Yaşlılarımıza her bakımdan genç ve kıymetli evlatlarımız gibi davranmalıyız.
Bu bir iyi niyet temennisi değil, bir ahlak ölçüsüdür.
Çünkü doğmak ve yaşlanmak birer lütuf. Her iki süreç de kolay değil.
Doğarken ağlıyoruz.
Yaşlanırken susuyoruz.
Biri hayata tutunmanın sancısıdır, diğeri hayattan yavaş yavaş çekilmeyi öğrenmenin sessizliğidir.
Ama biz sessizliği sevmiyoruz.
Yavaşlayanı sabırsızlıkla itiyor,hatırlatmak isteyeni “geçmişte kalmış” diyerek susturuyoruz.
Gençken, içten gelen her iltifat sonsuza dek aklımızda kalır.
Bir “helal olsun” aylarca taşır insanı.
Görülmüş, fark edilmiş hissederiz.
Değerli olduğumuzu zannederiz.
Yaşlandığımızda ise, verilen her yardım hayatımızın geri kalanını anlamlı kılar.
Bir koluna girilmesi, bir sandalyenin uzatılması, bir acele edilmemesi…
Bunlar küçük davranışlar değildir.
Bunlar insanın hâlâ insan yerine konulduğunu hissetmesidir.
Ama biz bu hissi çok görür olduk.
Otobüste yer vermemekle kalmıyor,
yer verirken yüzümüzü de çeviriyoruz.
Sözünü kesiyoruz.
Aynı hikâyeyi anlatıyor diye küçümsüyoruz.
Sonra da utanmadan ahlaktan, merhametten söz ediyoruz.
Sosyal hayatta karşımdaki kişinin, tanımadığı birine duyduğu saygıdan kalbim sızlıyor.
Evet, sızlıyor.
Çünkü bu sahne artık nadir.
Tanımadığı bir yaşlıya hürmet eden biri varsa, bu toplum henüz tamamen çürümemiş demektir.
Tanımadığı bir yaşlıya yer veren bir genç, bin vaazdan daha etkilidir.
Çünkü ahlak anlatılmaz; ahlak yaşanır.
O yüzden çok şey istemiyoruz aslında.
Bir devrim değil, bir vicdan molası.
Yaşlıya yer vermekle başlamıyor mesele;
yer verirken yüz çevirmemekle başlıyor.
Koluna girerken acele ettirmemekle,
sözünü dinlerken saate bakmamakla,
aynı cümleyi defalarca kurarken “tamam, anladık” dememekle…
Bir yaşlıya “sen yorulma” demek,
bir topluma “henüz bitmedin” demektir.
Bir yaşlının önünden çekilmek,
aslında kendi geleceğine yol vermektir.
Hiç düşündünüz mü, menfaatimiz için, işimiz gereği birilerine eğile büküle hediyeler, çiçekler verirken;
hangimiz annemize çiçek, babamıza bir gömlek hediye alıp, onları sevgiyle kucaklayıp huzura erdik ve yüksek sesle:
“Seni seviyorum anne, seni seviyorum baba, iyi ki varsınız!”
dedik?
Eşimize, çocuklarımıza sevgimizi gösterirken, hiç:
“En sevdiğim şüphesiz Allah; ondan sonra anne ve babam”
dedik mi?
Ve ardından dönüp çocuklarımıza:
“Yarın siz de aynısını yapın. Önce Allah’ı sevin, sonra annenizi ve babanızı”
dedik mi?
Biz nasıl ki her şeyimizden geçip, sizi büyütmek, mutlu etmek, gelişmelerinizi sağlamak, en iyisini giydirmek, okutmak ve iyi bir hayatınız olması için çabalıyorsak;
bizim annemiz ve babamız da bir zamanlar bize aynı şeyi yaptı.
Büyüklere sevgi, nutukla değil; yaşamla, davranışla öğretilir.
Çocuğunuz sizi yaşlıya saygı gösterirken görürse öğrenir;
sizi sabırla dinlerken, birini incitmeden davranırken görürse öğrenir.
Büyüklerimize, anne ve babalarımıza saygı;
öldüklerinde değil, hayattayken anlamlıdır.
Mezar başında edilen dualar, yaşarken esirgenen ilgiyi telafi etmiyor.
İnsan ancak kaybedince anlıyor:
“Keşke babama şunu yapsaydım…
Keşke anneme bunu söyleyebilseydim…”
Ama işte o keşke, sadece vicdanı kanatıyor; boşluğu doldurmuyor.
Oysa insan, dünyanın faniliğinin farkına varmalı ve kendine sormalı:
“Anne ve babamı memnun etmedikten sonra kimi memnun edeceğim?
Dünya benim olmuş neye yarar; onları mutlu etmedikten sonra mal, makam, mevki neye yarar?
Senin memnun edemediğin anne ve babayı, sence senin çocukların memnun edecek mi?”
Hala hayattalarsa ve Allah onları size bağışlamışsa, geç kalmayın.
Sevginizi gösterin, ilginizi esirgemeyin, huzur ve teşekkürle kucaklayın.
Çünkü bugün yaşlılarımıza gösterdiğimiz her saygı ve sevgi, yarın aynada karşımıza çıkacak hâlimizdir.
Nasıl baktıysak, öyle görüneceğiz.
Ve belki de bu yüzden:
YAŞLILARIMIZA SAYGI, SADECE ONLAR İÇİN DEĞİL, KENDİMİZ VE ÇOÇUKLARIMIZ İÇİN DE LAZIMDIR!



Yeni Bir Çağ!
Kucağı Boş Kalan Çocuk
Alışveriş Merkezleri (AVM)
Milli Değerler
Kar Yağdı
