Toplumda her mesleğin bir karşılığı, bir ağırlığı ve bir itibarı vardır.
Esnafın alın teriyle, memurun kamu sorumluluğuyla, muhtarın mahalle vicdanıyla, siyasetçinin ise temsil göreviyle kazandığı bir saygınlık söz konusudur.
Ancak bu saygınlık; “Ben esnafım”, “Ben siyasetçiyim”, “Ben muhtarım”, “Ben memurum” ,”Ben gazeteciyim” diyerek her yerde ayrıcalık talep etmekle korunmaz, aksine zedelenir.
Son yıllarda sıkça rastladığımız bir tutum var: Mesleki kimliğini bir anahtar gibi kullanıp her kapının kendiliğinden açılmasını beklemek.
Öncelik verilmediğinde, prosedür uygulandığında ya da “hayır” cevabı alındığında ise eleştiri oklarını sağa sola savurmak…
Oysa bu yaklaşım, kişinin temsil ettiği mesleğin itibarına katkı sunmak bir yana, onu tartışmalı hâle getiriyor.
İtibar; talep edilmez, inşa edilir. Ünvanla değil, tavırla büyür. Bir esnaf, müşteriyle kurduğu dürüst ilişkiyle saygı görür. Bir muhtar, mahallesinin derdini sessizce ama ısrarla takip ettiği ölçüde değer kazanır. Bir memur, görevini hakkaniyetle yaptığı sürece takdir edilir. Bir siyasetçi ise makamını değil, sorumluluğunu öne çıkardığında halkın gönlünde yer edinir.
Her yerde ayrıcalık beklemek, “ben” dilini öne çıkarmak, zamanla o mesleğin toplumsal algısını aşındırır.
Çünkü toplum, hakkaniyete ve eşitliğe her şeyden fazla değer verir.
Bugün kendi adına öncelik isteyen, yarın başkası adına yapılan bir ayrıcalığa itiraz edemez. Bu da güven duygusunu zedeler.
Eleştiri elbette olmalı; ancak eleştirinin de bir dili, bir zamanı ve bir amacı vardır.
Kapılar açılmadığında yapılan sert ve ölçüsüz çıkışlar, çözüm üretmez; yalnızca gerilim doğurur. Oysa itibar, sakinlikle, sabırla ve anlayışla korunur.
Unutulmamalıdır ki meslekler kişilere güç vermez; kişiler mesleklere değer katar.
Gerçek saygınlık, ayrıcalık istemekten değil, ayrıcalık istemeye gerek bırakmayan bir duruş sergilemekten geçer.
Ünvanlar geçicidir, ama geride bırakılan iz kalıcıdır.



İnsanı Geçmişiyle Taşlamak
Bir Annenin Gözünden Epstein
Yan Baktın!
Diyarbakırlı Ramazan Hoca
Ekabir
