanır.

    Geç vakit olunca davetliler bir bir dağılır, herkes bir biri ile selamlaşır, o ilk gelişte elini sıkmadığı şahıs herkesle tokalaşır onu es geçer. Başka bir davette yine aynı kişiler bir araya gelirler, bu sefer ekabir yoktur, çok güzel seviyeli bir tartışma olur, masada olanlar bilgi ve feyz alırlar. Bu tip kişilik bozukluğu olanların söylediklerini kabul etmeden önce araştırmak ve doğrusunu asıl kaynağından öğrenmek aslolandır.

    İnancımız hurafelere dayalı bir sistem değildir, farz olan veya olmayan ayetler, mantık, fıkıh, hadis bir birini tamamlar, bu konularda yorum yapmak, dedikodu bilgilerle ahkam kesmek pekte caiz değildir, hani derlerya ‘’ Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar.’’ (Gazali). Her önüne gelen alim olsaydı ilim fezayı fethederdi, herkes işini yapmalı kulaktan duyumlarla, az biraz bilgi ile alim olunmaz.

    Çalıştığımız yıllarda rahmeti rahmana kavuşan sevdiğim bir arkadaşım vardı, iş hususunda mantık yürütün dedim, mantık yoktur dedi, rahmetli bir cemaate üye idi, ukalalık yapmak istemedim yine gençlik yıllarında ocakta görev yaptığım rahmetli imam arkadaşı aradım, telefonun megafonunu açtım, İslam’da mantık varmıdır diye sordum, hayırdır, iş yerinde arkadaşlarla sohbet ediyoruz itiraz geldi bende afaki ahkam kesmeyin bilgiyi kaynağından alayım dedim, ‘’Mantık vardır, farz olan ayetlerde mantık yürütemezsin denildiği şekilde uygulayacaksın, farz olmayan ayetlerde mantık yürütebilirsin, hangi andaval bunu iddia ediyor,’’(İbrahim Gökçe ruhuna Fatiha) dedi tabii ki arkadaş bozuldu.

    Bir mümin olarak hurafelerle ibadet etmeyelim, elimizden geldiğince okuyalım, yetkili mercilerden bilgi alalım, yanlışımız var ise düzeltelim.

    Köyümüz sakinlerinden bir muhterem kafasına sarık sarar, namaza gider, cami çıkışı rahmetli dedemin yanına sokulur ‘’ Hacıağa ben derviş oldum, ulan her kafasına sarık saran derviş olursa vay halimize, sen git önce kuran öğren sonra derviş ol’’ ileri gelenlerden İmam Hatip mezunu, öğretmen muhtereme kuranı öğretir. İçimizde ali kalkancı gibilere fırsat vermeyelim, toplum içerisinde yönlendirmelerine engel olalım, afaki değil somut delillerle söylemlerimizi pekiştirelim.

    Hayatımızın akışı içerisinde yaşanan olayları analiz edelim, çıkacak sonuçlar bizleri yarın yaşanacak veya yaşanması muhtemel hadiselerde tedbirli olmamızı sağlayacaktır, her ne kadar bilgili olsakta bunu benlik davası yapmayalı.

     Bilgi sahibi oldukça, mütevazi, olgun, müşvik olmak mecburiyetindeyiz, zira öğrendiklerimizi insanlara nakşedemeyiz, bilgi sahibi olmak isteyenlerde bizlerden uzaklaşır. Balkanlarda ve diğer fethedilen yerlerde önce alimleri yollamak suretiyle gönülleri fethetmişler, sonra ordu gitmiş. Aklıselim davranalım, acele etmeden araştırarak bilgiyi kaynağından öğrenelim.

    ‘’ Kibili olma, kibili insan sarımsak kokan ağız gibidir. Herkesi kendinden uzaklaştırı.’’ (Ali Fuat Başgil)

                                              ALLAH’A EMANET OLUN 

  • Ahlaksızlık

    Ahlaksızlık

    ‘’İnsanlığın şerefi aklıyla, asaleti diniyle;  şahsiyeti ahlakıyladır.’’ ( Hz. Ömer)

     Yaşamış olduğumuz toplumun kurallarına, kaidelerine, gelenek, görenek ve inanç sistemine aykırı hareket edip, düzen bozmak, sapkın fikirlerin, adabı maşiret kurallarına ters ve yok sayarak aleni yapılan davranışlar.

    Milletin huzur ve ahengini bozmak varlık sebebi olan yaşam standartlarına uymayan, sözlü ve görsel davranışları sergileyenler.

    Bir milleti bir birine bağlayan, bekasını oluşturan kuralları ve kaideleri hiçe sayarak aksi hareket ederek nifak sokmak, ahlaki çöküşü temin etmek. Kriz, kaos, anarşi yaratarak toplumun dengesini bozup ar, edep ve utanma duygularını yok sayıp örnek gösterilerek idol olmaları sağlanarak hal ve hareketlerinin taklit edilmesi arzu edilmektedir.

    Sporda başlayan bahis tantanası ve nihayetinde bizlere ünlü diye yutturulan, ekranlarda boy, boy gösterilen hatta reklamları yapılan bataklığa saplanmış güruhun itirafları, evet kutu açıldı, inciler, mercanlar saçıldı, gizli odalarda yapılanlar ne alemlermiş, özel jetlerde fuhuş, bize devamlı surette empoze edilen bu ne idüğü belirsiz güruh.

    Bir bir itiraflar ve şantaj kayıtları beraberinde somut ikrarı getirdi, karakteri zayıf kişilikler, manevi duygudan yoksun sadece ve sadece menfaatlerini, yani her harekette bencilliklerini ön plana çıkartarak onurlarını ve edeplerini kaybederler, bu düsturda ahlaki düşünceleri olmayanlar zayıf karaktere haiz kişilerdir, çünkü tek düşünceleri günlük elde edecekleri menfaattir. Bu davranışlar aile yapısını bozduğu gibi, bozulan yapının millet vasfını yitirilmesine sebebiyet vermektedir, beraberinde şiddeti, uyuşturucuyu, fuhuşu teşvik ederek insani ilişkileri yozlaştırarak çöküşe sebebiyet vermektedir.

     Muhafazakâr yapıya sahip olan milletin bu tutumunun kırılması yavaş, yavaş tefrikanın sokulması için 1932 yılında süfle alan sözde yazar, çizer ve aydınların düzenledikleri güzellik yarışmasıyla bunu başarmışlar ‘’ bir dönem Şeyhülislamlık yapan Hasan Fehmi Efendi’nin torunu Keriman Halis güzellik yarışmasına aday gösterilmek istenmiş ancak ailenin tutucu olması teklifin reddini getirmiş, yarışma iptal edilmiş, çeşitli çevrelerin ısrarı sonucu ikna edilerek tekrar seçim yapılarak birinci ilan edilmiş, özellikle neden bir Şeyhülislamlık yapmış zatın torunu üzerinde durulmuş bu analizi siz değerli okurlarım yapsın.

    Bir ay sonra Belçika’nın SPA şehrinde yapılan yarışmada dünya güzeli seçilir, bu bilinçli bir şekilde hayat bulmuş, mesele Avrupa podyumlarında geleneğine, göreneğine, inanç sistemine aykırı olarak dünya güzeli seçilmiştir.

    Batı için normal karşılanan bir takım davranışlar Türk Milletinin hayat felsefesine aykırıdır, buradaki mesele mevcut tutum ve davranışlar üzerinde sabotaj yaparak kırma ve alıştırma pratiğidir, malum çorapta meydana gelen sökük devam eder gider, düşünce ve akabinde planlama bu kapsam dahilinde uygulanmaktadır.

    Güncel olarak teknolojinin gelişmesi, internetin yaygınlaşması faydalı olduğu kadar, yıkıcı ve yakıcı faaliyetlerin sahaya sürülmesi toplumun ahlakını bozmakta, yozlaşmaya doğru sürüklenmekte, magazin programları ile propaganda yapılmakta.

    Aile içerisindeki sorumluluklarını bir tarafa bırakıp gününün tamamını sosyal medyada geçirmek insanın dar bir alana hapsedilmesi anlamına gelir, bu ilerledikçe psikolojik travmalara ve yalnızlığa yelken açar, bundan hasıl olan derin yaralar toplumun temelini sarsar, yetkililerin bu hususlarda acilen sıkıntının büyümesine müsaade etmeden tedbir almaları elzemdir. Cephelerde yenilmeyen milletin milli kültür alanında yozlaştırılması, biz olmaktan çıkıp ben olması alarm zillerinin çalmasına sebep olmaktadır.

    Bilinçli bir şekilde hali hazırda yazılı ve görsel olarak teşhir edilmektedir, bilhassa hafta sonları milli kültüre yönelik yayın yapması gerekenler bataklığa saplanmış, yozlaşmış, her türlü ahlaksızlığı rezaleti sergileyenleri gündemde tutarak örnek kişilikmiş gibi afişe etmektedirler.

    Bu tip yayıncılığa engel olmak demokrasiye aykırı değil, durdurulamazsa millet olma özelliklerinde ağır tahribata yol açacak, gece saat 00 da milli kültür programları düzenleyenlerin hafta sonları uygun saatlerde sunulması yararlı olacaktır.

    Milleti millet yapan hasletleri hiçe sayanlar bu mihmalde tutum, davranış sergileyen yazılı ve görsel basına çeki düzen vermek makamları işgal edenlerin asli vazifesidir.

     Kimin neye nasıl inandığı, kimseyi ilgilendirmez, ancak demokrasi çoğulcudur, emperyalistlerin uşağı ve kölesi olmuş azınlıktaki yayıncı, yazar, çizer, spikerlere bu hususta gerekli ikazlar yapılarak toplum geleneğine, ananesine, örf ve adetlerine aykırı hal ve harekette bulunanların afişe edilmesi önlenmelidir.

    ‘’ Irz ve namustan mahrum olanlar, Millet ve vatan hissi taşımazlar, böylelerinden sakınmalıdır.’’ (Mevlana)

                                     ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                Namık GEDİK

  • İMAN MI ÖNCE GELİR , AHLAK MI?

    İMAN MI ÖNCE GELİR , AHLAK MI?

    Bu soru basit değildir. Basit gibi sorulur ama cevabı insanın, dinin ve hakikatin kalbine dokunur.

    Çünkü burada sorulan şey şudur: İman mı ahlakı doğurur, yoksa ahlak mı imana kapı açar?

    Hz. Muhammed (s.a.v.) kırk yaşında peygamberlikle görevlendirildi. Ondan önceki hayatı, İslam’ın en güçlü delillerinden biridir. Çünkü o, henüz vahiy gelmeden önce de yalan söylemezdi. Henüz namaz emri yokken emanete riayet ederdi. Henüz helal–haram hükümleri inmemişken kul hakkından sakınırdı. Bu yüzden Mekke ona “el-Emîn” dedi. Yani güvenilir insan.

    Peygamberlik, onun ahlakını icat etmedi. Onu evrensel bir ölçüye dönüştürdü. Bu yüzden “Ben güzel ahlakı öğretmeye değil, tamamlamaya geldim” buyurdu. Çünkü ortada sıfırdan kurulacak bir din değil, kemale erdirilecek bir insan vardı.

    Burada durup şu cümleyi netleştirmek gerekir: İslam ahlakı, imanın sonradan eklenen bir süsü değildir; iman da ahlaksızlığı örten bir kılıf olamaz. Çünkü ahlak, imanın ilanı değil; imtihanıdır. İman kalpte başlar ama ahlakta doğrulanır. Hayata temas etmeyen iman, hakikat üretmez; sadece iddia üretir.

    Bugün yaşadığımız kriz tam da burada başlıyor. Biz ahlakı davranıştan alıp görüntüye hapsettik. Ahlakı; setre, tesettüre, şekle, slogana indirgedik. Dili yalandan, ticareti hileden, hukuku adaletsizlikten arındıramadık ama dindarlık görüntüsüyle teselli bulduk. Böylece iman, ahlakın kaynağı olmaktan çıkıp onun eksikliğini gizleyen bir kılıfa dönüştü.

    Batı toplumlarıyla yapılan karşılaştırmalar genelde kaba ve yüzeyseldir. “Onlarda din yok ama ahlak var, bizde din var ama ahlak yok” cümlesi tek başına ne doğru ne de adildir. Asıl mesele dinin varlığı ya da yokluğu değil; ahlakın hayata nasıl yerleştirildiğidir.

    Modern toplumlar ahlakı metafizikten koparmış olabilir; fakat onu hukukta, sözleşmede, kamusal güvenlikte ve gündelik ilişkide kurumsallaştırmıştır. İnsan orada melek olduğu için değil; sistem insanın zaafını hesaba kattığı için düzen vardır. Ahlak bireyin vicdanına bırakılmamış, hayatın omurgasına yerleştirilmiştir.

    Bizde ise ahlak çoğu zaman yüksek bir ideal olarak konuşulur ama yere basmaz. Minberde anlatılır, sokakta görünmez. Yalan “zaruret”, haksızlık “kurnazlık”, kul hakkı “kısmet” olur. Oysa Kur’an ahlakı soyut bir erdem olarak bırakmaz. “Adaleti ayakta tutun” derken bir duygu değil, bir yükümlülük tanımlar. “Ölçü ve tartıyı eksik yapmayın” diyerek ahlakı pazara indirir. “Emanetleri ehline verin” buyurarak ahlakı iktidarla yüzleştirir. Yani ahlakı kutsal alanlara hapsetmez; kirlenmeye en müsait yerlere gönderir.

    Hz. Peygamber dindarlığı yüzlerde değil, davranışlarda aradı. Çok ibadet edeni değil, güvenilir olanı merkeze aldı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” dediğinde bir vaaz vermiyordu; imanla ahlak arasına çekilen bütün yapay duvarları yıkıyordu.

    Belki de asıl ironi burada: Biz ahlakı korumak için dini yücelttik; ama ahlakı hayatın dışına iterek onu savunmasız bıraktık. Başkaları ahlakı metafizikten kopardı; ama hayatın merkezine koydu. Biri sözü kutsadı ama davranışı ihmal etti; diğeri inancı tartıştı ama güveni inşa etti.

    Bugün hâlâ şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Dini mi çoğalttık, yoksa insanı mı kaybettik?

    Siyer bize şunu açıkça söylüyor: İnsan inşa edilmeden din ayağa kalkmaz. Ahlak hayata inmediğinde iman, yeryüzüne yük olur. Ve yeryüzü, yük olan imanla değil; ahlaka dönüşen imanla ayakta kalır.

    Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde ilk yaptığı şey bir mabed inşa etmek olmadı; önce bir ahlak düzeni kurdu. Mescid, bu düzenin kalbiydi ama yeterli değildi. Asıl devrim, pazarda başladı, sokakta görünür oldu, sözleşmede bağlayıcı hâle geldi.

    Medine Vesikası, bir inanç bildirgesi değil; ahlaki ve hukuki bir birlikte yaşama metniydi. Müminle Yahudi’yi, güçlüyle zayıfı, yerliyle yabancıyı aynı adalet terazisine koyan şey iman iddiası değil, ahlaki sorumluluktu. Hz. Peygamber, dindarlığı yüzlerde değil, davranışlarda aradı. Saf tutanın değil, emaneti koruyanın; çok secde edenin değil, kul hakkına riayet edenin yanında durdu.

    Bu yüzden “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” dediğinde bir vaaz vermiyordu; imanla ahlak arasına çekilen bütün yapay duvarları yıkıyordu. Çünkü onun dünyasında ibadet, ahlaktan kaçış değil; ahlaka inişti.

    Bugün dönüp siyerden öğrendiğimiz en sarsıcı hakikat şudur: İslam, ahlaksız insanların elinde bir kimliğe; ahlaklı insanların elinde ise bir medeniyete dönüşür. Hz. Peygamber’in inşa ettiği şey bir “dindarlar topluluğu” değil, güvenilen bir toplumdu. Sözün senet, adaletin alışkanlık, merhametin kamusal erdem olduğu bir hayat…

    Belki de bu yüzden hâlâ şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Dini mi çoğalttık, yoksa insanı mı kaybettik? Çünkü siyer bize şunu öğretir: İnsan inşa edilmeden din ayağa kalkmaz. Ahlak hayata inmediğinde iman göğe yük olur. Ve göğe yük olan hiçbir şey, yeryüzünü taşıyamaz.

    İbrahim Küçüker