Bugünkü otuz ile altmış yaş arası nesil, belki de tarihin en tuhaf kuşaklarından biri… Anne babalarımızın baskısıyla büyüdük, çocuklarımızı baskı altında büyütmemek için kendimizi baskıladık. Sonunda yine ezilen biz olduk!
Çocukken babamızın kaşını çatmasından korkardık. Şimdi çocuklarımızın yüzünü asmasından korkuyoruz. Dün büyüklerimizin sözünden çıkamazdık, bugün küçüklerimizin gönlünü hoş tutmak için kırk takla atıyoruz.
Eskiden sokaktan eve girmek istemezdik. Annemiz pencereden seslenirdi: “Akşam oldu, eve gel!” Şimdi çocuklarımızı odalarından çıkarmak için kapılarını çalıyoruz. Bir zamanlar sokaklarda büyüyen çocuklardık; bugün ekranların karşısında büyüyen çocukların peşinden koşan anne babalarız.
Bizim anne babalarımızın imkânları sınırlıydı. İstediklerimizi alamazlardı. Belki bir oyuncak için aylarca bekler, bir ayakkabımız eskimeden yenisini hayal ederdik. Onlara kızardık ama büyüyünce anladık ki mesele sevgisizlik değil, çoğu zaman imkânsızlıktı.
Biz ise çocuklarımız bizim yaşadıklarımızı yaşamasın diye kendimizden kıstık. Onların istediklerini almak için borçlandık, mutlulukları için kendi mutluluğumuzu erteledik. Fakat bir şeyi hesaba katmadık: Çocuğumuza her istediğini vermekle, ona her istediğinin hakkı olmadığını öğretmek aynı şey değildi.
Biz çocuklarımız üzülmesin diye uğraşırken kendi kuşağımızın nasıl tükendiğini fark edemedik.
Üstelik mesele yalnızca çocuk yetiştirmek de değil. Bizim kuşağın omuzlarına yüklenen yükün arkasında, aileyi ve kadın-erkek ilişkilerini yeniden tanımlayan toplumsal anlayışların da payı var.
Bunlardan biri de İslami feminizm adı altında tartışılan yaklaşımın bazı yorumlarıdır.
Kadının haklarını savunmak başka, kadınla erkeği sürekli bir güç mücadelesinin tarafları hâline getirmek başkadır. Eşitlik arayışı, karşılıklı sorumluluk ve dayanışma yerine tek taraflı beklentiler üretmeye başladığında evlilik bir ortaklık olmaktan çıkar, bitmeyen bir hesaplaşmaya dönüşür.
Erkeğin kadın üzerindeki tahakkümüne karşı çıkarken, erkeği kadının beklentilerini sınırsızca karşılamak zorunda olan modern bir köleye dönüştürmek de özgürlük değildir.
Bir zamanlar erkekten evini geçindirmesi, ailesini koruması ve sorumluluk üstlenmesi beklenirdi. Bugün bunlara yenileri eklendi: Kusursuz eş olacak, kusursuz baba olacak, ekonomik yükün büyük bölümünü taşıyacak, bir yandan da bütün duygusal beklentileri eksiksiz karşılayacak…
Üstelik yorulursa belli etmeyecek, kırılırsa içine atacak, kendi ihtiyaçlarını dile getirirse bencil olmakla suçlanacak!
Peki, erkeğin bütün bu sorumlulukların arasında insan olduğunu hatırlayan olacak mı?
Elbette kadınların da görünmeyen emekleri, yükleri ve beklentileri var. Mesele kadınları suçlamak ya da geçmişin adaletsizliklerini savunmak değil. Mesele, bir tarafın özgürlüğünü diğer tarafın tükenmişliği üzerine inşa etmenin yanlışlığını görebilmek.
Çünkü kadının özgürlüğü erkeğin esareti, erkeğin onuru da kadının itaati üzerine kurulamaz. Sağlıklı bir aile, bir tarafın kazandığı, diğer tarafın sürekli kaybettiği bir mücadele alanı değildir.
Ne var ki biz, sevgiyi sınırsız fedakârlıkla karıştırdık. Çocuklarımız üzülmesin diye her şeye evet dedik; eşimiz memnun olsun diye kendimizden vazgeçtik. Anne babamızı kırmamak için sustuk, çocuklarımızı kırmamak için sınır koyamadık. Sonunda herkesin beklentisini karşılamaya çalışan ama kendi ihtiyaçlarını anlatamayan insanlara dönüştük.
Peki, suçlu kim?
Bizi yetiştiren anne babalar mı? Onların eksik bıraktıklarını tamamlamaya çalışan biz mi? Yoksa mutluluğu sahip olmakta, sevgiyi fedakârlıkta, özgürlüğü de sorumluluktan kurtulmakta arayan anlayışlar mı?
Belki de kimse bütünüyle suçlu değil. Her kuşak, bir önceki kuşağın yaralarını sararken farkında olmadan başka yaralar açıyor.
Biz anne babalarımızın baskısını çocuklarımıza yaşatmak istemedik. Ama bazen sınır koymayı da baskı sandık. Onlar üzülmesin diye kendimiz üzüldük; onlar eksik kalmasın diye kendimizi eksilttik.
Şimdi dönüp baktığımızda garip bir yerde duruyoruz. Çocukken anlaşılmayı bekledik, büyüyünce herkesi anlamaya çalıştık. Evlatken şefkat bekledik, anne baba olunca şefkati kendimizden esirgedik.
Ne çocukluğumuzu doyasıya yaşayabildik ne de kendi hayatımızı gönlümüzce kurabildik.
Hep birilerinin beklentilerini karşılamaya çalıştık. Önce anne babamızın, sonra çocuklarımızın, ardından bize dayatılan kusursuz eş ve kusursuz ebeveyn rollerinin…
Herkesi memnun etmeye uğraşırken kendimize ne zaman sıra geleceğini unuttuk.
Ama artık şunu anlamalıyız: Çocuklarımızı sevmenin yolu kendimizi tüketmekten, eşimizi sevmenin yolu kendi benliğimizden vazgeçmekten, anne babamıza saygı duymanın yolu da kendi hayatımızı yok saymaktan geçmiyor.
Aile, fedakârlığın tek taraflı olduğu bir kurum değil; sevginin, sorumluluğun, adaletin ve karşılıklı anlayışın birlikte yaşatıldığı bir yuvadır.
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, uğruna kendimizi feda ettiğimiz bir hayat değil; sevgiyi, sınırları, sorumluluğu ve karşılıklı saygıyı öğrendikleri sağlıklı bir hayat olmalı.
Çünkü biz, iki nesil arasında kalmış bir kuşağız. Bir yanımız geçmişin kırgınlıklarıyla, diğer yanımız geleceğin kaygılarıyla dolu.
Belki de artık kendimize de biraz merhamet etmenin zamanı gelmiştir.
Herkesin evladı, herkesin anne babası olduk. Eş olduk, sorumluluk üstlendik, beklentileri karşılamaya çalıştık. Herkes için bir şeyler yaptık, herkesi anlamaya çalıştık.
Ama bütün bunları yaparken kendimizi unuttuk.
Biz, anne babalarımızın gölgesinde büyüdük, çocuklarımızın gölgesinde yaşlandık. Bir ömür herkesi memnun etmeye çalışırken kendimizi unuttuk.
Şimdi geriye dönüp soruyoruz: Biz kimin için yaşadık, kendimiz için ne yaşadık?
Bir nesil düşünün; çocukken susturuldu, büyüyünce sustu, anne baba olunca herkesi dinledi ama kendisini kimseye dinletemedi!
İşte biz o nesiliz…
İki neslin yükünü omuzladık, iki neslin arasında ezildik. Herkese bir hayat kurduk da kendimize bir hayat kuramadık.
Bizim çocukluğumuzu anne babalarımızın baskısı, gençliğimizi sorumluluklarımız, ömrümüzü başkalarının beklentileri tüketti.
Şimdi hayatın dönüp arkamızdan seslendiği bir yerdeyiz. Çocuklarımız büyüyor, anne babalarımız yaşlanıyor, yıllar bir daha geri gelmemek üzere geçip gidiyor.
Ve biz hâlâ birilerinin gönlü olsun diye kendimizden vazgeçiyoruz.
Peki, bizim ömrümüz ne zaman başlayacak?
BİZİM HAYATIMIZI BİZE KİM GERİ VERECEK?
İbrahim Küçüker







Yorumlar