SON DAKİKA
Köşe Yazıları

Bir Kız Çocuğunun Kitabını Kapatan El, Hangi Ayeti Açıyor?

Bir Kız Çocuğunun Kitabını Kapatan El, Hangi Ayeti Açıyor?

Bir kız çocuğu düşünün…

On iki yaşında. Belki doktor olmak istiyor, belki öğretmen, belki de gökyüzünün sırlarını çözmek isteyen bir bilim insanı… Defterinin arasında yarım kalmış hayalleri, zihninde henüz soramadığı soruları var.

Bir sabah okulun kapısı yüzüne kapanıyor.

Artık okuyamayacağı söyleniyor. Hayalleri, başkalarının onun adına verdiği bir karara kurban ediliyor. Üstelik bütün bunlar din adına yapılıyor.

Peki, gerçekten din mi istiyor bunu, yoksa dinin arkasına saklanan bir iktidar anlayışı mı?

Afganistan’da Taliban yönetimi, kız çocuklarının altıncı sınıftan sonra örgün eğitime devam etmesini 2021’den beri engelliyor. Aralık 2022’de kadınların üniversite eğitimi de yasaklandı. UNICEF’in 14 Ağustos 2026 tarihli açıklamasına göre, 2,6 milyondan fazla kız çocuğu ortaöğretim hakkından mahrum bırakıldı.

Bu, yalnızca bir eğitim meselesi değil. Kadının toplumdaki yeri, dinin yorumlanışı, iktidarın sınırları ve bir toplumun geleceğiyle ilgili siyasi bir tercihtir.

Öyleyse soralım:

Bir dini korumak adına, o dinin mensubu olan kız çocuklarının öğrenme hakkı ellerinden alınabilir mi?

İLK VAHİY: OKU!

İslam tarihinin başlangıcında insanlığa yöneltilen ilk emirlerden biri neydi?

İkra! Oku!

Alak suresinin ilk beş ayetinde okumak, yaratılış, kalem ve öğrenmek birlikte anılır. Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Allah’tır.

Zümer suresinin 9. ayeti de bilenlerle bilmeyenlerin bir olup olmayacağını sorar.

Elbette bu ayetleri modern eğitim hukukunun bütün ayrıntılarını tek başına çözen hükümler gibi sunamayız. Ancak okumayı, bilgiyi ve öğrenmeyi yücelten bir dinî gelenekten söz ederken kız çocuklarının eğitimini bütünüyle engellemenin hangi sağlam dinî temele dayandığını sormak da son derece meşrudur.

Kur’an’ın okumaya çağıran sesini duyuyoruz da sıra kız çocuklarına gelince neden kulaklarımızı kapatıyoruz?

Bir çocuğun zihnini geliştirmesi, dünyayı tanıması, meslek edinmesi ve kendi haklarını öğrenmesi neden inanca karşı bir tehdit olarak görülsün?

Kur’an’ın ilk vahyinde kalem varken, kız çocuklarının elinden kalemi almak hangi dinî gerekçeyle açıklanabilir?

BİZİM BİR ROL MODELİMİZ VAR: HZ. HATİCE!

Müslüman kadın, toplumsal hayatta var olabilmek için kendi tarihinden utanmak veya başka medeniyetlerden örnek aramak zorunda değil. İslam tarihinin içinde de güçlü, iradeli ve üretken kadın örnekleri var.

Bunların başında Hz. Hatice gelir.

Hz. Hatice, ticaretle uğraşan, ekonomik imkânlara sahip, ticari kararlar alabilen ve toplumsal ilişkiler içerisinde etkin bir kadındı. Ticari faaliyetleri aracılar üzerinden yürütülüyor, malları farklı yerlere gönderiliyor, ekonomik hayatta söz sahibi oluyordu.

Onu yalnızca Hz. Peygamber’in eşi olarak hatırlamak, hayatının önemli bir yönünü eksik bırakmaktır.

O, aynı zamanda ekonomik varlığı bulunan, kendi ticari faaliyetlerini yürüten ve servetini inandığı değerler uğruna kullanabilen bir kadındı.

Şimdi soralım: Hz. Hatice’nin ticaret yapması, Müslüman kimliğine aykırı mıydı? Ticari ilişkiler kurması, ekonomik kararlar alması, toplumsal hayatta etkin olması onu ahlaken eksik mi kılıyordu?

Elbette hayır.

Buradan geçmişteki bütün kadınların bugünkü anlamda eşit imkânlara sahip olduğunu veya Hz. Hatice’nin modern anlamda bir eğitim sisteminden geçtiğini iddia etmiyoruz. Söylediğimiz çok daha temel: İslam tarihinin en önemli kadın örneklerinden biri, toplumsal ve ekonomik hayattan dışlanmış bir kadın değildi.

Öyleyse Müslüman bir kadının eğitim alması, meslek edinmesi, ticaret yapması ve toplumda sorumluluk üstlenmesi neden başlı başına bir tehdit sayılsın?

Hz. Hatice’nin örnekliği bize şunu hatırlatıyor: Kadının değeri, yalnızca evin içinde üstlendiği görevlerle ölçülemez.

Hz. Hatice ticaret yaparken ahlakını kaybetmedi. Peki, bugünün Müslüman kadını okuyunca, çalışınca, ürettiğinde neden ahlakını kaybedecekmiş gibi davranılıyor?

KADINI KORUMAK, ONU DÖRT DUVAR ARASINA KAPATMAK DEĞİLDİR!

Yirmi birinci yüzyılda kadını korumaktan söz ediyorsak önce şu soruya cevap vermeliyiz: Kadını gerçekten ne korur?

Kapalı bir kapının ardında yaşamak mı, yoksa kendi hakkını bilen, gerektiğinde kendisini savunabilen, ekonomik ve manevi bakımdan donanımlı bir insan olmak mı?

Bir kadının namusunu korumak, onun hayatını başkalarının insafına terk etmek değildir. Namus; kadının iradesini elinden almak, aklını kullanmasını engellemek ve onu toplumdan yalıtmakla korunmaz.

Kadının güvenliği; bilinç, ahlak, eğitim, adalet, ekonomik güç ve toplumsal sorumlulukla birlikte düşünülmelidir.

Çünkü kadın yalnızca korunması gereken biri değildir. O aynı zamanda kendisini koruyabilen, karar verebilen, üretebilen ve gerektiğinde haksızlığa karşı sesini yükseltebilen bir insandır.

Bir kız çocuğuna yalnızca tehlikelerden uzak durmayı öğretmek yetmez. Ona tehlikeyi tanımayı, hakkını bilmeyi, gerektiğinde yardım istemeyi ve kendi ayakları üzerinde durabilmeyi de öğretmek gerekir.

Eğitim, kadına yalnızca bir meslek kazandırmaz. Hukuki haklarını öğrenme, ekonomik bağımlılığını azaltma, sağlık bilgisine erişme ve kendisine yönelen haksızlıkları tanıma imkânı da verir.

Elbette her kadının mutlaka çalışması gerektiğini veya aile hayatının değersiz olduğunu söylemiyoruz. Ev içinde kalmayı tercih eden bir kadının kararı da saygıyı hak eder.

Mesele, kadının evde kalmayı tercih etmesiyle orada kalmaya mecbur bırakılması arasındaki farktır.

Kadının aileye verdiği emek değerlidir. Ancak bu emek, onun eğitim hakkını ortadan kaldıran bir gerekçeye dönüştürülemez.

Kadını korumak istiyorsanız onu güçlendirin. Bilgisizliği kader, bağımlılığı ahlak, sessizliği de namus diye sunmayın.

MAHREMİYET BAŞKA, HAYATI YASAKLAMAK BAŞKA!

Burada önemli bir ayrım var.

Kadının sosyal hayatta aktif olmasını savunmak; mahremiyetin önemsizleştirilmesini, ahlaki sınırların yok sayılmasını veya bütün geleneklerin terk edilmesini savunmak değildir.

Bir Müslüman kadın, inancının gerektirdiğine inandığı mahremiyet ölçülerini gözetebilir. Tesettürüne dikkat edebilir, dinî hassasiyetlerini koruyabilir, uygun gördüğü ortamlarda haremlik-selamlık düzenini tercih edebilir.

Aynı zamanda eğitim alabilir, çalışabilir, ticaret yapabilir, toplumsal meselelerde söz sahibi olabilir.

Bunlar birbirini zorunlu olarak dışlayan tercihler değildir.

Kur’an’ın Nur suresinin 30. ayetinde önce erkeklere bakışlarını sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir; 31. ayette kadınlara yönelik hükümler gelir.

Demek ki ahlaki sorumluluk yalnızca kadına ait değildir.

Peki, neden bazı tartışmalarda erkeğin iradesi ve ahlaki sorumluluğu unutuluyor da kadının sokağa çıkması, okuması veya çalışması başlı başına bir problem hâline getiriliyor?

Bir kadın eğitim alıyorsa ahlakını kaybetmiş değildir. İş yerinde çalışıyorsa mahremiyetinden vazgeçmiş değildir. Ticaret yapıyorsa inancını kapının dışında bırakmak zorunda değildir.

Haremlik-selamlık tercih eden bir Müslüman kadın da toplumsal hayatta yer alabilir. İnancını yaşayan bir kadın da bilim insanı olabilir. Tesettürlü bir kadın da ticaret yapabilir, öğretmenlik yapabilir, hastane yönetebilir, kamu hizmetinde bulunabilir.

Elbette her ortamın kendine özgü şartları vardır. Mahremiyet ve ahlak, kadınlar kadar erkekler için de sorumluluk gerektirir.

Ancak bu sorumluluğu yalnızca kadının omuzlarına yüklemek adalet değildir.

Mahremiyet, insanın sınırlarını bilinçle korumasıdır; kadının bütün hayatını başkalarının korkularına göre daraltmak değildir.

İslam’ın ahlaki ölçülerini korumakla kadının toplumsal varlığını ortadan kaldırmayı birbirine karıştırmayalım.

PEKİ, SÜMEYRA’NIN SAVAŞ MEYDANINDA NE İŞİ VARDI?

Uhud Savaşı’nın tozu dumanı arasında, insanın yüreğine dokunan bir kadın hikâyesi anlatılır.

Yakınlarını savaşta kaybeden bir kadın, karşılaştığı insanlara önce kendi evlatlarını, kardeşlerini değil, Allah Resulü’nü sorar:

“Peygamber ne yaptı? O’na bir şey oldu mu?”

Ona yakınlarını kaybettiği haberi verilir. Fakat onun yüreğindeki endişe henüz dinmemiştir. Çünkü öğrenmek istediği, Hz. Peygamber’in hayatta olup olmadığıdır. Nihayet Resulullah’ın sağ olduğunu öğrenince yüreği ferahlar.

Siyer geleneğinde Sümeyra adıyla anılan bu kadınla ilgili anlatı, farklı aktarımlarla günümüze ulaşmıştır. Rivayetin isim ve ayrıntılarındaki farklılıklar bir yana, taşıdığı anlam açıktır: O günün Müslüman kadınını savaşın, fedakârlığın ve toplumsal sorumluluğun tamamen dışında düşünmek mümkün değildir.

Üstelik Uhud’da yaralılara yardım eden, su taşıyan kadınlara ilişkin rivayetler de vardır. Ümmü Süleym’in yaralılarla ilgilendiği, Ümmü Umâre’nin ise Hz. Peygamber’i savunmak için mücadele ettiği siyer ve hadis kaynaklarında anlatılır.

Şimdi soralım: Kadınların savaş meydanında sevdiklerinin akıbetini aradığı, yaralılara su taşıdığı ve Hz. Peygamber’in yanında sorumluluk üstlendiği bir tarihsel mirastan söz ederken, bugünün kız çocuklarının okul sıralarında oturmasını neden bir tehdit gibi görüyoruz?

Sümeyra’nın yüreğini Uhud’a taşıyan iman, bugünün kız çocuklarının elinden kalemlerini almak için mi vardı?

Elbette Uhud’un şartlarıyla bugünün okulları ve iş hayatı aynı değildir. Tarihsel örneklerden bugüne sınırsız hükümler çıkarmak doğru olmaz. Fakat bu örnekler, kadınların toplumsal hayattaki varlığını İslam tarihine bütünüyle aykırı saymanın da isabetli olmadığını gösterir.

Kadınların bilgi edindiği, ticaret yaptığı, sağlık hizmeti verdiği ve gerektiğinde insanları savunduğu bir tarihsel mirasımız var.

Öyleyse kadını hayatın bütünüyle dışına itmek, hangi tarihsel ve dinî zorunluluğun sonucudur?

KADININ YERİ YALNIZCA EVİ Mİ?

Kadının aile içindeki rolünü küçümsemek de büyük bir yanlıştır. Annelik, çocuk yetiştirmek ve aileyi ayakta tutmak son derece değerlidir.

Ama kadının değeri yalnızca annelikle ölçülebilir mi?

Bir kadın anne olabilir, öğretmen olabilir, doktor olabilir, bilim insanı olabilir. Bunlar birbirini dışlayan kimlikler değildir.

Toplumun ihtiyacı olan kadın öğretmenleri yetiştirmeden kız çocuklarını eğitmek mümkün değildir. Kadın sağlık çalışanlarını yetiştirmeden, kadın hastaların sağlık hizmetlerine erişimini güvence altına almak da güçleşir.

Eğitimli bir kadın, çocuklarını daha bilinçli yetiştirebilir; ekonomik hayata katılabilir, ailesinin kararlarında söz sahibi olabilir ve toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunabilir.

Bu, eğitimin bütün sorunları çözeceği anlamına gelmez. Eğitimli insanlar da hata yapabilir, adaletsiz davranabilir. Ancak bu gerçek, eğitimi gereksiz kılmaz.

Kadının evdeki emeğini yüceltmek başka, onu evin dışındaki bütün imkânlardan mahrum bırakmak başkadır.

Bir kadının anneliğini değerli görmek için mesleğini değersizleştirmek zorunda değiliz. Aileyi korumak için kadının aklını, iradesini ve geleceğini sınırlandırmak zorunda da değiliz.

KARMA EĞİTİM ŞART MI? HAYIR. AMA EĞİTİM ŞART!

Tartışmanın en önemli noktalarından biri de budur.

Kız çocuklarının eğitimini savunmak, mutlaka karma eğitimi savunmak anlamına gelmez. Bu iki meseleyi birbirine karıştırmak, çözüm arayışını daha başlamadan kilitler.

Bir toplum karma eğitime mesafeli olabilir. Dinî ve kültürel hassasiyetleri nedeniyle kız ve erkek öğrencilerin ayrı okullarda eğitim görmesini tercih edebilir.

Peki, bunun alternatifi yok mu?

Elbette var.

Kız çocukları için ayrı okul binaları açılabilir. Kadın öğretmenlerin yetiştirilmesine yatırım yapılabilir. Küçük yerleşimlerde toplum temelli sınıflar kurulabilir. Ulaşım imkânı olmayan bölgelerde güvenli öğrenme merkezleri oluşturulabilir. Uzaktan eğitim ve uygun öğrenme materyalleri desteklenebilir.

Bunlar yalnızca teorik öneriler değil. UNICEF ve UNESCO’nun çalışmalarında Afganistan’da toplum temelli eğitim ve alternatif öğrenme modellerinin örnekleri bulunuyor.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Bu modellerin bazıları kız çocuklarının eğitimden tamamen kopmasını önlemeye yardımcı olsa da ortaöğretim ve üniversite yasağını ortadan kaldırmıyor. Ayrıca küçük ölçekli sınıflarla milyonlarca çocuğa kesintisiz, nitelikli eğitim sağlamak aynı şey değil.

Peki, alternatifler varken neden kız çocuklarının eğitimden bütünüyle uzaklaştırılması kabul edilsin?

Karma eğitim istemiyorsanız ayrı okul açın.

Kadın öğretmen istiyorsanız kadın öğretmen yetiştirin.

Ulaşım sorunu varsa mahalle sınıfları kurun.

Güvenlik kaygısı varsa güvenli eğitim ortamları oluşturun.

Bir çözümün zor olması, çözümsüzlüğü meşru kılmaz.

Afganistan’daki mesele yalnızca sınıfların karma olup olmaması değildir. Taliban yönetiminin kız çocuklarının altıncı sınıftan sonra örgün eğitime devam etmesini engelleyen politikasıdır.

Ayrı eğitim modeli, uzaktan öğrenme veya evde eğitim imkânı sunmak, resmî yasağı kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Bunun için siyasi irade, öğretmen, okul, kaynak ve kız çocuklarının eğitim hakkını tanıyan bir yaklaşım gerekiyor.

Eğer amaç gerçekten kız çocuklarını korumaksa onları eğitimden uzaklaştırmak yerine güvenli biçimde eğitime ulaştırmak gerekmez mi?

İRAN, PAKİSTAN, SUUDİ ARABİSTAN… HEPSİ AYNI MI?

Müslüman toplumlar, kadınların eğitimi konusunda tek bir uygulamaya sahip değil.

İran’da kızlar ve erkekler birçok eğitim kademesinde ayrı okullarda öğrenim görüyor; kadınlar üniversitelerde eğitim alabiliyor. Pakistan’da kız çocuklarına yönelik ayrı okullar ve dinî eğitim kurumları bulunuyor. Suudi Arabistan’da da kadınların eğitim aldığı okullar ve üniversiteler mevcut.

Bu ülkelerin kadın hakları ve eğitim sistemleri bakımından bütün sorunlarını çözdüğünü söylemiyoruz. Her birinin kendi hukuki, siyasi ve toplumsal tartışmaları var.

Ancak bu örnekler önemli bir gerçeği gösteriyor:

Ayrı eğitim ile kız çocuklarının ortaöğretimden ve üniversiteden bütünüyle dışlanması aynı şey değildir.

Öyleyse Afganistan’daki yasak, bütün Müslüman toplumların kaçınılmaz tercihiymiş gibi sunulamaz.

Meseleyi “İslam böyle istiyor” diyerek kapatmak yerine, İslam dünyasındaki farklı uygulamalara ve bunların sonuçlarına bakmak gerekir.

Çünkü dinî bir ilkenin varlığı ile bir yönetimin o ilkeyi nasıl yorumladığı aynı şey değildir.

Bir yönetim kendi yorumunu bütün bir dinin değişmez hükmü gibi sunabilir. Fakat bu, o yorumun tartışma dışı olduğu anlamına gelmez.

DİNÎ EĞİTİM VARSA, NEDEN MATEMATİK YOK?

Dinî eğitim elbette değerlidir. Kur’an okumak, hadis öğrenmek, ahlak ve inanç üzerine düşünmek milyonlarca insan için hayatın önemli bir parçasıdır.

Fakat dinî eğitim ile bilimsel eğitimi birbirinin düşmanı hâline getirmek zorunda mıyız?

Bir kız çocuğu hem Kur’an öğrenemez mi hem matematik?

Hem ibadet edemez mi hem fizik?

Hem inançlı yaşayamaz mı hem doktor olabilir?

2025 yılında The Guardian ve Zan Times tarafından yayımlanan ortak araştırma, Afganistan’ın bazı bölgelerinde kız çocukları için dinî medreselerin tek eğitim seçeneği hâline gelmesine ilişkin iddiaları gündeme taşıdı. Araştırmada incelenen bazı kurumlarda matematik ve fen bilimlerinin öğretilmediği de bildirildi.

Bu, bütün medreselerin aynı olduğu anlamına gelmez. Dinî eğitim kurumları arasında önemli farklılıklar vardır. Ancak bir çocuğun eğitimini dar bir müfredatla sınırlamak, onun dünyayı anlama imkânlarını azaltabilir.

Kur’an’ın ilk vahyinde kalemden söz edilirken, kalemi çocuğun elinden almak nasıl açıklanacak?

Din adına insan yetiştirdiğini söyleyen bir sistem, o insanın dünyayı anlamasını sağlayacak bilgileri neden eksik bıraksın?

İnanç, insanın hakikati aramasına güç verebilir. Peki, bilgi arayışını durdurmak inancı mı güçlendirir, yoksa insanı sorgulamaktan mı uzaklaştırır?

PEYGAMBER’İN ÇEVRESİNDE KADINLAR VARDI; PEKİ BİZ KADINLARI NEREYE GÖNDERİYORUZ?

Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda, kadınların dinî bilgi edinme ve soru sorma süreçlerinde yer aldıklarını görüyoruz.

Sahih-i Buhârî’nin ilim bölümünde kadınların Hz. Peygamber’den kendilerine özel bir gün ayırmasını istemeleri ve onun da onlara eğitim vermesi anlatılır (Buhârî, 101; hadis numaralandırması baskıya göre değişebilir).

Hz. Âişe ise yalnızca bir eş olarak hatırlanabilecek bir isim değildir. Hadis, fıkıh ve dinî bilgi alanlarında önemli bir otorite olmuş; kendisinden sonraki nesiller onun bilgisinden yararlanmıştır.

Şimdi düşünelim.

Hz. Âişe’nin bilgisinden yararlanan bir medeniyetin mensupları, bugünün kız çocuklarına matematik öğrenme imkânını bile çok görebilir mi?

Dinî ilimleri öğrenmek değerliyse biyoloji, tıp, mühendislik ve edebiyat öğrenmek neden başlı başına bir tehdit olsun?

Üstelik kadın doktorlara, kadın öğretmenlere ve kadın sağlık çalışanlarına ihtiyaç duyan bir toplum, kız çocuklarını yıllarca okuldan uzak tutarak kendi geleceğini de daraltmıyor mu?

UNICEF’in 2026 tarihli değerlendirmeleri, Afganistan’daki kısıtlamaların kadın öğretmen ve sağlık çalışanlarının yetişmesini de olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor.

Bugün okuldan uzaklaştırılan bir kız çocuğu, yarın başka bir kız çocuğuna ders verecek öğretmen de olabilir; bir annenin hayatını kurtaracak doktor da…

Kadınların eğitimini engelleyen bir düzen, yalnızca kadınların değil, bütün toplumun geleceğinden eksiltir.

SON SÖZ: BİR KIZ ÇOCUĞUNUN GELECEĞİ KİMİN İMTİHANI?

Afganistan’da okul kapısında bekleyen kız çocukları yalnızca kendi geleceklerini beklemiyor.

Onlar, din adına konuşanların adalet anlayışını; siyaset adına karar verenlerin sorumluluğunu; dünyanın insan hakları konusundaki samimiyetini de sorgulatıyor.

Bir kız çocuğu okuyamadığında yalnızca bir öğrenci kaybolmuyor. Belki geleceğin öğretmeni, doktoru, araştırmacısı ve toplumun vicdanına katkıda bulunacak bir insanın imkânları daralıyor.

Bir toplumun dinî hassasiyetlerini korumak istemesi anlaşılabilir. Karma eğitim yerine ayrı eğitim modellerini tercih etmesi de mümkündür. Fakat bu tercihler, kız çocuklarının eğitim hakkını bütünüyle ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz.

Hz. Hatice’nin ticaret yaptığı, Hz. Âişe’nin bilgi ürettiği, kadınların dinî eğitim talep ettiği ve Uhud’da kadınların yaralılara yardım ettiği bir tarihsel mirasa sahibiz.

Öyleyse kız çocuklarının okul kapısında bırakılmasını dinin değişmez gereği gibi sunamayız.

Bir kadın inancını koruyarak okuyabilir. Mahremiyetine dikkat ederek çalışabilir. Ailesini severken meslek sahibi olabilir. Annelik yaparken topluma katkıda bulunabilir. Kendi iradesiyle evini seçebilir; ama evin dışındaki hayatı tanıma hakkından mahrum bırakılmamalıdır.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Karma eğitim istemeyen bir toplum, kız çocuklarına ayrı okullarda eğitim sağlayamaz mı?

Kadın öğretmen istiyorsa onları yetiştiremez mi?

Dinî hassasiyetlerini korumak istiyorsa bilimsel eğitimi de sürdüremez mi?

Bunların hepsi mümkünken, bir kız çocuğunun önüne kapalı bir okul kapısı koymak gerçekten tek seçenek midir?

Belki de en acı ironi şudur: İnsanlara okumayı öğütleyen bir dinin adına, kız çocuklarının kitapları kapatılıyor.

Bir kız çocuğunun elinden kitabını alıp ona sabrı öğütlemek kolaydır. Asıl mesele, adaletin neden onun hakkını da koruması gerektiğini anlatabilmektir.

Kadını korumak, onun adına bütün kapıları kapatmak değildir. Kadının mahremiyetini gözetmek, onu toplumsal hayattan silmek değildir. İnancını önemsemek, iradesini ortadan kaldırmak değildir.

Kadını korumak; onu bilgiyle, ahlakla, özgüvenle ve haklarını bilme bilinciyle güçlendirmektir.

Çünkü kadını eve hapsetmekle ahlakı korumak aynı şey değildir. Kadını güçlendirmekle onu inancından uzaklaştırmak da aynı şey değildir.

Bir kız çocuğunun geleceği, yetişkinlerin korkularına kurban edilemeyecek kadar değerlidir.

Ve bir toplumun inancı, kız çocuklarının sorularından korkmayacak kadar güçlü olmalıdır.

İbrahim Küçüker

Bu habere tepkiniz ne?
Bu haberi paylaş

Yorumlar

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Güvenlik sorusu