Kategori: Köşe Yazıları

  • At Eti Haram mı?

    At Eti Haram mı?

    Mersin Büyükşehir Belediyesi aşevinde dağıtılan yemekten koşu atına ait bir çip çıkması, Türkiye’de yeni bir tartışmayı başlattı.
    “Millete at eti yedirdiler!”
    Peki gerçekten sorun bu mu?
    Önce açık konuşalım.
    İslam fıkhına göre at eti haram mı?
    Mezheplere bakalım:
    Şafi mezhebi: Helal
    Hanbeli mezhebi: Helal
    Maliki mezhebi: Helal
    Hanefi mezhebi: Haram değil, mekruh
    Yani fıkıh kitaplarına baktığınızda açık bir gerçek var:
    At eti haram değildir.
    Bugün Türkiye’de fetva kaynaklarının büyük kısmı da aynı görüşü dile getirir.
    Diyanet’in açıklamalarında da at etinin haram olmadığı ifade edilir.
    Ama işte burada büyük bir çelişki başlıyor.
    Eğer at eti helalse,
    kasapta, mezbahada veya bir yemekte at eti çıktığında neden kıyamet kopuyor?
    Niye insanlar bir anda panik oluyor?
    “Eyvah! At eti yemişiz!”
    Peki madem haram değil,
    neden bu kadar korkuyorsunuz?
    İşin başka bir boyutu daha var.
    Orta Asya’daki Türk toplulukları — Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler —
    yüzyıllardır at eti yer.
    Hatta onlar için at eti sıradan bir yemek değil,
    misafire sunulan saygın bir ikramdır.
    Türk dünyasının bazı sofralarında en değerli yemeklerden biri at etidir.
    Şimdi insan ister istemez şu soruyu soruyor:
    Acaba biz bugün at etine “helal” derken gerçekten fıkhın hükmünü mü söylüyoruz,
    yoksa Türk dünyasındaki kardeşlerimiz alınmasın diye mi bu kadar rahat konuşuyoruz?
    Eğer gerçekten helalse,
    o zaman Türkiye’de at eti skandalı diye bir şey neden var?
    Helal olan bir gıda nasıl oluyor da skandal sayılıyor?
    Daha acısı şu:
    Türkiye’de zaman zaman ele geçirilen tonlarca at eti imha ediliyor.
    Yani helal denilen bir nimet toprağa gömülüyor.
    Şimdi burada daha açık bir soru sormak gerekiyor:
    Eğer at eti helalse, onu israf etmeyin; insanlara helalinden yedirin. Helal bir şeyi israf etmek haramdır…
    Yok eğer haramsa, o zaman Türk kardeşlerimiz olan Kırgızlara ve Kazaklara da açıkça söyleyin: “Bu haramdır, yemeyin.”
    Ama görünen o ki biz ikisini de yapmıyoruz.
    Ne net bir şekilde helal diyebiliyoruz,
    ne de haram diyebiliyoruz.
    Bir yanda fetvalar…
    Öte yanda toplumsal refleksler…
    Bir yanda “helal” diyenler…
    Öte yanda “skandal” diye ayağa kalkanlar…
    Sonuçta ortaya çıkan şey ise büyük bir zihinsel çelişki.
    O halde soruyu açık soralım:
    At eti mi problem?
    Yoksa
    bizim kendi inancımızla yüzleşemememiz mi?
    Şimdi cevap verme sırası sizde:
    Ey Diyanet…
    Ey fetva makamları…
    Ey müminler…

  • Görgü

    Görgü

    ‘’Görgüsüzle dost olma; yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.’’ (Şeyh Edebalı)

    Toplumun, millet olma hasletlerini oluşturan, gelenek, görenek, töre ve inanç sisteminin içerisinde barındıran uyulması, insanlık gereği olan ince kural ve kaidelerin tamamı, saygı duyulması gereken ortak yaşam değerleridir.  Edebin, adabın ve ahlakın bütünleştiği birlik ve beraberliğin vücut bulduğu hayat felsefesi, demokrasi anlayışı.

    Türk milleti tarihin derinliklerinde İslam’la şereflenmeden önce töre (dini) ve geleneklere dayalı yaşam felsefesi çerçevesinde birliğini ve beraberliğin tesis etmiş, İslam’la tanıştıktan sonra kural ve kaidelerini yüzyıllarca taşıyacak hal almıştır. Milleti ayakta tutan hasletler, yani kiriş ve kolonları mevcut, dolayısı ile bunlara sabotaj yapmak, milli birliğe balta vurmaktır.

    Böyle bir toplumun içerisinde yaşayan zatı muhteremler, bu görgü kurallarını benimsemeseler dahi uymak, saygı göstermek zorundadırlar. STK önderleri, siyasi figürler genelin benimsediği, yaşattığı ve o doğrultuda ki hayat felsefelerine saygı göstermesi gerekmektedir. Her nedense bazı kendini bilmezler aykırı hareket ederek, ters davranışlarla sinir uçlarına dokunmakta, kavgaya varan durumlar zuhur ettirilmektedir.

    Aile içi bozgunlar, birbirine düşürmeler, birliğin bozularak iletişimin sekteye uğratılması millet olma hasletlerinin yozlaşmasına sebep olmaktadır.

    Bazı görgü kuralları var ki insani değerleri oluşturur mesela yemek adabı bunun bir parçasıdır, sofradan önce ellerin yıkanması, besmele ile oturulması, bitiminde hamt ederek kalkılması ve el ve ağızın yıkanması, sofranın altının temizlenmesi, edep ve adap gereğidir, yani kısacası temizlik, büyüklere saygı ve muhabbet, yaşlılara olan ilgi ve alaka, maddi değil manevi olarak zikredilmektedir.

    Ne gariptir bugün batının uyguladığı yaşlılara olan duyarsızlık bizlerde de hasıl olmakta, en güzel hasletlerinden birisi anaya, babaya olan sevgi, saygı ve incitici hal ve hareketlerden mümkün mertebe kaçınmak, onları hoşnut etmektir.

    Çevremize ve akrabalara ahlaki ölçülerle davranmak, her ne surette olursa olsun edebi elden bırakmamak gerek. Alacaklı, alacağını isteyeceği vakit, kapıyı çaldıktan sonra üç adım geri çekilerek nazik ve nezaketli bir hal üzeri kelam ederek talepte bulunmalıdır. Şöyle eskiyi bir düşünelim avlu kapılarında bir tokmak, birde halka bulunurdu manası nedir?

    Erkek tokmağı, bayan halkayı vurur, gelenin kim olduğunu sesten bilen o meyanda kapıyı açar. Sofra adabında büyükler oturmadan kaşık sallanmazdı, hiç bir kişi kimsenin malına tasallut etmez, ev ve dükkan kapıları kitlenmezdi, cami avlularında sadaka taşı bulunur, koyanla alan asla karşılaşmazdı, bugün olsa acaba gerçekten ihtiyaç sahiplerimi, yoksa durumu müsait olanlar mı alır?

    Bulunduğumuz bölgelerin analizini yapalım göz önünde olan dilenenleri gözlemleyelim, gerçekten ihtiyaç sahip mi değil mi?

    Bu tipler hasletten mazlum ve masum garibanların haklarını gasbedilmiyormu?

    Öyle bir devirdeyiz ki kim ihtiyaç sahibi, kim değil bilemiyoruz. Milletin var olan müşvik ve merhametini suiistimal etmekteler.

    Kimi gidiyor mezar başında rakı kadehi tokuşturuyor, kimisi inancımıza ortaçağ zihniyeti diyor, başörtüsüne karşı çıkıyor, anayasa mahkemesine götürüyor, sonrada takiyye yaparak bir başörtülüyü kürsüde sanki karşı değilmiş gibi konuşturuyor, toplumun aklıyla alay ediyorlar, elbette her toplumun içerisinde mutlaka bu tiplerden olacak buna şüphe yok, fakat baskı ve zulüm yapmayacak, saygılı olacak.

    İnsanların yeryüzüne teşrifi ile bir birleri ile olan rekabet ölümle sonuçlanmış, günümüze kadar gelmiştir, Kabil’in Habil’i katletmesi. Öyle bir hal üzereyiz ki suçlu sanki galipmiş gibi, caka satmakta, krallar gibi dolaşmakta, gece hırsızlık, gündüz bey olup sahnede ki yerini almaktalar.

    Ehlisünnet terk edilmiş, yerini batıni düşünceler sokulmuştur, ne edep, nede adap kalmıştır. Birçoğu bu hususta namaz sünnetleri sanar, oysa toplum içerisindeki saygı ve sevgiden bahsediyoruz, çevremizdeki insanları rahatsız edecek hal ve davranışlar, rahatsız edici her türlü nesneler ahenk ve düzeni bozmakta, bencilliği tesis etmektedir. İnanç istismarı, ahlakın yozlaşması, taciz, tecavüz, hırsızlık, terazide sahtekarlık, ölçüde hile ne gariptir sanki doğru imiş gibi yapanlar başları dik dolaşmaktalar.

     Toplumun düzen ve ahlakının bozulması, kavramların değişmesine, millet olma hasletlerinin yok olmasına sebep teşkil eder. Emperyalizm her türlü cepheden saldırmakta, gerek yazılı, gerekse görsel basında işlenmekte, milli kültürü nakşedecek hiç bir girişim ve program yapılmakta, yapılanlarda gece yarısı sunulmakta. Devletin geleceği genç nesillere tabidir, o doğrultuda hareket elzemdir.

              ‘’ İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.’’ (Hacı Bayram Veli)

                                       ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                Namık GEDİK

            Kadir geceniz ve 18 Mart Çanakkale zaferi kutlu olsun.

  • Gösteriş mi, Yalınlık mı?

    Gösteriş mi, Yalınlık mı?

    Bir Müslüman bazen kendine şu soruyu sormaktan kaçamaz:
    Ehli dünyanın rakı masasındaki dürüstlüğü mü daha haysiyetlidir, yoksa dindarlık rolüne bürünmüş insanların iftar sonralarındaki sahtekârlığı mı?
    Bu soru insanın içini rahatsız eder. Çünkü cevap yalnız başkalarını değil, insanın kendisini de yaralar.
    Yıllar önce Kırgızistan’da üniversite okurken buna benzeyen sahnelere sık sık şahit olurdum. Kırgız töresinde sofrada dua etmek vazgeçilmez bir adettir. Sofra kurulurken de, sofra kalkarken de eller açılır. Bu yalnızca dindarların yaptığı bir şey değildir. Sarhoşu da yapar, dindarı da.
    Bugün bile Kırgızistan’da bir kafeye, bir çayhaneye ya da bir restorana otursanız o manzarayı görebilirsiniz. Sofra biter. Gürültü biraz diner. Birisi ellerini açar. Başlar hafifçe eğilir. Dünya bir anlığına yavaşlar.
    Bir gece yine böyle bir sofradaydık. İçlerinden biri sarhoştu. Ama sofra kalkarken ellerini açtı ve dua etmeye başladı.
    Duası uzun değildi. Süslü değildi. Ezberlenmiş cümleler değildi. Kelimeler bazen tökezliyor, bazen yarım kalıyordu. Ama öyle içtendi ki…
    O anda ben, imam hatip kökenli biri olarak, onun duasının altında ezildiğimi hissettim. Sanki o dua dudaklardan değil, doğrudan kalbin en dip kuyusundan çekilip çıkarılmıştı. Yalın, çıplak ve sahici…
    İnsanın ruhuna dokunan bazı anlar vardır; insan o an kendisiyle yüzleşir. O gece benim için öyle bir andı.
    İçimden şu cümle geçmişti:
    “Belki Allah bizim değil, onun duasını kabul ediyordur.”
    Elbette burada amaç sarhoşu övmek değildir; onun duasındaki samimiyet sadece kalbin Allah’a yönelişini gösterir. Aynı şekilde, iftar sofralarında sahte bir dindarlık sergileyen, menfaatçi veya gösteriş için ibadet eden kişi de eleştirilmelidir. İslam, ne içkiyi ne de sahtekârlığı, riya ve munafıklığı kabul etmez. Her iki manzara da Kur’an ve sünnet açısından doğru değildir. Ama bazen insan, birinin kırık ve samimi duasının, dışarıdan kusurlu görünse de Allah katında değerli olabileceğini hissedebilir. Önemli olan, sözlerin ve ritüellerin ötesinde, kalbin temizliği ve samimiyetidir.
    Tam o anda tasavvuf ehlinin anlattığı eski bir kıssa aklıma geldi.
    Bir derviş yıllarca ibadet eder, geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutar. Bir gün yolda sarhoş bir adam görür. Adam yalpalayarak yürürken bir köşede durur, ellerini açar ve şöyle der:
    “Allah’ım… ben iyi bir kul olamadım. Ama sen kötü bir Rab değilsin.”
    Derviş o duayı duyunca sarsılır. Yıllardır ettiği ibadetlerin içinde o kadar yalın, o kadar kırık bir dua bulamadığını fark eder.
    Tasavvuf ehli bu kıssayı anlatırken şöyle der:
    “Allah’a giden yollar bazen secdeden, bazen de kırık bir kalpten geçer.”
    O gece o sofrada ben de buna benzer bir şey hissettim.
    Çünkü orada dinî bir gösteri yoktu.
    Orada bir kimlik sergilenmiyordu.
    Orada bir rol oynanmıyordu.
    Orada sadece insan vardı.
    Hatasıyla, kırıklığıyla, eksikliğiyle ama bütün çıplaklığıyla Allah’a yönelen insan…
    Tasavvuf büyüklerinin yüzyıllardır söylediği söz o anda zihnimde yankılandı:
    “Bir günah, insanı tevazua götürürse hayırlıdır; bir ibadet, insanı kibire götürürse felakettir.”
    Bugün ise bazen başka manzaralar görüyoruz. İftar sofraları kuruluyor, fotoğraflar çekiliyor, dindarlık neredeyse bir vitrin gibi sergileniyor. Sözler yerli yerinde, görüntüler yerli yerinde, dualar yerli yerinde…
    Ama insan bazen kalplerin o kadar da yerli yerinde olmadığını hissediyor.
    Ve o zaman zihniniz istemeden yıllar önceki o sahneye dönüyor:
    Sarhoş bir adamın titreyen ellerine…
    Yalın birkaç kelimeye…
    Ve insanın içini susturan o samimiyete.
    Belki hakikat sandığımız kadar karmaşık değildir.
    Belki Allah’ın terazisinde kelimelerin süsü değil, kalbin ağırlığı tartılır.
    Ve insan o zaman ürpererek kendine şu soruyu sorar:
    Allah’a kim daha yakındır?
    Günahını bilen mi…
    yoksa kutsallık maskesi takan mı?

    İbrahim Küçuker

  • Bir Öğretmen Öldürüldü

    Bir Öğretmen Öldürüldü

    Bir öğretmen öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

    Bir değil iki değil üç değil beş değil bu kaçıncı…

    Üzüldük, kınadık, yas tuttuk…

    Öğretmenler kadar sahipsiz olan baş bir meslek gurubunun olduğunu düşünmüyorum, varsa da ben bilmiyorum.

    Herkes öğretmene vuruyor.

    Öğretmeni suçluyor.

    Resmen şamar oğlanı…

    “İyi bir öğretmen bulmak zordur, ama unutmak imkânsızdır”.

    “İlhamınız yolumu aydınlatıyor, bugünüme ve yarınıma dokundunuz”.

    “Sabrınız ve ışığınızla güçlendim; sizden öğrendiğim her şey için minnettarım”.

    “Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve saygıdeğer unsurlarıdır.”

    Mustafa Kemal Atatürk: “Öğretmenler; yeni nesli cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”.

    Hz. Ali: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”

    Victor Hugo: “Bir okul açan, bir hapishane kapatır.”

    Socrates: “Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez”

    Bu kadar değer atfedilen bir meslek maalesef yeterli değeri görmüyor.

    Övgüler sözden ileri gitmiyor.

    Öğretmenin yaptığı tatil bile sorun haline geliyor.

    Adı üzerinde öğretmen…

    Bir ülkenin temeli…

    Bakın diğer ülkelere, onurlandırılmış, özlük hakları ile özel kılınmış, verilen değer ile kutsanmış…

    Sözde de özde de değer atfedilmiş.

    Bizde ise; gün be gün değeri düşürülen bir öğretmen gerçeği ile karşı karşıyayız.

    Ve bu değer görmeme, itibarsızlaştırma, bir lise öğrencisinin öğretmenini bıçaklayarak öldürmesi ile sonuçlanıyor.

    Okullar güvenli değil, öğretmenler güvende değil…

    Her türlü istismara, saldırıya açık…

    Değer; kanunla, yasayla, özlük hakların iyileştirilmesi ile olur.

    Hamasetle olmaz!

    Okulda yaşanan en küçük bir sıkıntı da öğretmenler hemen şikâyet ediliyor.

    İnceleme, soruşturma…

    Ceza…

    Öyle ki; “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diyerek, öğretmen şikâyet ediliyor.

    “Öğretmen çocuğuma düşük not verdi.”

    “Çocuğum teşekkür alamadı.”

    Bu bile şikâyet konusu oluyor.

    Öğretmen ne yapsa suç…

    Veli, öğretmenin nasıl ders anlatacağına varıncaya kadar karışıyor.

    Öğrenciler, öğretmenleri zorbalıyor.

    Tehdit ediliyor.

    Bu çok fazla…

    Had aşılmış durumda…

    Başka meslek gurubunda inanın bu işler hiç de öyle değil…

    Güvendeler, itibarları var…

    Özlük hakları çok iyi…

    Hakarete uğramak, dövülmek, bıçaklanmak, öldürülmek nedir ya!

    Öğretmenler, asker mi polis mi, bekçi mi?

    Cephede savaştalar mı?

    “2 Mart 2026 günü okul saatleri içerisinde 11. sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Furkan Samet Bakalım, yanında getirdiği bıçakla 44 yaşındaki biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik ile birlikte bir başka öğretmen ve bir öğrenciyi bıçakla yaraladı. Ağır yaralanan Çelik kaldırıldığı hastanede öldü.”

    Yastayız…

    Bir an önce gerekli yasal düzenlemeler yapılıp öğretmenlerin can güvenliğini teminat altına alınız.

    Okullar güvenli, öğretmenler güvende olsun…

  • Siyasi Aksiyon

    Siyasi Aksiyon

    ‘’Tehdidin ne kadar yaklaştığını ve acımasızlığını görmek beka düzeyinde aciliyet gerektirir.’’ (Dr. D.Bahçeli)

     Ülkeler diken üzerinde, sanki satranç tahtasında karşılıklı hamleler yapılmakta, olmayacakları olmuş gibi planlamak, asparagas haberler ve paralı militer güçleri saha sürerek aksiyonel faaliyetlerde kullanarak kendi silahlı güçlerini sütre gerisinde tutarak zayiatı önleme peşinde.

     Emperyalist güçler, hiç bir devirde kendi güvenlik güçlerini en ön saflarda asla görev vermezler, genellikle istihbarat örgütlerinin kurdurduğu terör örgütleri kullanılır. Malum ABD ve Siyonist zihniyet İran’a askeri harekat yapıyor, ancak bunun öncesinde muhtemel destek verecek devletleri devre dışı bırakması gerek ki tek başına kalsın, Pakistan elbette İran’a destek verecektir fakat Afganistan’da bulunan CIA güdümlü Taliban sahibinin talimatı ile Pakistan’a saldırdı böylece İran destekten yoksun bırakıldı, ilgi ve alaka tamamen başka yere yönlendirildi. Kendisi kara harekatı için Irak’ta ve İran’da bulunan Kürt gurupları hazırlamaktadır, dün Suriye’de kullanılan terör örgütü bugün muhtemel kara harekatında devlet kurdurma vaadiyle cepheye sürecek ve ne gariptir telef olacaklar.

    Batının stratejisi daima böyle, liderler değişir ama uygulamalar asla, bu Roma’da da böyleydi, bugünde aynı, kiralık taşeron örgütler, tapınak şövalyeleri gibi emir erleri.

    Tarih asla yalan söylemez, ama gerçeği okunduğunda sanırım bugün yaşanan olayları bire bir olmazsa dahi benzer yönleri çoktur, nihayetinde çıkış merkezleri kiliselerdir.

    İran elbette tarihi vesikalardan da anlaşılacağı üzere yayılmacı bir politika izlemekte, bugünde birçok İslam ülkesinde iç karışıklıklara sebep olmuştur, yemen, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde güdümlü teröristler faaliyet göstermekte, ancak bundan İslam ülkeleri de, Siyonist lobisine de rahatsızlık vermekte, elbette hiç bir ülke, başka bir ülkenin iç işlerine karışmamalı, bu doğru bir davranış değildir.

    Dün PKK ve topraklarında faaliyetine müsaade ettiği PJAK şimdilerde onu kurduran sahibinin talimatları ile kapitalist ve Siyonistlerin kara unsuru olarak cepheye sürülecek, kendi askerinin zayiata uğramasını istemeyen güruh, harlanan ateşin elinin yakmaması için maşa kullandığı gibi, bu unsurları sırtlarını sıvazlayarak cepheye sürecek.

     Geçmişten ders almayan İran’ın dün PJAK’I bize karşı kullanıldıklarının farkında dahi değiller, Karabağ savaşında Ermenistan’ı desteklediği gün gibi aşikar.

    Bir ülke düşünün üst düzey yetkililerini korumadan aciz, ülke içerisinde istihbarat toplayan yabancı ajanlara karşı henüz bir hamleleri olmadı.

    Devletin üst düzey yetkilileri toplantı yapacağı sırada bulundukları mekanda katlediliyorlar, daha öncede devrim muhafızları komutanı Kasım Süleymani, İbrahim reisi, dış işleri bakanı Hüseyin Amir Abdullahıyan, hain içeride olunca kapı kilit tutmaz.

    Devletin güvenliği önce, üst düzey yöneticilerin emniyetinden geçer, kırıldığı vakit arkası çorap söküğü gibi gelir, önce içeride istihbarat sızdıran hainler tespit edilerek gereği yapılmalı, aksi takdirde bu hadiseler tekerrür eder, ancak kapitalist emperyalistler şunu da iyi bilmeli kişilerin makamlardan azledilmesi ortada bulunan sorunları çözmez, zira gidenin yerine yenisi gelir bu asla iktidar veya rejim değiştirmez, suni gündem yaratır.

    Devleti idare edenler çevremizde olup bitenleri anında analiz edip o meyanda tedbir almak zorundalar, işte bugünleri gören milletin temsilcileri terörsüz Türkiye sloganı ile yola çıktılar, sebebi hikmeti bugünlerdir, şimdi sanırım daha iyi anlaşıldı, afaki konuşmak, ileriyi görmemek cehalet değil de nedir?

    Hiç bir kuvvet kendi uhdesinin dışında göz koydukları topraklarda bağımsız devlet kurdurmaz, bu sadece oyalamaktır, hani bayramlarda çocuklara akide şekeri verirler, ona çok sevinirler, bunlarında ağızlarına bal sürüyorlar sevinçten havalara uçuyorlar, oysa daha dün Suriye’de desteğini çekince ağlayanlar, yalvaranlar oldu, o günü unutmak ne mümkün, hani Afganistan’ olduğu gibi uçak tekerlerine sarılanlar.

    Bu tiyatroda rol alanlar, dökülen kandan elbette mesul, maşalarda aynı, taraf olmuş demektir. Ortaya çıkan kaos elbette hoş değil bunu İslam ülkeleri içlerinde rahatlıkla çözebilir, mesela İran’ın yayılmacılığına dur diyebilirler, ancak onlarda suya sabuna dokunmadan emperyalistlerden medet ummaktalar, ancak onların gayeleri ile Arap ülkelerinin düşünceleri bir değil.

    Ukrayna Rusya savaşının harlanması, Pakistan Taliban çatışmaları aslında dikkatlerin başka yöne çevrilmesine ve o tarafa meşgul olarak İran’a saldırması adete bir oyunu andırıyor.

    Çin’in ekonomik olarak büyümesi ABD’ yi rahatsız ediyor, Çin’in en çok ithalat yaptığı İran, dolayısı ile petrolüne çökmek, büyümenin önünü kesmek.

     Bölgemizde cereyan eden hadiselerin başlamasından önce öngürüde bulunmak, tedbir almak devleti idare edenlerin ve liderlerin asli vazifesidir, dolayısı ile 22 Ekim’de yapılan çağrının ne kadar isabetli ve zamanlamasının doğru olduğunun delili değilmidir.

    Ülke bütünlüğünü düşünen herkesin bu konuda hem fikir olması olmazsa olmazdır.

    ‘’ Dağı taşıyan, nasıl tanımaz uçurumu? Mademki yükseliş var, iniş olmaz olurmu?’’ (N.F.Kısakürek)

                                           ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                          Namık GEDİK

    Değerli Dostum İsmail Çabuk’un vefatını üzütü ile öğrendim, başımız sağolsun, Rabbim mekanını cennet etsin. Amin.

  • Savaş Öldürür

    Savaş Öldürür

    Bir filim izler gibi tüm dünya ekranların başına geçmiş, ABD, İsrail-İran savaşını izliyor.

    Ölümler rakamlarla…

    En çok isyanım da buna benim!

    Şu kadar insan öldü.

    Ne kolay değil mi?

    Suçsuz günahsız insanlar savaşlarda yok olup gidiyor.

    Açık ve net belirteyim: küçük bir karıncanın bile ölümü insanın içini sızlatır; bırakın karıncayı bebek, çocuk, genç, yaşlı hepsi ama hepsi savaşın kurbanları…

    İsrail tarafından ilkokul hedef alındı, bombalar yağdırıldı. Yüzlerce küçücük kız çocuğu öldü.

    Savaşın hukuku yok!

    Demiştim ya “yeni bir çağ” diye.

    Evet! Dünyada yeni bir çağ başladı.

    Bu çağ yıkım, barbarlık, ölüm üzerine…

    Demokrasi, insan hakları, yasa, hukuk hak getire.

    Güçlüler ve zayıflar…

    Zenginler ve yoksullar…

    İran’a dört koldan saldırıyorlar…

    İnsanları öldürüyorlar…

    Neden?

    ABD, dünyanın bir ucundan gelip, “bana yan baktın” diyerek İran’a savaş açıyor.

    İran’dan sonra Küba…

    Küba’dan sonra sırada kim varsa…

    Geçenlerde fuhuş adası ve Jeffrey Epstein belgeleri adı altında korkunç olaylar ifşa oldu.

    Dünya liderleri ve zengin iş adamlarının fuhuş adasında neler yaptığını tüm insanlık öğrendi.

    İşin kötüsü Jeffrey Epstein belgeleri dünyada ciddi bir tepkiye yol açmadı.

    Dünya ayağa kalkmadı.

    Oysaki düne kadar dünyanın herhangi bir yerinde insanlık dışı bir olay olduğunda ülke halkları yağa kalkar, yeri yerinden oynatırdı.

    İstifalar, yargılamalar, gözaltılar başlardı.

    Dünya nereye gidiyor?

    Şu an ABD, İsrail- İran Savaşı yaşanmakta ve dünya bu savaşı seyretmektedir.

    Kimseden ses yok!

    Bu savaşın mübarek ramazan ayında gerçekleşmiş olması, bir nevi tüm Müslüman âlemine karşı bir meydan okumadır.

    Bu böyle bilinmelidir.

    Savaşların kendi içinde bile hukuku vardır, maalesef bu hukuk bugün hiçe sayılmıştır.

    Tabii ki bu işin farklı bir boyutudur.

    Savaşların haklı bir nedeni olamaz.

    Emperyal güçlerin kendi çıkarları için insanlığı yok etme hoyratlığıdır.

    Onlar için insanın hatta canlının, doğanın bir önemi yoktur.

    Bugün yaşanan savaşın temel nedeni; İran devletinin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine çökme girişiminden başka bir şey değildir.

    ABD ve İsrail bu gerçeği saklamamışlardır.

    Açıkça beyan etmişlerdir.

    İran’ı artık biz yöneteceğiz, demişlerdir.

    Savaş Öldürür!

    Savaş ölüm demektir.

    İnsanlık tarihinde hep böyle oluştur.

    Suriye’de, Irak’ta nasıl olduysa İran’da da aynısı olacak…

    Ölümler, göçler, açlık, yoksulluk…

    Daha fazla ülkeleri sömürmek için dünyayı yok etme kafası nereye kadar?

    Durmaz emperyal güçler…

    Dünya halkları zalimin zulmüne ses çıkartmadıkça ABD ve İsrail daha fazla saldırganlaşacak, dünyayı yaşanmaz hale getirecekler…

    Demokrasi, özgürlük, evrensel değerler…

    En büyük yaşam güvencesidir.

    Asla vaz geçmeyiniz!       

  • Kötü Alışkanlıklar

    Kötü Alışkanlıklar

    ’Alışkanlık bir halata benzer. Biz onu her gün oluşturan ince iplerden birini dokuruz ve sonunda onu bir daha koparamayız.’’                                          ( Hace Mann)

     Toplumların ahengini bozan, aileleri tarımar eden, milletin hasletlerini yakıp, yıkan, insanı kamil olmaktan çıkartan, savaşları cephede kaybettiren, ilişkileri sapkınlık derecesine getiren, sağlığı bozan, şahsa emanet olarak verilen bedeni hor kullandıran, eş, dost ve yakınlarından uzaklaştıran, velhasıl insanı nefsin arzularına mahkum eden alışkanlıklar.

     İmanın zayıflığı, irade i cüziyeden yoksun, velhasıl terk etmiş, edepten yoksun, ahlaki kuralları hiçe sayan, kendini kaybedince insanlık dışı davranışlarla çevreye zarar verir hal alır. Toplumun ahengini bozan, aile hayatına sekte vurduran, insanı benliğinin kibir asamesi hasıl olan sadece ve sadece kendi arzularını istikametinde eğlenen, düşkün, çöp olmuş kişilikler.

    Millet olma vasfını yitirmesine sebep olan, aile hayatını bozan, maddi olarak devamlı zarara uğratan bir takım hususlar;

    Alkol bağımlılığı ve zararları;

    Depresyon, panik bozukluğu, cinsel fonksiyon bozukluğu, sinir iltihabı, mide ve yemek borusu iltihabı reflü,  karaciğer rahatsızlığı, hormonal bozukluk, kalp rahatsızlığı, enfeksiyon, kanser.

    Madde bağımlılığı;   kişinin kullandığı maddeye uzun süreli fiziksel ve psikolojik manada kenetlenerek, şahsi, toplumsal ve mesleki hayatın kötüleşmesi şeklinde oluşan madde kullanım rahatsızlığıdır. Oluşma sebepleri; Benlik saygısının düşüklüğü, sağlıksız arkadaş ortamı, merak, kişilik problemleri, sağlıksız aile ortamı, sorunlardan kaçış isteği, dayanıksız, güçsüz kişilik yapısı, duygusal yoksunluk.

    Kumar;  psikolojik travmalar başlar, başka alışkanlıklara yol açar(içki, sigara), kazanma hırsı bencil ve menfaatkar yapar kendisine ve çevresine agresif davranır, yakar, yıkar, üzerinde hasıl olan sorumlulukları hiçe sayar, karmaşık ilişkiler ağına girer ve o ortamda kaybolur, kaybettikçe çevresine ve ailesine karşı isyankar hale gelir.

    Tütün;  kanser, kalp ve damar hastalıkları, diyabet, kaok (solunum), mide hastalıkları, ağız diş rahatsızlıkları, doğumda düşük (erken doğum, gelişim bozukluğu), keseye zarar, havaya uçan para,

    İnternet bağımlılığı;  Normal düzeyde internet kullanımı kişilik gelişimi için yararlı olabilir ancak internette geçirilen zaman bağımlılık seviyesine ulaştığında bu yarardan bahsedilmeyeceği gibi zarar görebilir. Nedenleri; zayıf karakter, sorumluluktan kaçma, kendisini kontrol edememe, değersiz kişilik, hissiyatının gelişmemesi, arzularına dur dememek, kötü arkadaş çevresi,  depresyon, stres, çevre değişimi etken olan hususlar, dışa kapalı olma.  

    Bu alışkanlıkların elbette tedavisi vardır yeter ki bilinçli bir şekilde benliğimizi saran, biz bizden koparan kötü alışkanlıklardan kurtulmanın yolu var, er veya geç, zaman kaybetmeden gerekli kurum ve kuruluşlara müracaat ederek tedaviye bir an önce başlamak bizim yararımızadır. Gerek hastanelerde gerekse ülkemizde bu mücadeleye destek veren Yeşilay’a müracaat etmek kafidir.

    Tüm il ve ilçelerimizde hizmet vermektedir. ’’ Bağımlılık insanın özgürlüğünü kısıtlar. Sağlıklı yaşam için bilinçli davranmalı ve bağımlılıktan uzak durmalı.’’ (Yeşilay) Toplumdan ve aileden dışlanmadan adapte olmak kişiliğin tekrar oturmasına ve saygınlık kazanmasını sağlar, bozulan sağlığın, aile bağlarının tesisi mümkün olur, yeter ki kararlı olalım, Malum bu kötü alışkanlıklar ahlaksız davranışlara hasıl olur ki bu zaten dinen de hoş karşılanmayan hadiselerdir.

    Zira ALLAH; ‘’Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları,  şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. (Maide suresi 90).’’

    Şüphesiz şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? ( Maide 91).’’ Dinen tarifi budur ve caiz görülmez, tıbbende bu alışkanlıklar insan vücuduna ve organlarına zarar verdiği gerekli tetkiklerle ispat edilmiş, başlangıçta tedavinin net sonuçlar vereceği, ancak ilerleyenler için tedavinin uzun süreli olacağı ilgili kimseler tarafından beyan edilmiştir. Kendisine, ailesine ve mensup olduğu topluma zararlar vermektedir, zevk aldığını sanırken zaman akışı içerisinde miskin, kendinden geçmiş, ahlakının yoksunluğu tasvip edilmeyen sonuçlara yönlendirir, nefsi arzuları depreşir, fakat takati olmadığı için kendini harap eder, psikolojik travmalara sebebiyet verir.

     İnsani ilişkilerin boyutları vardır anacak hiç bir evresinde kötü alışkanlıkların yeri yoktur, insanı kamil olmanın edepten geçtiğini, ahlak ile perçinlendiğini, nefsin arzu ve isteklerinin dizginlenmesi, irade i cüziyesin tesisi, maddi alışkanlıkları manevi hava ile temizlenmesi, zararlı değil, yaralı insan olmaya yöneltir, yeter ki kararlı olalım. Tüm alışkanlıkların üzerimizden atılması, esaretten kurtulmamız, bizlerin istikrarlı ve kararlı tutumumuza bağlıdır.

    ‘’ Her alışkanlık elimizi daha becerikli, aklımızı ise daha beceriksiz hale sokar.’’ ( Nietzsche)

                                     ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                              Namık GEDİK

    Bu yazımız, Başakşehir Yeşilay başkanı Atay ÇOBAN başkanımıza atfen yazılmıştır. Kendisine başarılar dilerim.

  • Savaşın En Ağır Yüzü

    Savaşın En Ağır Yüzü

    Yazımın başlığını “savaş ve kız çocukları” diye adlandıracaktım. Ama savaştan herkes etkileniyor;  en çok da kadınlar ve çocuklar

    ABD ve İsrail’in ortaklaşa İran’a saldırısında kız çocuklarının gittiği iki ilkokul bombalandı.

    Çiğdem Toker’in 1 Mart tarihli yayınında aktardığına göre, Amerikalı eski istihbarat subayı Scott Ritter ailelerin, Amerika’nın diplomasisine güvenerek kızlarını okula gönderdiklerini söyledi. Enkazın altında 100 kız çocuğunun olduğunu dile getirirken vicdani bir sorgulama yaptı. Ancak yapılan bu vicdani sorgulama gerçeği değiştirmiyor.

    Savaşın hayatta kalan kadın ve çocuklara etkisi çok katmanlıdır.

    Savaş esnasında evler yıkılır, kadın ve çocuklar göçe zorlanır.

    Mülteci kamplarında güvenlik riski artar.

    Tek başına kalan kadınlar daha savunmasız hale gelir.

    Doğum hizmetleri aksar, gebe kadınlar risk altında kalır.

    Hijyen ürünlerine erişim zorlaşır.

    Kız çocuklar okuldan alınıp erken yaşta evlendirilir.

    Ucuz iş gücü ve güvencesiz çalışma artar.

    Tarım sekteye uğrar, açlık büyür.

    Savaş, kadınların bedenine, emeğine ve özgürlüğüne doğrudan müdahale eder.

    Savaş yalnızca cephede değil evin içinde, sokakta, göç yollarında da vardır.

    Filistin, İran, Gazze ve Suriye gibi Ortadoğu ülkelerinde her gün ölümler yaşanıyor.

     Afganistan’da kadınların eğitime erişimi engelleniyor.

    Suriye’de Lazkiye Valiliği tarafından kamuda kadınlara makyaj yasağı getiriliyor.

    Yine İran’da kadınlar eğitim hakkı ve özgürlükleri için eylem yaparken kendi yönetimleri tarafından katlediliyor.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken, 1857’de New York’ta greve giden 129 kadının yangında hayatını kaybettiğini hatırlıyoruz. Aradan geçen yıllara rağmen kadınlar hala en büyük acıları çekiyor.

    Kadınlar ve çocuklar ölürken,

    Yakıt zamları mı konuşulmalı?

    Halk yoksullaşır mı denmeli?

    Altın yükselir mi diye sorulmalı?

    Ülkemiz de savaşa girer mi kaygısına mı düşülmeli?

    Bu sorularının sorulması bana çok incitici geliyor. İnsanlar ölürken yakıt ve altın fiyatının derdine düşülmesini empati yoksunluğu olarak görüyorum ve bunu sıradan bir gündem başlığı gibi geçiştiremiyorum.

    Hele bir de kız çocuğu çantasını sosyal medyada paylaşmak… Bu mu duyarlılık? Üzülmek gerçekten bu mudur?

    Dünya tarihi her gün yeniden yazılıyor. Parasal gücü elinde bulunduran ülkeler savaşı kendilerine hak görür gibi davranıyor.

    Maide suresi 32. ayette şöyle denir: ”Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” der.

    Mustafa Kemal Atatürk “Zorunlu olmadıkça savaş cinayettir.” demiştir.

    Dünya üzerindeki savaşların bitmesini diliyorum.

     Ama ne yazık ki bitecek gibi durmuyor.

    Sadece ölenlerin adı değişiyor, coğrafya değişiyor.

    Değişmeyen tek şey, kadınların ve çocukların ödediği bedel oluyor.

                                                           MUAZZEZ TOĞRUL

  • Hazımsızlık

    Hazımsızlık

    ‘’Nasıl ki gübre böceği gül kokusundan hoşlanmaz, münafık da hak sözden tiksinir ve batıla meyleder.’’ (Muhiddin i Arabi)

    Normalde insan midesi ve boğazı ile alakalı, midenin asidinin fazla salgılamasından meydana gelen rahatsızlık. Tıbbi olarak evet, ancak düşünce itibarı ile fikirleri benimsememek, aşırı tepki göstermek, kindarlığa kadar giden, kabullenememek, hazımsızlık.

    Çeşitli kuruluşlarda, komşulukta, akrabalar arasında, siyaset arenasında yaşanan bir hadise. Sindiremediklerini, yenemediklerini, sözlerini dinletemediklerini kötü ilan etmek, küfre varan hakaretlerde bulunmak, ahlakın zayıflığı, demokrasinin yok olduğu, yerini hakaretlerin, iftiraların, hoş olmayan, insanlıktan uzak kem davranışlar.

    İnancın zayıflığı, ahlakın saf dışı olduğu, nefsin terbiyesizleştiği kural ve kaidelerin negatif hal aldığı yerde makul ölçüler içerisinde olaylar beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.

    Demokrasi aslında çoğunluğun kazanmasından hasıl olan bir durumdur, ama ne gariptir ti niyetli, bencil, kibir abideleri kaybettikleri vakit hazımsızlık, adeta mide spazmı geçiren tipler. Kendi arzu ve isteklerinin harfiyen uygulanması, çoğunluğa baskı, zulüm, ikna veya derebeylikle kabullendirme.

    Bazen toplulukların olduğu, her düşünceden insanların bulunduğu mekanlarda, sosyal medya ortamında fikirlerini enjekte etmek, deklare ederek azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür, geçenlerde bir kurumda işin vardı sıra aldım beklemeye başladım, tüm oturma yerleri dolu, erkeler ve bayanlar sağımızda solumuzda, iki pos bıyıklı vatandaş aralarında verip veriştiriyorlar, sıra birine geldi, o işlem yaptırırken ötekine sırada iki kişi olduğu halde veznedeki çalışana, kuruma, sisteme küfrün bini bi para, peki aynı hakaretleri karşıt görüşte olanlar yapsa veya ben yapsam acaba kabullenir mi?

    Ters tepki gösterir mi?

    Elbette gösterecek, bu zevatlar iktidarın sunduğu tüm imkanlardan ziyadesi ile istifade etmekteler, alırken tamam, ancak sırada veya böyle beklemelerde en ufak zaman açığını küfürle karşılamaktalar.

    Biz sizin iktidar olduğunuz o karanlık günleri çok iyi biliyoruz, devletin sunduğu imkanların tümünden yararlanacaksın, midene indireceksin, sonra beğenmeyeceksin.

    Demokrasi herkese lazım, size gelince özgürlük, hürriyet, iktidar yaptığı zaman aşırı tepki bunun en güzel örneği ‘’ Muğla Milasta 109 ada, 26 parselde 27 adet 100 yıllık zeytin ağaçları kesildi, bakanlık 36.762 tl ceza kesildi, siz gezi parkında çıkan ünlüleri, ünsüzleri hiç meydanlarda gördünüz mü?

    O yeşilciler, ormancılar, ve de muhalefetin başı, bu konuda beyanat vermedi, açık hava toplantılarında telin etmedi, neden?

    Aile düzenini bozan nerede sapkın fikirler varsa desteklemekteler, tecavüzcülere tepki yok o kadın dernekleri nerede?

    Malum Anadolu’da analarımızın, bacılarımızın, eşlerimizin genelde başları örtülüdür, onlar göbeği açık, kısa şortla gezenlere tepki göstermezken, sizler neden giyimine bakarak değerlendirmeniz hangi ülkenin, toplumun hayatında vardır?  

    Manevi iklim geldiğinde çıldırıyorsunuz, geçmişte hiç saygı göstermezlerdi, adeta kışkırtıcılık yapılırdı.

    Bir bakan atanıyor hazmedemiyorlar, oysa 1995 ‘’ İstanbul kongresinde?

    Ben CHP’ lileri işe almayacağımda MHP lileri mi alacağım?

    Demiştim. Bu söz tamamen kongre ortamında söylenmiş bir sözdü. Bunu MHP liler büyük bir olgunlukla karşılamışlardı.’’ (M.Moğoltay)

     Ne güzel tarif ediyor, aynı durumda MHP li bir bakan yapsaydı ortalık ayağa kalkardı, demek ki MHP nin demokrasi anlayışı CHP’ den daha fazla.

    1977 seçimlerinden sonra meclis başkanı seçilemez, zira o günkü sistemde meclisin oturumu yapabilmesi için 226 sayısal çoğunluk aramakta idi.

    Seçim yapılamamıştı,

    Devreye rahmetli Başbuğ girer meclisin başkansız olması demokrasinin işleyişinin durması demekti, Zonguldak milletvekili Ercan Karakaş’ın aday gösterilmesi halinde 16 vekille destek vereceklerini iletirler, seçim olur Karakaş seçilir, peki aynı durum tam tersi olsaydı MHP birinci parti olsaydı CHP destek verirmiydi?

    Ben söyleyim tabanı, faşistlere oy verilmez tepkisini gösterirlerdi, şimdi anlaşıldı mı bu muhalefet seçmeniyle birlikte psikolojik travma geçirmekte, demokrasiyi özümseyememiş, yalan, iftira, tiyatrosu sergilenmekte.

    Her ne surette olursa olsun toplumun çoğunluğunun tasvip ettiği, benimsediği gelenek haline gelen hal ve durumları kabullenmek zorundasınız ki iktidara yürüyesiniz, şu hal ve hareketle toplumun genelinde al beniniz olmadığı gibi tepkiler oluşmuştur, ya kulaklarınız sağır, gözleriniz görmüyor yada hakikaten bilinçli bir şekilde kışkırtıcılık yapıyorsunuz.

     Papa ülkemize geldiğinde malum İznik’te açık ayin yaptı, o vakit bu sözde laikler nerede idi?

    Bir zamanlar İstanbul’un göbeğinde İncil dağıtılırken laikliğe ters değil, inanmadığını beyan edenler vasiyetlerini yazsınlar öldükleri zaman ne camiye, nede imamın önüne gelmesinler, diledikleri şekilde defnedilsinler. Türk Milleti merhametli ve hoş görülüdür, inancımız gereği tüm inançlara saygılıyız ve saygı görmek istiyoruz.

    ‘’Maddi hayata meyledenler hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler.’’ (Muhiddin i Arabi)

                                    ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                               Namık GEDİK

  • Kadın Cinayetleri

    Kadın Cinayetleri

    Köşe yazlılarım; maalesef toplumsal meseleleri konu edinmekte, toplumun kanayan karalarına parmak basmakta az da olsa farkındalık yaratmaya çalışmakta…

    Maalesef diyorum, çünkü; ülkenin farklı yerlerinde o kadar çok olay meydana gelmektedir ki bu olaylar insanın içini sızlatmaktadır.

    Birkaç hafta önce, “Yan baktın” köşe yazımda da konu edindiğim gibi sokaklar çok güvensiz, birileri sizin önünüze geçip malınıza, canınıza kastedebilir.

    Bana niye yan baktın!

    Trafikte yaşanan mevzular daha bir başka…

    Neyse…

    Ülkemizde her gün türlü bahanelerle, eşleri, sevgilileri tarafından gencecik kadınlar öldürülmektedir.

    Kadınlar, Cumhuriyetin ilanından bu yana hep ikinci sınıf sayıldı. Bir türlü erkeklere eşitlenmedi.

    Osmanlıyı dönemini hiç konuşmayalım çünkü, Osmanlı da kadının adı bile yoktu.

    Bizler eşit yurttaşlarız. Devlet bu eşitliği kanunlarla belirtmiş, anayasal olarak da güvence altına almış.

    Kadın da erkek de eşit, demiş.

    Bu kadar ne!

    İşin kötüsü ne biliyor musunuz?

    Hızla gelişen çağda, medenileşen dünyada, kadın cinayetleri gün geçtikçe artmakta…

    Sosyal medyaya yansıyan, bir günde altı kadın cinayeti…

    Altı kadın fotoğrafı…

    Hepsi de gencecik, hayatlarının baharında…

    Burası bir Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Ukrayna değil…

    Türkiye Cumhuriyeti…

    Kadına seçme ve seçilme hakkı veren altıncı ülkeyiz.

    İlki Yeni Zelanda 1893, ikincisi Norveç 1913, üçüncüsü Danimarka 1915, dördüncüsü Sovyetler Birliği 1917, beşincisi Avusturya, Almanya 1918, altıncısı Türkiye 1930…

    Maalesef o tarihten bugüne bir arpa boyu yok alamamışız.

    21. Yüzyılda kadına namus, berdel, kan davası, başlık parası olarak bakmak da neyin nesidir?

    Kadın her alanda rüştünü ispatlamış, çoğu alanda erkeğin çok önünde olduğu göstermiştir.

    İstatistiki bilgiler ortadadır.

    Hal böyle iken kadının, erkeğin himayesinde görülmesi, ikinci sınıf sayılması nedendir?

    Erkek nasıl kadından ayrılmak istiyorsa bunu bir hak olarak görüyorsa; kadın da erkekten ayrılmak isteyebilir.

    Bu da kadının en temel anayasal hakkıdır.

    Aşk denilen şey kişinin, karşı cinse yoğun duygular beslemesidir.

    Bu kadar!

    Zaman içinde kadında da erkekte de bu duygular azabilir, tamamen bitebilir.

    Kısacası erkekle kadın arasında olumlu ya da olumsuz birçok duygular zaman için oluşabilir ve oluşmuş duygular zaman içinde sönebilir.

    Olumlu duygular evlilikle, olumsuz duygular ayrılıkla sonuçlanabilir.

    Evliklerin doğal kabul edildiği bir yerde ayrılıklar da doğaldır.

    Saçma sapan nedenlerle; ilkel, basit, aşağılık duygularla bir kadının canına kıymak…

    Dünyada hiçbir neden bir kadının canına kıymaya neden değildir, olamaz da…

    Bırakın bir kadının canına kıymayı, bu nedenler bir kadına kötü söz söylemeye bile neden değildir.

    Can diyoruz.

    İnsanın canını anca yaradan alabilir, vakti zamanı gelince…

    Büyük üstat, ozan Neşet Ertaş, “Kadınlar insandır; biz erkekler ise insanoğlu.” demiştir.

    Her birimiz bir kadından dünyaya geldik.

    Kadın, kadın, kadın…

    Kadının özgür olmadığı bir yerde kimse kadının kutsallığından bahsedemez, “kadınlar bizim baş tacımızdır.” diyemez.

    Moğollar müzik gurubunun “Bir Şey Yapmalı!” şarkısı manidardır.

    Toplum olarak kadın cinayetlerini durdurmak için bir şeyler yapmalıyız.

    Bunun yolu nedir, ne yapmalıdır?

    Bir yol açmalı ya da bir yol bulmalıdır.

    Artık Yeter!