İnsan tuhaf bir varlık.
Alnını toprağa koyuyor ama nefsini tahtından indirmiyor.
Dili Allah’ı anıyor, hayatı kendisini.
Sabah “Bismillah” diyor, akşam hesabını yine kendi adına kesiyor.
“İnşallah” diyor.
Ama bütün planlarını Allah yokmuş gibi yapıyor.
“Şükür” diyor.
Ama elindekileri kendisinin kazanmış olduğuna inanıyor.
“Hayırlısı” diyor.
Fakat hayırlının kendi istediği şey olduğundan emin olmak istiyor.
Belki de çağımızın en tuhaf çelişkisi burada:
Secde eden alınla, hükmeden nefs aynı bedende yaşıyor.
Eskiden insanlar taştan putlar yapardı.
Sonra onları karşılarına koyup taparlardı.
Bugün putlarımız biraz daha modern.
Para var.
Şöhret var.
Makam var.
Güvenlik var.
Konfor var.
İnsanların beğenisi var.
Bir de aynada her sabah karşılaştığımız o küçük hükümdar var:
Ben.
Ne ilginçtir ki insan artık putunu taşta aramıyor.
Kendi planlarında buluyor.
Kendi korkularında…
Kendi hırslarında…
Kendi vazgeçilmezliğinde…
Ve bazen kendi doğrularında.
Sonra da bütün bunların üzerine ince bir din perdesi çekiyor.
Perde güzel.
Üzerinde “Allah” yazıyor.
Ama içeride hâlâ aynı hükümdar oturuyor.
Allah var.
Bunu inkâr etmiyoruz.
Hatta sık sık söylüyoruz.
Fakat mesele Allah’ın varlığına inanmak kadar basit olsaydı, insanın içindeki bütün savaşlar çoktan biterdi.
Asıl soru şu:
Allah varsa, hayatımız neden hâlâ yokmuş gibi işliyor?
Neden geleceğimiz için geceleri uykumuzu kaçıracak kadar endişeleniyoruz?
Neden insanların gözündeki değerimizi kaybetmekten, Allah’ın rızasını kaybetmekten daha çok korkuyoruz?
Neden rızkımızı Allah’ın verdiğini söylerken, rızkın kapısını yalnızca insanlarda arıyoruz?
Neden “tevekkül” diyoruz ama kontrol elimizden biraz kayınca içimizde küçük bir kıyamet kopuyor?
Çünkü insan teslim olmak istemiyor.
İman etmek istiyor.
Ama direksiyonu bırakmak istemiyor.
Allah’a güvenmek istiyor.
Ama son sözü yine kendisi söylemek istiyor.
İşte nefs tam burada gülümsüyor.
Çünkü nefsin en büyük başarısı Allah’ı inkâr ettirmek değildir.
Allah’ı kabul ettirip kendisini merkeze koymaktır.
İnsan bazen Allah’ı hayatından çıkarmıyor.
Sadece O’nu hayatının merkezinden biraz kenara alıyor.
Camide kalsın.
Dua ederken gelsin.
Cenazede hatırlansın.
Hastanede çağrılsın.
Başımız sıkışınca yetişsin.
Ama günlük hayatımıza fazla karışmasın.
Çünkü günlük hayatımız çok önemli.
Orada kariyer var.
Para var.
Planlar var.
İtibar var.
Hırslar var.
Kırgınlıklar var.
Ve en önemlisi:
Ben varım.
Allah’a “hayatımın Rabbi” diyoruz.
Ama hayatımızın küçük ayrıntılarında rablik taslayan başka bir ses var:
“Ben bilirim.”
“Ben karar veririm.”
“Ben kontrol ederim.”
“Benim istediğim olacak.”
Belki de insanın en eski putu budur.
Taştan değil.
Benlikten yapılmış bir put.
Hz. İbrahim’in sözleri bu yüzden insanın yüzüne tutulmuş bir ayna gibidir:
“Beni yaratan O’dur.”
Ne kadar sade.
Ama insanın bütün kibri için ne kadar ağır.
Beni ben yaratmadım.
İlk nefesimi ben vermedim.
Kalbimin ilk atışını ben başlatmadım.
Hangi zamanda doğacağımı ben seçmedim.
Hangi anne-babadan geleceğimi ben belirlemedim.
Bedenimi kendim inşa etmedim.
Ve ölümümün tarihini de bilmiyorum.
Bütün bunlara rağmen hayatın ortasında kendimi hayatın sahibi zannediyorum.
Ne büyük bir ironi!
Kendisine verilmiş bir hayatın içinde yaşayan insan, hayatın sahibini unutup kendisini sahip sanıyor.
Tasavvufun sessiz sorusu belki de burada başlıyor:
“Sen kimsin?”
Sahip oldukların mısın?
İnsanların senin hakkında söyledikleri misin?
Makamın mısın?
Cüzdanındaki rakamlar mısın?
Takipçi sayın mısın?
Başarıların mısın?
Yoksa bütün bunların gelip geçtiği bir yolcu musun?
İnsan kendisini tanımaya başladığında ilk fark ettiği şeylerden biri belki de şudur:
Ben sandığım kadar büyük değilim.
Bir yaprağı yaratamıyorum.
Bir kalbi durduramıyorum.
Bir ölüyü geri getiremiyorum.
Geçmişe dönemiyorum.
Geleceği göremiyorum.
Bir insanın gönlüne hükmedemiyorum.
Kendi bedenimin yarın ne hâle geleceğini bile bilmiyorum.
Öyleyse bu kadar büyük “ben” nereden çıktı?
Belki de insanın Allah’a giden yolu biraz da kendi “ben”inden geçiyor.
Önce kendisini tahtından indirmesi gerekiyor.
Çünkü secde sadece alnın yere değmesi değildir.
Belki gerçek secde,
nefsin hükmetme iddiasının kırılmasıdır.
Alın yere değiyor ama kalp hâlâ insanlardan alkış bekliyorsa…
Dil Allah’ı anıyor ama insan haksızlık karşısında makamını kaybetmemek için susuyorsa…
Tesbih çekiliyor ama başkasının nimeti kıskanılıyorsa…
Dua ediliyor ama kader yalnızca kendi istediğimiz şekilde gerçekleşsin isteniyorsa…
Ortada secde eden bir beden olabilir.
Ama hâlâ tahtında oturan bir nefs vardır.
Ve nefs tahtını kolay kolay bırakmaz.
Bazen takkeli gelir.
Bazen cübbeli.
Bazen kravatlı.
Bazen entelektüel.
Bazen çok dindar.
Bazen de çok mütevazı görünür.
Çünkü nefsin en tehlikeli hâli, kendisini gizlemeyi öğrendiği hâlidir.
İnsan bütün hayatı boyunca sahip olmaya çalışıyor.
Ev benim.
Araba benim.
Para benim.
Çocuk benim.
Başarı benim.
Şöhret benim.
Beden benim.
Zaman benim.
Sonra ölüm geliyor.
Bir kelime bile söylemeden bütün “benim”lerin üzerine bir çizgi çekiyor.
Ve insan, hayatının sonunda belki de ilk kez şu hakikati anlıyor:
Hiçbir şey benim değildi.
Beden emanetti.
Zaman emanetti.
Çocuk emanetti.
Rızık emanetti.
Yetenek emanetti.
Hatta hayatın kendisi emanetti.
İnsan ise emanetin sahibine karşı emanetin sahibi gibi davranmıştı.
Belki iman tam burada başlıyor.
Allah’ın varlığını kabul ettiğimiz yerde değil yalnızca.
Kendi mutlaklığımızın bir vehim olduğunu kabul ettiğimiz yerde.
“Ben yaptım” yerine,
“Bana nasip oldu.”
“Ben kazandım” yerine,
“Bana verildi.”
“Ben kontrol ederim” yerine,
“Ben elimden geleni yaparım; gerisini Rabbime bırakırım.”
Ve belki en önemlisi:
“Ben merkeze geçmeliyim” yerine,
“Ben merkezden çekilmeliyim.”
Çünkü mesele Allah’ı hayatımızın merkezine koymak bile değildir aslında.
Daha derin bir mesele vardır:
Merkezin hiçbir zaman bize ait olmadığını anlamak.
İnsan bunu anladığında dünya küçülmez.
Ama yerini bulur.
Para araç olur.
Makam emanet olur.
Başarı imtihan olur.
Kaybetmek başka türlü anlaşılır.
Kazanmak başka türlü.
Yalnızlık bile başka bir kapıya dönüşür.
İnsanların alkışı sessizleşir.
Nefsin sesi biraz kısılır.
Ve kalbin içinde daha önce duyulmayan bir ses belirir:
“Ben sana yeterim.”
Belki teslimiyet budur.
Her şeyi bırakıp dünyadan kaçmak değil.
Dünyanın içinde yaşarken dünyanın kalbinin sahibi olmasına izin vermemek.
Çalışmak ama çalıştığına tapmamak.
Kazanmak ama kazandığını kendinden bilmemek.
Sevmek ama sevdiğini Allah’ın önüne geçirmemek.
Korkmak ama korkunun Allah’tan büyük olmasına izin vermemek.
Ve sonunda insanın secdesi değişir.
Alnı yine yere değer.
Ama bu kez biraz daha ağır.
Çünkü yalnızca alnını değil,
“ben”ini de yere koymuştur.
İşte o zaman insan belki ilk defa gerçekten secde eder.
Çünkü secde eden artık sadece alın değildir.
Tahttan inmiş bir nefstir.
İbrahim Küçüker







Yorumlar