SON DAKİKA
Köşe Yazıları

Bir Çiçek 100 Yıl Bekliyor, Biz Bir Gün Bile Sabredemiyoruz!

Bir Çiçek 100 Yıl Bekliyor, Biz Bir Gün Bile Sabredemiyoruz!

Bir dava, bir ömür ve bir avuç insanın değiştirdiği dünya…

And Dağları’nın Kraliçesi…

İngilizce adıyla Queen of the Andes, bilimsel adıyla Puya raimondii…

Öyle sıradan bir bitki değil. And Dağları’nın yüksek rakımlı, çetin coğrafyasında yetişen bu dev bitkinin çiçek açacak olgunluğa ulaşması onlarca yıl sürebiliyor. Bazı anlatımlarda 50, hatta 100 yıla varan sürelerden söz ediliyor.

Dile kolay! Yarım asır, belki bir asır…

Bir insanın doğduğu, büyüdüğü, yaşlandığı ve dünyadan göçtüğü bir zaman diliminde o bitki hâlâ büyümeye devam ediyor. Kimi zaman güneşin kavurucu ışınları altında, kimi zaman soğuğun ve sert rüzgârların ortasında… Yılmadan, usanmadan, vazgeçmeden…

Her mevsim başka bir imtihan, her yıl başka bir mücadele…

Ama o bitki, bütün bu zorluklara rağmen yaşamaya devam ediyor. Köklerini derinleştiriyor, gövdesini büyütüyor, tabiatın çetin şartları karşısında güçleniyor. Çünkü henüz çiçek açacak olgunluğa ulaşmadı. Önünde aşması gereken bir zaman, tamamlaması gereken bir büyüme süreci var.

Sonra bir gün…

Yılların sessizliği bir çiçekle bozuluyor. Bitki çiçek açıyor, tohumlarını bırakıyor ve çoğunlukla kendi yaşam döngüsünü tamamlıyor.

Bir ömürlük bekleyiş, bir çiçek ve kendisinden sonra devam edecek bir hayat…

O, kendi ömrünün tamamını kendisinden sonraki neslin başlangıcına dönüştürüyor.

Peki, biz insanlara ne oluyor?

Bir işe başlıyoruz, hemen sonuç istiyoruz. Bir tohum ekiyoruz, ertesi sabah ağacın gölgesinde oturmayı bekliyoruz. Bir dava uğruna yola çıkıyoruz; daha yolun başında zafer istiyoruz. Bir toplumun değişmesini, insanların bilinçlenmesini, bir neslin yetişmesini bekliyoruz ama bu işlerin ne kadar emek, zaman ve fedakârlık istediğini unutuyoruz.

Biraz gecikince sabrımız tükeniyor. Biraz zorlanınca şevkimiz kırılıyor. Önümüze bir engel çıkınca yolumuzu, bir imtihanla karşılaşınca kararlılığımızı sorguluyoruz.

Daha yolun başındayken zirvenin hesabını yapıyoruz.

Sabır mı? O da ne!

Sıkıntı mı? Aman, uzak olsun!

İmtihan mı? Mümkünse başkasının başına gelsin!

Herkes zirvede olmak istiyor ama kimse dağın yokuşunu çıkmak istemiyor. Herkes meyveyi toplamak istiyor ama kimse toprağa tohum atıp yıllarca bakımını üstlenmek istemiyor. Herkes zaferin sevincini yaşamak istiyor ama o zafer uğruna hangi fedakârlıkların gerektiğini konuşmaya yanaşmıyor.

Peki, kök salmadan gövde büyür mü? Gövde büyümeden çiçek açar mı? Çiçek açmadan tohum, tohum olmadan yeni bir hayat mümkün müdür?

Biz neden bir davanın tohumunu toprağa atar atmaz meyvesini yemek istiyoruz?

Oysa bir davayı dava yapan, yalnızca savunduğu sözler değil; o sözlerin uğruna göze aldığı fedakârlıklar, ödediği bedeller ve gösterdiği sabırdır.

ÜÇ YILIN SONUNDA SADECE 30–40 KİŞİ!

Gelin, Allah’ın adını, varlığını ve emirlerini insanlığa ulaştıran peygamberlerin hayatlarına bakalım.

Allah’ın davası, hiçbir zaman yalnızca güzel sözlerden ibaret olmadı. O sözlerin arkasında gözyaşı vardı, yalnızlık vardı, açlık vardı, tehdit vardı, evinden yurdundan ayrılmak vardı. Bazen bir babanın evladıyla, bazen bir evladın babasıyla karşı karşıya gelmesi vardı. Bazen insanın bütün dünyanın karşısında tek başına kalması vardı.

Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Yakup’a, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya ve nihayet bütün insanlığa gönderilen son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) kadar uzanan peygamberlik tarihinde hakikat, çoğu zaman kolaylıkların arasından değil, imtihanların içinden yürüdü.

Şimdi bir an için kendimizi Mekke’de düşünelim.

Miladi 610 yılı…

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ilk vahiy geliyor. Allah’ın Resulü, insanları tek olan Allah’a inanmaya, putlardan uzaklaşmaya, ahlaka, adalete ve hesap gününe iman etmeye çağırıyor.

Ne büyük bir sorumluluk!

Yüzyıllardır atalarının inançlarıyla yaşayan bir topluma, putların hâkim olduğu bir şehre, ekonomik ve toplumsal düzenini mevcut inançlar üzerine kurmuş bir dünyaya yeni bir hakikat çağrısı…

Üstelik karşısında yalnızca birkaç öfkeli insan yok. Mekke’nin yerleşik düzeni, kabile bağları, ticari çıkarları ve nüfuz sahipleri var. Çünkü hakikat bazen yalnızca insanların inançlarını değil, çıkarlarını da sorgulatır.

Peki, Allah’ın Resulü yola çıktığında ertesi gün bütün Mekke Müslüman mı oldu?

Hayır!

Bir hafta sonra mı?

Hayır!

Bir ay, altı ay, bir yıl sonra mı bütün şehir hakikate teslim oldu?

Hayır!

İlk üç yıl boyunca sürdürülen gizli tebliğ döneminin sonunda, siyer kaynaklarında yaygın biçimde aktarılan bir rivayete göre Müslümanların sayısı ancak 30–40 kişi civarındaydı. Bu sayı kesin ve üzerinde ittifak edilmiş bir istatistik değil, kaynaklarda aktarılan bir rivayettir. Fakat başlangıçtaki topluluğun küçüklüğü, mücadelenin büyüklüğünü anlamamız açısından çarpıcıdır.

Bir daha düşünelim: Otuz, kırk insan!

Bütün insanlığa hitap eden bir çağrı… Bir peygamber… Ve üç yılın sonunda bir avuç insan!

Bugünün ölçüleriyle bakarsak küçük bir topluluk… Fakat o küçücük topluluğun içinde Hz. Ebû Bekir vardı, Hz. Ali vardı, Hz. Hatice vardı, Hz. Osman vardı, Hz. Zeyd vardı, Hz. Bilâl vardı ve daha niceleri…

Onlar, dünyanın değiştirdiği insanlar değil; dünyayı değiştirecek bir inancın ilk taşıyıcılarıydı.

İşte asıl mesele burada!

Allah’ın Resulü, ilk yıllarda karşısına çıkan insan sayısına bakıp davasını sorgulamadı. “Üç yıl geçti, hâlâ sadece birkaç düzine insanız; demek ki bu iş olmuyor!” demedi.

Bir avuç insanla yürümeye devam etti.

Çünkü onun vazifesi insanları zorla çoğaltmak değil, hakikati tebliğ etmekti. İnsanların kalplerine hükmetmek değil, onlara doğru yolu göstermekti. İnsanları bir günde değiştirmek değil, onları iman, ahlak ve sorumluluk bilinciyle yetiştirmekti.

Tebliğ, insanın karşısına geçip birkaç söz söylemekten ibaret değildi. İnsanlarla yaşamak, onların dertlerini bilmek, sorularına cevap vermek, yanlışları karşısında sabırla hakikati anlatmak, ahlakıyla örnek olmak ve gerektiğinde bütün bunların bedelini göze almaktı.

Bir insanın kalbine dokunmak, onun düşüncesini değiştirmek, ahlakını güzelleştirmek ve hayatına yeni bir yön vermek ne kadar zaman alır, hiç düşündük mü?

İnsan yetiştirmek, bir günde tamamlanacak bir iş değildir. Bir neslin karakterini inşa etmek, yalnızca güzel sözlerle değil; örneklikle, ilimle, merhametle, sabırla ve yıllarca süren emekle mümkündür.

Üç yılın sonunda 30–40 kişi… Fakat o bir avuç insanın imanıyla başlayan yürüyüş, tarihin akışını değiştirecek bir medeniyetin tohumlarını taşıyordu.

Şimdi düşünelim: Biz kaç insanın arkamızdan geldiğine bakarak mı davamızın değerini ölçüyoruz? Yoksa kaç insanın hayatına dokunduğumuza, kaç gönülde hakikatin tohumunu yeşerttiğimize, kaç insanın yetişmesine katkıda bulunduğumuza mı?

Bir dava adamı, yalnızca kalabalıkların önünde yürüyen kişi değildir. Bazen yıllarca bir insanın yetişmesi için emek verendir. Bazen kendi rahatını bir kenara bırakıp toplumun derdiyle dertlenendir. Bazen herkesin vazgeçtiği yerde vazgeçmeyen, kimsenin alkışlamadığı yerde çalışmaya devam edendir.

Çünkü dava, sözle başlar ama hayatla sınanır.

SABIR DİYORSUNUZ… PEKİ, HANGİ SABIR?

Sabır demek kolaydır. Bir cümleye sığdırır, bir kürsüden söyler geçeriz.

Peki, sabrın ne demek olduğunu gerçekten anlamak istiyorsak, Mekke’nin dar sokaklarına gidelim.

Hz. Bilâl’i düşünelim!

İslam’ı kabul ettiği için efendisinin zulmüne uğrayan, Mekke’nin kavurucu sıcağında kızgın kumların üzerine yatırılan, göğsüne ağır bir taş konularak inancından vazgeçmeye zorlanan Hz. Bilâl’i…

Ona yalnızca bir inanç teklif edilmiyordu; inancından vazgeçmesi karşılığında işkencenin sona ereceği söyleniyordu. Yeter ki teslim olsun, yeter ki mevcut düzenin istediği sözü söylesin!

Fakat o, acının ortasında “Ehad, ehad!” diyordu: Allah birdir, Allah birdir!

Bir tarafta kızgın kumlar, göğsün üzerinde ağır bir taş, insanın tahammül sınırlarını zorlayan bir eziyet… Diğer tarafta inancından vazgeçmemeye çalışan bir yürek…

İşte sabır!

Sabır, rahat bir hayatın içinde başkasına dayanmasını söylemek değildir. Sabır, insanın bütün imkânları elinden alınmak istendiğinde bile hakikatten vazgeçmemeye çalışmasıdır.

Bir de Hz. Sümeyye’yi düşünelim!

İslam’ın ilk şehidi olarak anılan bu mümin kadın, ailesiyle birlikte ağır işkencelere maruz kaldı. Mekke’nin güçlüleri, bir kadının bedenine eziyet ederek inancını söndürebileceklerini sandılar.

Ama insanın bedenine hükmetmekle vicdanına hükmetmenin aynı şey olmadığını anlayamadılar.

Hz. Sümeyye’nin hayatı, inancın yalnızca güçlülerin, makam sahiplerinin ve meydanlarda konuşanların meselesi olmadığını gösteriyordu. Bazen bir kadının direnişi, koca bir çağın hafızasına kazınır.

İşte bedel!

İşte sabır!

İşte inancın sözden ibaret olmadığını gösteren tarihî bir örnek!

Bugün büyük davalardan söz ediyoruz. Peki, gerektiğinde kendi rahatımızdan vazgeçebiliyor muyuz? Bir mazlumun derdiyle gerçekten dertleniyor muyuz? Bir yetimin başını okşamak, yoksulun elinden tutmak, bilgisizin elinden tutup ona ilim öğretmek, yanlış yapanı incitmeden uyarmak için zaman ayırıyor muyuz?

Yoksa fedakârlığı yalnızca geçmişte yaşamış büyük insanların hikâyelerinde mi seviyoruz?

Bir dava adamlığını anlatmak başka, onun sorumluluğunu hayatında taşımak başkadır.

TAİF: TAŞLARIN KONUŞTUĞU, SABRIN SESSİZCE AĞLADIĞI GÜN

Bir de Taif’e gidelim.

Peygamber Efendimiz, Mekke’de ağır baskılarla karşılaştığı, kendisini koruyan amcası Ebû Tâlib’i ve sevgili eşi Hz. Hatice’yi kaybettiği bir dönemde Taif’e yöneldi. Belki orada insanlar kendisini dinler, hakikate kulak verir, yeni bir kapı açılır diye umut etti.

Fakat neyle karşılaştı?

Beklediği kabul ve anlayış yerine hakaretlerle, reddedilişle ve taşlarla…

Kendisine karşı kışkırtılan insanlar onu taşladı; ayaklarının yaralandığı, Zeyd bin Hârise’nin ise onu korumaya çalıştığı siyer anlatımlarında aktarılır.

Bir insan düşünün: İnsanları kurtuluşa çağırmak için yola çıkıyor, fakat kendisine taş atılıyor.

Şimdi kendimizi onun yerine koyalım.

Bir kapıya umut bağlamışsınız. Yıllardır mücadele ediyorsunuz. En yakınlarınızdan bazılarını kaybetmişsiniz. Şimdi yeni bir şehirde yeni bir başlangıç arıyorsunuz. Ama insanlar sizi dinlemek yerine incitiyor, aşağılıyor, yaralıyor.

İşte o gün sabır, yalnızca taşlara katlanmak değildi. İnsanın kalbinde biriken acının öfkeye, intikama ve merhametsizliğe dönüşmesine izin vermemekti.

Taif hadisesine ilişkin meşhur rivayette, kendisine yapılanlardan sonra cezalandırma imkânı sunulduğunda Peygamberimizin o insanların soyundan Allah’a kulluk edecek kimselerin çıkmasını umduğu anlatılır.

Dikkat edin!

Kendisine taş atanların helâk olmasını istemek yerine, onların soyundan hakikati tanıyacak insanların gelmesini ummak…

İşte peygamber ahlakı!

İşte sabrın en çetin imtihanlarından biri!

Biz ise bazen bize bir söz söyleyenin bile bütün geçmişini siliyor, bir hatasını ömür boyu yüzüne vuruyoruz. Bir anlaşmazlık yaşadığımız insanı bütünüyle düşman ilan ediyor, gönüller kazanmak yerine köprüleri yıkıyoruz.

Sonra da merhametten, ümmet olmaktan, peygamber sevgisinden söz ediyoruz.

Peki, peygamberin yolunu yalnızca dilimizle mi seviyoruz, yoksa onun ahlakını kendi hayatımıza taşıyabiliyor muyuz?

Bir dava insanı, karşısındaki insanı yalnızca bugünkü hâliyle mi görür? Yoksa onun da değişebileceğini, öğrenebileceğini, hakikati tanıyabileceğini düşünür mü?

İnsan yetiştirmek, biraz da budur. Bir insanın bugünkü yanlışına bakıp ondan bütünüyle vazgeçmemek; doğruyu anlatmak, örnek olmak ve sabırla emek vermek…

BOYKOT: ÜÇ YIL SÜREN AÇLIK VE YALNIZLIK

Bir de Şi’b-i Ebî Tâlib’e bakalım.

Mekke’nin ileri gelenleri, Müslümanları ve Peygamberimizi koruyan Hâşimoğulları’nı toplumsal ve ekonomik bir boykotla kuşattılar. Evlilik ve ticari ilişkiler kesildi; insanlar dar bir bölgede ağır şartlar altında yaşamaya mecbur kaldı.

Bu, yalnızca bir fikir tartışması değildi. İnsanların alışveriş yapamadığı, ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı, ailelerin geleceğinden endişe ettiği bir dönemdi.

Çocukların açlıkla karşılaştığı, ailelerin yokluk içinde yaşamaya çalıştığı, insanın en temel ihtiyaçlarının bile mücadele konusu hâline geldiği bir dönem…

Üstelik bu sıkıntı birkaç gün sürmedi. Boykot yaklaşık üç yıl devam etti.

Üç yıl!

Bir çiçeğin büyümesi için geçen yılları düşünün; sonra da bu insanların her gününü nasıl geçirdiğini…

Bir sabah uyanıyorsunuz ve şartlarınız düzelmemiş. Ertesi gün de aynı. Bir hafta, bir ay, bir yıl geçiyor; kuşatma sürüyor. Yarın daha iyi olacak mı, bilmiyorsunuz.

İşte sabır, bazen böyle bir belirsizliğin içinde insan kalabilmektir.

Her şeyin yoluna gireceğini garanti eden bir takvim olmadan, inandığınız değerlerden vazgeçmeden yürümektir.

Burada mesele açlığı romantikleştirmek değildir. Açlık açlıktır, yoksulluk yoksulluktur, zulüm zulümdür. Mesele, bunların insanın inancını, ahlakını ve dayanışmasını yok etmesine izin vermemektir.

Peki, bir dava uğruna üç yıl, beş yıl, on yıl emek vermeyi göze alabiliyor muyuz? İnsanların yetişmesi, bir toplumun bilinçlenmesi, adaletin yerleşmesi için uzun yıllar çalışabiliyor muyuz?

Bir çocuğun eğitimine yıllar ayırmak, bir gencin elinden tutmak, bir ailenin derdine ortak olmak, bir toplumun cehaletini gidermek için sabırla çalışmak…

Bunlar bir davanın görünmeyen ama en temel emekleridir.

Bir toplumun değişmesi, yalnızca büyük sözlerle gerçekleşmez. Öğretmenlerin sınıflarında, anne babaların evlerinde, ilim insanlarının çalışmalarında, iyilik için uğraşan insanların sessiz çabalarında gerçekleşir.

Bazen bir insanın yetişmesi yıllar alır. Bazen bir yanlışın düzelmesi için bir neslin değişmesi gerekir.

Dava adamlığı, sonucun geciktiği yerde de sorumluluğunu sürdürebilmektir.

HZ. NUH: YILLARCA ANLATMAK, AZ KİŞİYE ULAŞMAK

Bir de Hz. Nuh’u düşünelim.

Kur’an-ı Kerim, onun kavmi arasında 950 yıl kaldığını bildirir. Bu süre, onun kavmi arasında geçirdiği zamana ilişkindir; hayatının toplam süresi olarak yorumlanmamalıdır.

Yüzyıllara yayılan bir tebliğ…

Bir insanın sabrını, emeğini ve kararlılığını düşünün. Yıllar geçiyor, nesiller değişiyor; o, kavmini Allah’a iman etmeye çağırmaya devam ediyor.

Fakat bu uzun mücadele, kısa sürede büyük kalabalıklar oluştuğu anlamına gelmiyordu. Kur’an’ın anlattığı gibi, ona iman edenlerin sayısı sınırlı kaldı.

Düşünün: Yıllar, on yıllar, yüzyıllar… Ve hakikate kulak verenlerin azlığı…

Biz üç yıl uğraştığımız bir işte istediğimiz sonucu alamazsak ne yapıyoruz? Beş yıl sonra hâlâ aynı yerdeysek ne hissediyoruz? Bir ömürlük emeğin karşılığını hemen göremesek yürümeye devam edebilir miyiz?

Hz. Nuh’un kıssası, insanın vazifesini yalnızca görünen sonuçlarla ölçmemesi gerektiğini hatırlatır.

Çünkü insanın görevi, her zaman bir ağacın meyvesini toplamak değildir. Bazen o ağacın büyümesi için toprağı hazırlamak, bazen kendisinden sonra gelecek nesle bir yol açmaktır.

Bir neslin yetişmesi, bir toplumun ahlaki dönüşümü, ilmin yayılması ve adaletin yerleşmesi için yıllar boyunca çalışmak gerekir.

Peygamberlerin mücadelesinde gördüğümüz sabır, işte bu uzun soluklu sorumluluğun adıdır.

HZ. İBRAHİM: ATEŞİN ORTASINDA BİLE VAZGEÇMEMEK

Hz. İbrahim’i de unutmayalım.

Kavminin putlarını sorgulayan, insanların elleriyle yaptıkları nesnelere ilahlık atfetmelerine karşı çıkan bir peygamber…

Onun mücadelesi yalnızca birkaç taş putla değildi. İnsanların alışkanlıklarıyla, gelenekleriyle ve sorgulamadan kabul ettikleri inançlarla yüzleşmesiydi.

Hakikati söylemek, her zaman alkışlanmayı getirmedi. Hz. İbrahim’in karşısına düşmanlık çıktı; geleneksel anlatımlarda ateşe atılması, onun Allah’a bağlılığının ve tevekkülünün sembolü hâline geldi.

Bir tarafta ateş, diğer tarafta iman…

Bir tarafta insanların tehdidi, diğer tarafta Allah’a güven…

İşte tevekkül, insanın hiçbir şey yapmadan sonucu beklemesi değildir. Hz. İbrahim’in hayatında gördüğümüz, hakikati savunmak için gereken adımı atmak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.

Bugün de bir toplumun yanlışlarını düzeltmek, insanları ilimle buluşturmak, adaleti savunmak ve ahlakı yaşatmak istiyorsak bunun sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir.

Bir insanı yetiştirmek için emek vermeden, cehaleti ortadan kaldırmak için çalışmadan, toplumun sorunlarına çözüm üretmeden büyük bir değişim beklemek ne kadar gerçekçidir?

Büyük davalar, büyük sözlerden önce büyük sorumluluklar ister.

BUGÜN MÜSLÜMANLAR NEDEN BAHARI BEKLİYOR?

Bugün birçok Müslüman, İslam dünyasının neden gerilediğini, Müslümanların neden güç kaybettiğini, neden birlik olamadığını sorguluyor.

Herkes aynı soruyu soruyor:

“Müslümanlara bahar ne zaman gelecek?”

Peki, biz hiç kendimize şu soruyu soruyor muyuz?

Biz o baharı karşılamaya hazır mıyız?

Hiçbir alışkanlığımızdan vazgeçmeden, hiçbir fedakârlıkta bulunmadan, rahatımızı bozmadan, konforumuzdan ödün vermeden büyük değişimler bekliyoruz.

Yumuşak koltuklarımızda oturup dünyanın gidişatına ahkâm kesiyoruz. Başkalarının hatalarını sayıyor, toplumun yozlaşmasından yakınıyor, gençliğin bozulduğunu söylüyor, ümmetin dağınıklığına üzülüyoruz.

Ama kendimize sıra geldiğinde…

Biraz sabır gerekiyor, vazgeçiyoruz.

Biraz emek gerekiyor, yoruluyoruz.

Biraz fedakârlık gerekiyor, mazeret üretiyoruz.

Biraz bedel ödemek gerekiyor, geri çekiliyoruz.

Bir çocuğun yetişmesi yıllar alıyor, sabırsızlanıyoruz. Bir toplumun bilinçlenmesi için emek gerekiyor, hemen sonuç bekliyoruz. Bir insanın yanlışlarını düzeltmesi zaman alıyor, ona zaman tanımıyoruz.

Sonra da dönüp soruyoruz:

“Müslümanlar neden ilerlemiyor?”

Belki de asıl soru şudur:

Biz, ilerlemek için neyi göze alıyoruz?

Gençlerin ahlakından söz ediyoruz. Peki, onlara örnek olacak bir hayat yaşayabiliyor muyuz?

Toplumun cehaletinden yakınıyoruz. Peki, kendimizi ilimle donatmak, okumak, öğrenmek ve bildiklerimizi insanlarla paylaşmak için ne kadar emek veriyoruz?

Birlikten söz ediyoruz. Peki, kendi aramızda adaleti, merhameti ve kardeşliği ne kadar yaşatabiliyoruz?

İnsanların değişmesini istiyoruz. Peki, değişim için önce kendi nefsimizle yüzleşmeye hazır mıyız?

Herkes büyük bir dönüşüm istiyor ama küçük sorumlulukları üstlenmeye gelince ortalık sessizleşiyor.

Herkes geleceğin güzel olmasını istiyor ama o geleceğin inşasında kendisine düşen taşı yerine koymak istemiyor.

Sonra da baharın gecikmesine şaşırıyoruz!

Elbette mesele kendimize eziyet etmek, her sıkıntıyı kutsamak ya da acıyı başarı ölçüsü hâline getirmek değildir. Her zorluk insanı olgunlaştırmaz; her bedel de bir davayı haklı çıkarmaz.

Mesele, bir hedef uğruna gerektiğinde rahatından vazgeçebilmek; sabırla çalışmak, ilim öğrenmek, ahlakı kuşanmak, adaletten ayrılmamak ve sonuç geciktiğinde yoldan dönmemektir.

Dava dediğin, yalnızca kürsüde konuşmak değildir. Bazen bir çocuğun ahlakına emek vermektir. Bazen kimsenin görmediği yerde dürüst kalmaktır. Bazen bir insanın elinden tutmak, bazen yıllarca sürecek bir iyilik hareketinin ilk taşını koymaktır.

Büyük dönüşümler, çoğu zaman kimsenin alkışlamadığı küçük adımlarla başlar.

Bir öğretmenin öğrencisine yıllarca emek vermesi, bir anne babanın çocuğunu güzel ahlakla yetiştirmek için çabalaması, bir ilim insanının bilgisini artırmak için gecesini gündüzüne katması, bir insanın yoksulun elinden tutması…

Bunların hiçbiri küçük işler değildir.

Çünkü bir toplumun geleceği, yalnızca meydanlarda söylenen sözlerle değil, hayatın içinde yetiştirilen insanlarla şekillenir.

Bir dava adamı, yalnızca başkalarından fedakârlık bekleyen kişi değildir. Önce kendi hayatını sorumlulukla düzenleyen, sözüyle davranışı arasında tutarlılık kuran, ilim öğrenen ve öğreten, toplumun derdiyle dertlenen insandır.

Bir davanın büyüklüğü, yalnızca ne kadar konuşulduğuyla değil, kaç insan yetiştirdiğiyle ve hayatta neyi değiştirdiğiyle anlaşılır.

KIŞI YAŞAMADAN BAHAR GELMEZ!

Tabiat bize her yıl aynı hakikati anlatıyor.

Yazın sıcağında kavrulmadan, sonbaharın dökülen yapraklarını görmeden, kışın soğuğuyla yüzleşmeden baharın kıymetini anlayamıyoruz.

Ağaç, yapraklarını döktüğünde öldüğünü sananlar olabilir. Oysa bazı ağaçlar, yeni bir mevsime hazırlanmak için yapraklarını bırakır.

Toprağın altındaki tohum, karanlıkta beklerken unutulduğunu düşünenler olabilir. Oysa uygun şartlar oluştuğunda filizlenmek için hazırlanır.

Ve And Dağları’nın Kraliçesi…

Belki de bize en çok bunu hatırlatıyor: Her büyüme göz önünde gerçekleşmez. Her emek hemen meyve vermez. Her mücadele, başladığı gün zaferle sonuçlanmaz.

Üstelik o bitkinin çiçek açması için onlarca yıl beklemesi, insanın da mutlaka onlarca yıl beklemesi gerektiği anlamına gelmez. Doğanın hikâyesi bir ölçü değil, bir ibrettir.

Asıl mesele, beklerken boş durmamaktır.

Kök salmaktır.

Güçlenmektir.

Eksiklerini tamamlamaktır.

İlimle donanmaktır.

Ahlakla olgunlaşmaktır.

İnsan yetiştirmektir.

Ve zamanı geldiğinde çiçek açabilecek hâle gelmektir.

İnsan da böyledir, toplum da böyledir, davalar da…

Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; sonucu hemen göremesen de doğru olanı yapmaya devam etmektir.

Belki bugün attığımız bir tohumun gölgesinde biz oturamayacağız. Belki bugün yetiştirdiğimiz bir insanın başarısını yarın göremeyeceğiz. Belki verdiğimiz mücadelenin meyvesini başka nesiller toplayacak.

Ne olmuş yani?

Her nesil bütün meyveleri kendisi toplamak zorunda mı?

Bazen bize düşen, kendimiz için değil, bizden sonrakiler için ağaç dikmektir.

Çünkü dava, yalnızca bugünü kazanmak değil; yarının insanına da yaşanabilir bir dünya bırakabilmektir.

Bir çiçeğin yıllarca büyümesi bize yalnızca sabretmeyi değil, sabrın içini emekle doldurmayı da öğretiyor. Çünkü beklemekle hazırlanmak aynı şey değildir. Zamanın geçmesini seyretmekle o zamanı anlamlı kılmak arasında büyük bir fark vardır.

İnsan yıllarca bekleyip hiçbir şey öğrenmeyebilir. Bir topluluk uzun süre aynı yerde sayabilir. Bir dava, güzel sözlerle anıldığı hâlde insan yetiştiremeyebilir.

Öyleyse mesele yalnızca zaman değil; o zamanın içinde ne yaptığımızdır.

Birlik istiyorsak önce birbirimize adaletle davranacağız.

Güç istiyorsak ilimle, ahlakla ve emekle güçleneceğiz.

Değişim istiyorsak önce kendimizden başlayacağız.

İnsan yetiştireceğiz. Toplumun derdine dokunacağız. Haksızlığa karşı duracağız. Bilgiyi yayacağız. Ahlakı yaşayacağız. Sonuç geciktiğinde vazgeçmeyeceğiz.

Sonra da sabırla, inatla ve samimiyetle yolumuza devam edeceğiz.

Çünkü bahar, yalnızca kışı bekleyenlere değil; kış boyunca köklerini yaşatmayı başaranlara da gelir.

Peki, biz gerçekten baharı mı istiyoruz, yoksa kışın zahmetini çekmeden baharın nimetlerine mi konmak istiyoruz?

İbrahim Küçüker

Bu habere tepkiniz ne?
Bu haberi paylaş

Yorumlar

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Güvenlik sorusu