Son yıllarda Türkiye’de esnafın en büyük ortak derdi artık kira, vergi ya da elektrik faturası değil.
Hangi dükkânın kapısını çalsanız aynı cümleyi duyuyorsunuz.
“İş var ama çalışacak adam yok.”
Oysa bundan yirmi-otuz yıl önce bir esnafın camına astığı “Çırak aranıyor” yazısı, mahalledeki birkaç gencin hayatının değişmesi demekti. Bugün o ilanlar camlarda güneşten sararıp soluyor, ama kapıyı çalan yok.
Geleneksel esnaf kültürünün bel kemiği olan usta–çırak ilişkisi sessiz sedasız can çekişiyor.
Berberinden sanayideki kaportacısına, lokantacısından terzisine kadar kime dokunsanız bin ah işitiyorsunuz.
Terzi, ayakkabı tamircisi, mobilya ustası…
“Altın bilezik” diye öğütlenen meslekler sahipsiz.
Alttan yeni nesil gelmiyor.
Mevcut ustaların omuzlarındaki yük ağırlaşıyor, sektörlerin geleceği ise her geçen gün biraz daha kararıyor.
Eskiden aileler çocuklarını “eti senin, kemiği benim” diyerek ustalara emanet ederdi.
Bugün ise pusula başka yöne dönmüş durumda. Akademik başarı, masa başı beyaz yakalı işler ya da daha esnek görünen alanlar tercih ediliyor.
Burada derin bir çatışma var:
Esnafın sadakat ve disiplin beklentisi ile gençlerin esnek çalışma, sosyal hak ve insanca yaşam talebi arasında kapanmayan bir uçurum…
Esnaf diyor ki:
“Gençler iş beğenmiyor, çabuk vazgeçiyor.”
Gençler ise açıkça söylüyor:
“Haftada 6 gün, günde 12 saat çalışıp sadece asgari ücret almak istemiyorum.”
Gençleri suçlamak en kolayı.
Ama madalyonun öteki yüzüne bakmadan bu sorun çözülmez. Yeni nesil, sigortasız, sosyal hayattan kopuk ve sadece ‘karın tokluğuna’ çalışan bir düzeni kabul etmiyor.
Bugün kuryelik yaparak, bir dükkânda 12 saat garsonluk yapmaktan daha fazla kazanan bir genç için usta-çırak sabrı artık romantik bir masaldan ibaret.
Öte yandan esnafın da durumu parlak değil. Artan maliyetler, düşen alım gücü ve daralan piyasa, çalışana hak ettiği koşulları sunmayı her geçen gün daha da zorlaştırıyor.
Bu mesele bir kuşak çatışması değil; açıkça söyleyelim, çalışma koşullarının çağın gerisinde kalmasıdır.
Eğer bugün çırak bulamazsak, yarın yüksek ücretler ödesek bile hizmet alacak usta bulamayacağız.
Kepenkler işsizlikten değil, insansızlıktan kapanacak.
Esnafı ayakta tutmak; sadece bir meslek grubunu değil, mahallenin güvenliğini, sokağın ruhunu ve yerel ekonomiyi korumaktır.
Aksi halde paramız olacak ama tamir ettirecek musluk, ekmek alacak fırıncı, saçımızı kestirecek berber bulamayacağız.
Tam da bu noktada son dönemin en tartışmalı önerisi yüksek sesle konuşulmaya başlandı:
Yurt dışından işçi getirilmesi.
İnşaat, tekstil, tarım ve ağır sanayi başta olmak üzere birçok sektörde bu talep artık bir “mecburiyet” olarak sunuluyor. Sokaktaki berberden dev fabrikaların patronlarına kadar herkes aynı cümlede birleşiyor:
“Maaşını veriyoruz, yine de çalıştıracak adam bulamıyoruz.”
Çözüm olarak masaya konan öneri net:
Kota ile yurt dışından işçi getirmek.
Peki!
Bu gerçek bir kurtuluş reçetesi mi, yoksa geçici bir pansuman mı?
Türkiye iş gücü piyasasında garip bir paradoks yaşanıyor. Bir yanda üniversite mezunu genç işsizliği, diğer yanda usta bulamayan sanayi.
Gençlerin ağır işlerden ve düşük sosyal statüden uzak durması, işverenleri rotayı dışarıya çevirmeye itti.
Özbekistan, Türkmenistan, Vietnam ve Uzak Doğu ülkelerinden gelecek nitelikli ya da yarı nitelikli iş gücü, bazı sektörler için “nefes borusu” olarak görülüyor.
İşveren cephesinden bakıldığında tablo net:
“Bu işçiler gelmezse tezgâhlar durur, üretim biter, ihracat aksar.”
Ancak sorulması gereken zor sorular var:
Daha düşük ücrete razı olan yabancı iş gücü, içerideki ücret dengesini baskılar mı?
Sosyal uyum ve kayıt dışılık nasıl önlenecek?
Kendi gencimizi mesleğe kazandırmak yerine dışarıdan işçi getirmek, kolaycılık olmaz mı?
Kısa vadede kontrollü işçi alımı üretimi ayakta tutabilir.
Ama uzun vadede kendi gencimizi o tezgâha oturtacak şartları oluşturamazsak, dışa bağımlılık sadece enerjide ve teknolojide değil, alın terinde de kronik bir sorun haline gelir.
Bugün karar vermezsek, yarın ustasız bir ülkeye uyanabiliriz.



İnsanı Geçmişiyle Taşlamak
Bir Annenin Gözünden Epstein
Yan Baktın!
Diyarbakırlı Ramazan Hoca
Ekabir
