Kategori: Köşe Yazıları

  • Dükkânlar İşsizlikten Değil, İnsansızlıktan Kapanıyor

    Dükkânlar İşsizlikten Değil, İnsansızlıktan Kapanıyor

    Son yıllarda Türkiye’de esnafın en büyük ortak derdi artık kira, vergi ya da elektrik faturası değil.

    Hangi dükkânın kapısını çalsanız aynı cümleyi duyuyorsunuz.

    “İş var ama çalışacak adam yok.”

    Oysa bundan yirmi-otuz yıl önce bir esnafın camına astığı “Çırak aranıyor” yazısı, mahalledeki birkaç gencin hayatının değişmesi demekti. Bugün o ilanlar camlarda güneşten sararıp soluyor, ama kapıyı çalan yok.

    Geleneksel esnaf kültürünün bel kemiği olan usta–çırak ilişkisi sessiz sedasız can çekişiyor.

    Berberinden sanayideki kaportacısına, lokantacısından terzisine kadar kime dokunsanız bin ah işitiyorsunuz.

    Terzi, ayakkabı tamircisi, mobilya ustası…

    “Altın bilezik” diye öğütlenen meslekler sahipsiz.

    Alttan yeni nesil gelmiyor.

    Mevcut ustaların omuzlarındaki yük ağırlaşıyor, sektörlerin geleceği ise her geçen gün biraz daha kararıyor.

    Eskiden aileler çocuklarını “eti senin, kemiği benim” diyerek ustalara emanet ederdi.

    Bugün ise pusula başka yöne dönmüş durumda. Akademik başarı, masa başı beyaz yakalı işler ya da daha esnek görünen alanlar tercih ediliyor.

    Burada derin bir çatışma var:

    Esnafın sadakat ve disiplin beklentisi ile gençlerin esnek çalışma, sosyal hak ve insanca yaşam talebi arasında kapanmayan bir uçurum…

    Esnaf diyor ki:

    “Gençler iş beğenmiyor, çabuk vazgeçiyor.”

    Gençler ise açıkça söylüyor:

    “Haftada 6 gün, günde 12 saat çalışıp sadece asgari ücret almak istemiyorum.”

    Gençleri suçlamak en kolayı.

    Ama madalyonun öteki yüzüne bakmadan bu sorun çözülmez. Yeni nesil, sigortasız, sosyal hayattan kopuk ve sadece ‘karın tokluğuna’ çalışan bir düzeni kabul etmiyor.

    Bugün kuryelik yaparak, bir dükkânda 12 saat garsonluk yapmaktan daha fazla kazanan bir genç için usta-çırak sabrı artık romantik bir masaldan ibaret.

    Öte yandan esnafın da durumu parlak değil. Artan maliyetler, düşen alım gücü ve daralan piyasa, çalışana hak ettiği koşulları sunmayı her geçen gün daha da zorlaştırıyor.

    Bu mesele bir kuşak çatışması değil; açıkça söyleyelimçalışma koşullarının çağın gerisinde kalmasıdır.

    Eğer bugün çırak bulamazsak, yarın yüksek ücretler ödesek bile hizmet alacak usta bulamayacağız.

    Kepenkler işsizlikten değil, insansızlıktan kapanacak.

    Esnafı ayakta tutmak; sadece bir meslek grubunu değil, mahallenin güvenliğini, sokağın ruhunu ve yerel ekonomiyi korumaktır.

    Aksi halde paramız olacak ama tamir ettirecek musluk, ekmek alacak fırıncı, saçımızı kestirecek berber bulamayacağız.

    Tam da bu noktada son dönemin en tartışmalı önerisi yüksek sesle konuşulmaya başlandı:

    Yurt dışından işçi getirilmesi.

    İnşaat, tekstil, tarım ve ağır sanayi başta olmak üzere birçok sektörde bu talep artık bir “mecburiyet” olarak sunuluyor. Sokaktaki berberden dev fabrikaların patronlarına kadar herkes aynı cümlede birleşiyor:

    “Maaşını veriyoruz, yine de çalıştıracak adam bulamıyoruz.”

    Çözüm olarak masaya konan öneri net:

    Kota ile yurt dışından işçi getirmek.

    Peki!

    Bu gerçek bir kurtuluş reçetesi mi, yoksa geçici bir pansuman mı?

    Türkiye iş gücü piyasasında garip bir paradoks yaşanıyor. Bir yanda üniversite mezunu genç işsizliği, diğer yanda usta bulamayan sanayi.

    Gençlerin ağır işlerden ve düşük sosyal statüden uzak durması, işverenleri rotayı dışarıya çevirmeye itti.

    Özbekistan, Türkmenistan, Vietnam ve Uzak Doğu ülkelerinden gelecek nitelikli ya da yarı nitelikli iş gücü, bazı sektörler için “nefes borusu” olarak görülüyor.

    İşveren cephesinden bakıldığında tablo net:

    “Bu işçiler gelmezse tezgâhlar durur, üretim biter, ihracat aksar.”

    Ancak sorulması gereken zor sorular var:

    Daha düşük ücrete razı olan yabancı iş gücü, içerideki ücret dengesini baskılar mı?

    Sosyal uyum ve kayıt dışılık nasıl önlenecek?

    Kendi gencimizi mesleğe kazandırmak yerine dışarıdan işçi getirmek, kolaycılık olmaz mı?

    Kısa vadede kontrollü işçi alımı üretimi ayakta tutabilir.

    Ama uzun vadede kendi gencimizi o tezgâha oturtacak şartları oluşturamazsak, dışa bağımlılık sadece enerjide ve teknolojide değil, alın terinde de kronik bir sorun haline gelir.

    Bugün karar vermezsek, yarın ustasız bir ülkeye uyanabiliriz.

  • Çocuklar Tatil Başladı

    Çocuklar Tatil Başladı

    Günler, aylar, yıllar nasıl geçiyor inanın insan anlayamıyor; bir su misali akıp geçip gidiyor.

    Bir arkadaşım, “Okul başladığı gün bil ki dönem bitmiştir.” derdi.

    Haksız da sayılmaz, yeter ki ilk gün başlasın, gerisi geliyor.

    Çocuklar; derdine düştüğümüz zamanın akıp gittiğinden habersiz, oyun derdindeler.

    Çocuklar işte!

    Bizde çocuktuk bir zamanlar…

    Tatili ipler çeker, okulun tatil oluşuna çok sevinirdik.

    Bizim zamanımızda bolca dayak vardı.

    Dayaktan yılardık.

    Tatili biraz da o nedenle isterdik.

    Şimdi öyle değil…

    Çocuklar evde olamadıkları kadar okullarda özgür ve özel…

    Veliler, öğretmenin ses tonundan rahatsız olabiliyor, bunu da şikâyet konusu yapabiliyor, “Çocuğumun psikolojisi bozuldu.” diyebiliyor.

    Neyse tatile girdi çocuklar…

    Okul konforlu bir yaşam alanı da sunsa tatil tatildir.

    İki hafta boyunca öğrenci tatilin tadını çıkaracak…

    Gezecek, tozacak, eğlenecek…

    Tabii ki de dinlenecek…

    Çocukların; tablet, telefon, televizyon, bilgisayar bağımlılığı velilerin kâbusu…

    Çocuklar için büyük bir tehlike…

    Ne diyeyim, her dönem çocukların karşısına bir şeyler çıkartılıyor.

    Bizim zamanımızda videolar yeni çıkmıştı.

    Kahvehanelerde, pastanelerde video izlemek için bin bir yolu denemekteydik.

    Bunun için az yumurta, ceviz satmadık…  

    Anlayacağınız her zaman çocukların sınanacağı bir tehlike vardı.

    Tehlikelerden uzak duran hep kazanmıştır.

    Başarı öyle kolay gelmez.

    Bu arada çocukların karnesine çok takılmayın!

    Kızıp, azarlamayın, psikolojik şiddet uygulamayın çocuklara…

    Karnedir…

    İyiliği, kötülüğü yıllar içinde değişebilir.

    Nice kötü karneli çocuklar en iyi yerlere gelmiştir.

    Örneklerle sabittir.  

    Öğretmenler tatilde “Çocuklar bol bol kitap okuyun.” demiştir.

    Çocuklar, hem dinlenecek hem de iki haftayı çok iyi değerlendirecek…

    Öyle yan gelip yatmak yok.

    Velilere büyük iş düşüyor.

    Biliyorsunuz, eğitim ailede başar.

    Aile çocuğunu iyi yetiştirmezse, okul çocuğu eğitmede yetersiz kalır.

    Tertip, düzen…

    En önemlisi de ahlak…

    Son zamanların en büyük eksiği, çocukların ahlaki konularda istendik düzeyde yetişmemesi…

    Ahlaki çöküntü net!

    Biz yine tatil meselesine dönelim.

    Sabah erkenden kalkmalar, okulun yolunu tutmalar, dersler, öğretmenler…

    Kolay değil…

    Bir dönem geride kaldı.

    Yoruldu çocuklar…

    Bizler; yolda, sokakta, bahçe aralarında, dere kenarında, evlerin damında, gece gündüz demeden oynar dururduk.

    Zaman kavramı yoktu.

    Devir değişti.

    İhtiyaçlar sınırsız olsa da kaynaklar sınırlıdır.

    Zaman kavramı tepemizdedir.

    Her şey zamanla planlı…

    Çocuk da olsan fark etmiyor.

    Çocuklar sınırlı zaman içinde kendinizi mutlu edecek şeyler yapınız.

    Sizden daha değerli bir şey yok!

    Kitap okumayı bir angarya iş olarak görmeyin!

    Kitap okuyun hem de çok…

    Tatile girmeniz, görev ve sorumluluklarınızı yerine getirmeyeceğiniz anlamına gelmez.

    Her daim sizi bekleyen görev ve sorumluluklarınız var.

    Bu bilinçte hareket ettiğinizi biliyorum.

    Anneniz, babanız demokrasinin kılıcı gibi tepenizde; siz unutsanız, unutmak isteseniz de onlar unutturmazlar.

    Uzun bir tatil değil…

    İki hafta…

    Ne diyelim!

    Tatil kısa da olsa tadını çıkartın!

    Çocuklar tatil başladı…

  • Sahi  Dostluk  Neydi?

    Sahi  Dostluk  Neydi?

    Dostluk, karşılıklı güven, samimiyet, saygı ve anlayışa dayanan; çıkar gözetmeden kurulan, bireylerin sevinçlerini ve zor zamanlarını paylaştığı kalıcı insan ilişkisidir.

    Acıyı ve sevinci paylaşabilen insanlar dosttur. Acı paylaşıldıkça azalır, sevinç paylaşıldıkça çoğalır.

    Cenazede yas tutmak kolaydır. Ama düğünde oynamak zordur. Sevincinizle sevinen kişi dosttur.

    Hasta yatarken dost bildikleriniz bir tas çorba getirsin diye kapıya bakılır, işte zor zamanda arayıp soran kişi, dosttur.

    Ev, araba, bağ, bahçe aldığında “Hayırlı olsun” diyebilen kişi dosttur. Ama hiç oralı olmuyorsa dost demeye bin şahit ister.

    İnsanın en büyük yanılgısı herkesi kendi gibi bilmesidir. Ya da benim en büyük yanılgım da diyebilirim. Neysem oyumdur, şeffafımdır, kimsenin arkasından iş çevirmem, dostuma sadığımdır.

    Aslında insan karmaşık değildir. Kimi insan kaliteli gibi durur ama zamanla anlaşılır, samimiyetsizdir, göründüğü gibi değildir, hayal kırıklığına uğratır. Kaliteli insanın ise bir çizgisi vardır bozulmaz, zamanla değişip hayal kırıklığına uğratmaz.

    Donanımlı, karakteri oturmuş bir insana değer verirseniz, değer görürsünüz. Ama kişiliği oturmamış sığ bir insana değer verirseniz karşılık beklemeyeceksiniz çünkü sonu hüsrandır.

    Bazı dost görünenler ise işi düşünce, menfaati söz konusu olunca yanınıza uğrar, alacağını alır sonra ortadan kaybolur. Kendini akıllı zanneder. Bunu fark edebiliyorsak kim daha akıllıdır?

    İnsanlardan zarar gelecek diye kendi kabuğumuzda yaşamak olmaz. Elbette topluma karışacağız, bazen üzülecek bazen sevineceğiz. Bir halk sözünde dendiği gibi “İnsan insana lazımdır.”

    İnsanın hayatında “Çay koy geliyorum.” ya da “Çay koydum gel.” diyebileceği dostları olmalıdır.

    Cengiz Aytmatov’un kitabından uyarlanan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde:

    Sahi sevgi neydi?

    Sevgi iyilikti, dostluktu.

    Sevgi emekti…

    Sözleri geçer. Yani her şey gibi dostluk da emek ister.

                                                                                  MUAZZEZ TOĞRUL

  • Kale Mahallesi Soruyor: Somut Adım Ne Zaman?

    Kale Mahallesi Soruyor: Somut Adım Ne Zaman?

    Çorum’un en eski yerleşim alanlarından biri olan Kale Mahallesi, yıllardır kentsel dönüşüm başlığı altında umut, beklenti ve belirsizliği aynı anda yaşayan mahallelerin başında geliyor.

    Henüz 06 Ocak 2021 tarihinde, Cumhurbaşkanlığının 3354 sayılı kararnamesiyle Kale Mahallesi sınırları içerisindeki alanlar, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında “riskli alan” ilan edilmişti. O günlerde mahalle sakinlerine verilen mesaj netti:


    “Bu süreç başlayacak, Kale Mahallesi güvenli ve yaşanabilir bir alana kavuşacak.”

    Ancak gelinen noktada aradan dört yılı aşkın bir süre geçti.

    Bu süre zarfında çok sayıda toplantı yapıldı, projeler konuşuldu, planlar çizildi…

    Fakat sahada hissedilen somut bir değişim henüz başlamadı.

    2025 İkinci Yarısı: Yeni Bir Sayfa mı?

    Şimdi sürece şöyle bir bakalım;

    2025 yılının ikinci yarısıyla birlikte Kale Mahallesi kentsel dönüşümünde yeni bir döneme girildiği ifade ediliyor. Haziran 2025’te Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile yapılan görüşmeler sonucunda proje hem alan hem de statü açısından güçlendirildi.

    Eski İtfaiye Yokuşu ve Han Camii çevresinin de dahil edilmesiyle dönüşüm alanı 19,42 hektara çıkarıldı ve “Rezerv Yapı Alanı” ilan edildi. Bu karar, kâğıt üzerinde sürecin artık daha sağlam bir hukuki zemine oturduğunu gösteriyor.

    Temmuz ayı itibarıyla sahada yapılan teknik incelemeler, bina envanterleri ve hak sahipliği tespitleri de sürecin ciddi biçimde ele alındığını ortaya koyuyor.

    Asıl Kırılma Noktası: Uzlaşma

    Geçmişte uzlaşma oranının %22’lerde kalması, dönüşümün önündeki en büyük engeldi. Yeni dönemde bu hatadan ders alındığı söyleniyor. Projelerin, Kale’nin tarihi dokusuna uygun şekilde revize edilmesi, yatay mimarinin esas alınması ve TOKİ aracılığıyla hak sahiplerine uzun vadeli ödeme, takas ve kira yardımı gibi seçenekler sunulması önemli adımlar.

    Ekim 2025 itibarıyla yeni uzlaşma görüşmelerinin başlatılacağının açıklanması ise beklentiyi daha da yükseltti.

    Vizyon Var, Peki Takvim Nerede?

    Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın’ın sıkça vurguladığı gibi Kale Mahallesi dönüşümü yalnızca binaların yenilenmesi değil; Kale’den Saat Kulesi’ne, Velipaşa Hanı’na uzanan “Kültür Yolu” vizyonunun da başlangıç noktası.

    Bu vizyon kıymetlidir.


    Bu hedef heyecan vericidir.

    Ancak bugün Kale Mahallesi sakinlerinin sorduğu soru çok nettir:

    “Ne zaman?”

    Vatandaş artık proje sunumlarından, iyi niyet beyanlarından ve geleceğe dair temennilerden ziyade;

    İlk kazmanın ne zaman vurulacağını,

    Uzlaşma görüşmelerinin hangi takvimle ilerleyeceğini,

    Kimlerin, hangi şartlarda dönüşüme dahil olacağını
    bilmek istemektedir.

    Kale Bekliyor

    Kale Mahallesi, Çorum’un hafızasıdır.
    Ama hafıza, belirsizlikle değil; güvenle korunur.

    Bugün Kale Mahallesi sakinleri, başta Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın olmak üzere tüm yetkililere şu çağrıyı yapıyor:

    “Artık somut bir takvim açıklayın. Umutlarımızı tarihle buluşturun.”

    Çünkü Kale Mahallesi daha fazla beklemek istemiyor.

  • Sömürge

    Sömürge

    ‘’Halkını cehalet ve sefalete teslim eden yöneticiler yok olmaya, cehalet ve sefalete sürükleyen yöneticileri seçen halk ise, köle olmaya mahkumdurlar.’’ (M.K.Atatürk)

    Kapıtalist ve emperyalist devletler, kuruluş felsefesi doğrultusunda zahmet çekmeden bir başka ülkenin, yer üstü ve yer altı kaynaklarını gasp etmesidir, ekonomik ve siyasal olarak egemenliği altına almak, sömürmek. Zengin daha zengin, fakirse bırak ölsün anlayışı maalesef hali hazırda mevcut. Güçlünün hakim olduğu, zayıfın ezildiği bir sistem.

    Tarihin seyri içerisinde iki düşünce vardır, emperyalizmin gizli ajandası ve yarattığı dalga, ikincisi ise adalet, huzur, mutluluk, sistemli, saygı temalı hayat. Savaşların bir kısmı ilk sebepten çıkmış, kendi kardeşlerini dahi ezip geçmiştir.

    İlahi nizamın tesisi için yaratıcının gönderdiği inanç sistemi doğrultusunda ‘’ sev yaratılanı, yaratandan ötürü’’ düsturu ile adaletin olmadığı, insanların dili, rengi, cinsiyeti üzerinden baskı ve köleliğin tesis edilmesine karşı oluşmuş hakkı savunan ‘’ İlay-ı kelimatullah‘’ tevhit inancını yüceltip hakim kılmak, her canlının hakkının gözetilmesi, insanı kamil olmayı kendilerine vazife telakki etmiş, kişisel menfaatleri değil ‘’insanı yaşat ki devlet yaşasın’’ ilkesi doğrultusunda nizam tesis etme arzusu olanlar, hakkın rızasını kazanmak için ter dökenler.

    Tarihi vesikalar batının kendi içerisinde sömürü düzeni kurma, bir birlerini boğazlaması kayıtlar altındadır,  yasalarında boşanmanın dahi olmadığı 1844 İngiltere’sinde kadınları  köle pazarında haraç mezat satılırken, ahlakın sömürü düzenine teslim olduğu bir gerçek, (Hukukçu ve Tarihçi james Bryce 1901 de yazdığına göre) ‘’ instead of divorce, wife selling was common.İn 1844 the last wife sale  in Britain occurredin horsham for 30 shillings.’’ ( Biritanya’daki son boşanma eş satışı 30  şiline gerçekleşti). Kapitalist sistemin ve idarecilerinin bu tarz hareketleri insana ne kadar değer verdiğini göstermektedir, eşini köle pazarında satan bir toplumun başka insanlara neler yapacağını sizler tahmin edin.

    Bugün dünyanın iki canavarı kafalarına göre yer işgal ediyor, başka ulusların toprakları üzerinde hegomanya kurmaya çalışıyor. Ülkelerin de nüfusun hatırı sayılır artması, ihtiyaç kanallarının azalmasına sebebiyet vermektedir, bedava karın doyurmaya alışan bu zihniyet aç kalan çakal misali ovalara yayılmaya gayret ediyor, bu düşünce daha fazla gelir kapısı, daha fazla yer altı ve yer üstü kaynaklarını metazori ile el koymak. Malum yer altı kaynakları ve enerjisi çok olan bir kaç ülke mevcut, bunlar üzerinde oyunlar kurgulanmakta, kargaşa, kaos, anarşi yaratılarak istikrarsızlığa ön ayak olup, kolay lokma olmaları temin edilmek istenmekte.

    Venezüella başkanının bir gece operasyonu ile ikametgahından alınıp, kendi ülkelerine götürülmesi akıllara durgunluk veren bir hadisedir, yine İran, ambargolar ve karışıklık bizlere 1980 öncesini anımsatmakta, ihtilale zemin hazırlanmıştır. Doymak bilmeyen canavarın gövdesi büyüdükçe ihtiyaçları da o denli artmakta, bu sebepten dolayı kendilerine, hazır olan, emek sarf etmeden, kolayca ihtiyaçları gidermek için gücünü kullanarak dolaylı yoldan işgal etmek, velhasıl sömürmek.

    Grönlant malum Danimarka’ya bağlı bir ada ve bu ülke Nato üyesi, ilkesinde ‘’ Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumaktır’’ yani  oda bir Nato ülkesidir, üyelerin bir birini koruması esasken hangi akılla işgal edeceğini, yada satın alacağı beyanında bulunuyor.

    Danimarka  ve grölant başbakanı birlikte yaptığı açıklamada böyle bir durumu asla kabul etmiyoruz’’ Biz Danimarka’ya bağlıyız’’ basın açıklamasında bulundular. Dün Irak, Libya, Tunus, Cezayir, Afrika ülkeleri kendilerini sömüren, halkını açlığa mahkum eden ve köle pazarında satanları topraklarından kovdular, bunlar bizlere bir örnek, nihayetinde bizde 15 Temmuz’da yaşadık, İran’da hasıl olan olaylar ülkemizde de gezi parkında prova edildi, malum çevremiz ABD üsleri ile çevrili, aynı akıbetin bizler için olmayacağını inananlar varsa uykudalar demektir, bu yüzden savunma sanayimiz güçlü, askerimiz diri olmak zorundadır.

    Ormanın çevresinde hasıl olan kıvılcımın tümünü kaplamaması mümkün mü, zamanla tamamına yayılacaktır, ancak tedbir almak suretiyle durdurmak mümkün, etrafımızda ki askeri hareketlilik, içimizde satılmış ajanları, çeşitli makam ve mevkilerde piyonları, her an ateşi harlamak için işaret beklemektedirler, uyanık olmak zorundayız.

    Güçlü olanlar daima kendilerine müttefik bulurlar, gücümüze güç katmak ülke güvenliği ve çevresel faktörleri bertaraf etmek anlamını taşır. Savunma sanayinde gelişen teknolojik veriler bize husumet besleyenlerin şafaklarında şimşek gibi patlamıştır, ülkemizin yer üstü ve altı kaynaklarına göz dikenlere cevap birlik, beraberlik ve tedbirlerden geçmektedir.

     Topraklarımız üzerinde ameliyat yapmak isteyen güruh arzularının tesisi için her türlü oyuna müracaat edecektir, gaflet ve  zayıf anımızı kollamaktalar, yakaladıklarında tepemize çökecekler, herkes bu canilikten nasibini alacaktır, bunun delili güncel olarak dünyada yaşanan olaylardır.

    ‘’ Bunu hiç unutma evlat. Batı hiç bir zaman uygar olmamıştır! Ve bugünkü refahı devam edegelen sömürgeciliği döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.’’ (A. İzzetbegoviç)

                                      ALLAH’A EMANET OLUN.                                                                                              Namık GEDİK  

  • Halkın Siyasetçisi Olmak

    Halkın Siyasetçisi Olmak

    Çorum’da yapılan hemen her kamuoyu yoklamasında değişmeyen bir tablo var:

    CHP Çorum Milletvekili Mehmet Tahtasız ve Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın en sevilen siyasetçiler listesinde ilk sırada yer alıyorlar

    Bu sonuç artık bir tesadüf değil, üzerinde durulması gereken sosyolojik bir gerçekliktir.

    Peki neden?

    Bu sorunun cevabı anket rakamlarından çok, Çorum’un sokaklarında, esnaf dükkânlarında, taziye evlerinde ve düğün salonlarında gizli.

    Çünkü Tahtasız ve Aşgın’ı öne çıkaran en önemli unsur, halkın içinde siyasetçi olmalarıdır.

    Makam odalarına kapanan, yalnızca özel programlarda görünen bir siyasetçi profili değil; pazarda, kahvehanede, esnafın sofrasında oturan bir temsilci görüntüsü çizmektedir.

    İnsanlar kendilerine tepeden bakanı değil, yanlarında yürüyeni sever.

    Tahtasız ve Aşgın, vatandaşın acı gününde ilk ulaşan, sevinçli gününde ilk tebrik eden isimlerden biri olmaları, onlarla halk arasında doğal ve samimi bir bağ kurulmasını sağlamaktadır.

    Bu bağ, seçim dönemlerine sıkıştırılmış bir ilişki değil;

    Yılın her günü, her an sürdürülen bir temasın sonucudur.

    Siyaset yalnızca kürsü konuşmalarıyla, Meclis tutanaklarıyla yapılmaz.

    Asıl siyaset, vatandaşın derdini dinlemek, sorununu paylaşmak ve o sorunla birlikte dertlenebilmektir.

    Tahtasız ve Aşgın anketlerde sürekli zirvede yer almaları, işte bu anlayışın halk nezdinde karşılık bulduğunu göstermektedir.

    Diğer tarafta ise iktidarın gücünü arkasına almasına rağmen kamuoyunda aynı karşılığı bulamayan AK Parti siyasetçilerinin gerçeği durmaktadır.

    Elbette bu bir genelleme değil; ancak yaygın kanaat, iktidar temsilcilerinin halktan uzak, daha kapalı bir siyaset tarzı benimsediği yönündedir.

    Bürokrasiyle iç içe, korumalar ve programlar arasında sıkışmış bir temsil anlayışı, zamanla halkla araya görünmez duvarlar örmektedir.

    Oysa Çorum seçmeni artık şunu açıkça söylemektedir: Güç, makam ve imkân tek başına yeterli değildir.

    Asıl muteber olan, halkın gönlünde yer edinmektir. İktidar milletvekili olabilirsiniz ama vatandaşın sofrasına oturmuyorsanız, derdini dinlemiyorsanız, sokakta sizi görünce çekinmeden konuşamıyorsa, o güç sandıkta karşılık bulmayabilir.

    Tahtasız ve Aşgın örneği, siyasette “ulaşılabilir olmanın” hâlâ en büyük sermaye olduğunu göstermektedir.

    Halkla iç içe olan, sorunları yerinde dinleyen, eleştiriye kulak veren bir siyasetçi, parti rozetinin çok ötesinde bir kimlik kazanır.

    İşte bu yüzden Tahtasız ve Aşgın , yalnızca kendi seçmenleri değil, farklı siyasi görüşlerden birçok vatandaşın da takdirini toplamaktadır.

    Sonuç olarak, Çorum’daki anketlerin dili nettir: Halk, kendisini unutmayanı unutmuyor.

    Ve görünen o ki, halkın siyasetçisi olmayı başaranlar, her zaman halkın gönlünde birinci sırada yer alıyor.

  • Ünvanla Değil, Duruşla İtibar Kazan

    Ünvanla Değil, Duruşla İtibar Kazan

    Toplumda her mesleğin bir karşılığı, bir ağırlığı ve bir itibarı vardır.

    Esnafın alın teriyle, memurun kamu sorumluluğuyla, muhtarın mahalle vicdanıyla, siyasetçinin ise temsil göreviyle kazandığı bir saygınlık söz konusudur.

    Ancak bu saygınlık; “Ben esnafım”, “Ben siyasetçiyim”, “Ben muhtarım”, “Ben memurum” ,”Ben gazeteciyim” diyerek her yerde ayrıcalık talep etmekle korunmaz, aksine zedelenir.

    Son yıllarda sıkça rastladığımız bir tutum var: Mesleki kimliğini bir anahtar gibi kullanıp her kapının kendiliğinden açılmasını beklemek.

    Öncelik verilmediğinde, prosedür uygulandığında ya da “hayır” cevabı alındığında ise eleştiri oklarını sağa sola savurmak…

    Oysa bu yaklaşım, kişinin temsil ettiği mesleğin itibarına katkı sunmak bir yana, onu tartışmalı hâle getiriyor.

    İtibar; talep edilmez, inşa edilir. Ünvanla değil, tavırla büyür. Bir esnaf, müşteriyle kurduğu dürüst ilişkiyle saygı görür. Bir muhtar, mahallesinin derdini sessizce ama ısrarla takip ettiği ölçüde değer kazanır. Bir memur, görevini hakkaniyetle yaptığı sürece takdir edilir. Bir siyasetçi ise makamını değil, sorumluluğunu öne çıkardığında halkın gönlünde yer edinir.

    Her yerde ayrıcalık beklemek, “ben” dilini öne çıkarmak, zamanla o mesleğin toplumsal algısını aşındırır.

    Çünkü toplum, hakkaniyete ve eşitliğe her şeyden fazla değer verir.

    Bugün kendi adına öncelik isteyen, yarın başkası adına yapılan bir ayrıcalığa itiraz edemez. Bu da güven duygusunu zedeler.

    Eleştiri elbette olmalı; ancak eleştirinin de bir dili, bir zamanı ve bir amacı vardır.

    Kapılar açılmadığında yapılan sert ve ölçüsüz çıkışlar, çözüm üretmez; yalnızca gerilim doğurur. Oysa itibar, sakinlikle, sabırla ve anlayışla korunur.

    Unutulmamalıdır ki meslekler kişilere güç vermez; kişiler mesleklere değer katar.

    Gerçek saygınlık, ayrıcalık istemekten değil, ayrıcalık istemeye gerek bırakmayan bir duruş sergilemekten geçer.

    Ünvanlar geçicidir, ama geride bırakılan iz kalıcıdır.

  • Yeni Bir Çağ!

    Yeni Bir Çağ!

    Tarihin çağları insanoğlu ile başlar ve günümüze kadar devam eder gider.

    Tarih ne kadar insanın yeryüzüne gelişi ile de başlasa bilmediğimiz dönemleri var.

    Biz buna karanlık çağlar diyoruz.

    Yazının bulunuşu milat oluyor ama daha öncesinde taşlar, topraklar, kullanılan aletler bize ışık tutuyor.

    Kullanılan aletlerin yanı sıra kap kacak bir ipucu veriyor.

    Bakır, tunç, demir gibi ayrımlar yapıyoruz.

    Milat sıfır kabul ediliyor.

    Yazılı tarih başlıyor.

    İnsanoğlu yaptığını ettiğini yazıya döküyor.

    Yazılı tarihin başlangıcı M.Ö 3200…

    İlk çağ diyoruz bu döneme…

    376 Kavimler Göçü ile ilk çağ sona eriyor.

    Kavimler Göçü büyük bir olay bu arada…

    İstanbul’un Fethi Orta Çağ’ı sonlandırıyor.

    Osmanlı’nın Dünya Tarihine damgasının vurduğu çağ da dense yeridir.

    Bir zamanlar üç kıtaya hâkim olmuş, dünya tarihine yön vermişiz.

    Sonra Avrupa’da coğrafi keşifler, rönesans, reformlar derken, Fransız İhtilali (1789) Yeni Çağı sonlandırıyor, Yakın Çağı başlatıyor.

    Yakın Çağ; Fransız İhtilali ile günümüze kadar devam edip gidiyor.

    Bu arada tarihsel bir sürü gelişmeler yaşanıyor.

    Teknolojideki gelişmeler nedeniyle çağla ilgili adlandırmalar yapılmıyor değil…

    Uzay Çağı…

    Teknoloji Çağı… 

    Bilişim Çağı…

    Milenyum Çağı…

    Dünyayı topyekûn etkileyen olaylar üzerine çağlar yeniden adlandırılmış.

    Bu olaylar yeni çağlar için milat olmuş.

    ABD’nin, Venezüella Devlet başkanı Nicolas Maduro’yu kendi ülkesinden kaçırarak esir alması, dünyada yeni bir çağın başlangıcı olarak kabul edilebilir.

    Bir ülkenin devlet başkanını, karga tulumba alıp götürmek…

    Ne demektir?

    Dünyada eşi ve benzeri yoktur.

    Venezüella devlet başkanı Nicola Maduro’nun, ABD tarafından kaçırılması başlı başına büyük bir olaydır.

    Tarihidir…

    Milattır…

    Uzun zamandır tek kutuplu bir dünya ile karşı karşıyayız.

    ABD çok güçlü bir ülke…

    Düne kadar Rusya, Çin, Avrupa Ülkeleri, ABD’ye karşı bir ölçüde denge olmaytaydı.

    En azından bizler öyle sanıyorduk.

    Son yıllarda güçlü devletlerin, dünya ülkeleri üzerinde siyasi, askeri, ekonomik yaptırımlar uygulaması, ardından resmen ülkelerin işgal edilmesi ve en sonunda da Venezüella devlet başkanının esir alınması yeni bir çağın başlangıcından başka bir şey değildir.

    Yeni bir çağ başlıyor.

    İran, Suriye, Ukrayna, Irak, Küba, Danimarka…

    ABD Başkanı Donald Trump, Danimarka’nın egemenliğinde olan Grönland adası ile ilgili, “Grönland adası bizim.” dedi.

    Bunu söylerken de hiçbir gerekçe göstermedi.

    Neymiş efendim: “Grönland konusunda isteseler de istemeseler de bir adım atacağız. Çünkü biz bunu yapmazsak, Rusya ya da Çin Grönland’ı ele geçirecek ve Rusya ya da Çin’in komşumuz olmasını istemiyoruz. Ben bu işi kolay yoldan, bir anlaşmayla çözmeyi tercih ederim. Ama eğer kolay yoldan olmazsa zor yoldan yaparız.”

    Sanki insanoğlunun tarihi yolcuğu biraz geriye doğru gidecek gibi görünüyor.

    Biliyorsunuz coğrafi bir terim vardır.

    Menderes…

    Bir nehrin, akıntının veya başka bir suyolunun kanalındaki bir dizi düzenli kıvrımlı eğrilerden, kıvrımlardan, döngülerden dönüşlerden biridir.

    Nehirler, ırmaklar, dereler düz bir çizgide akmazlar; bazen kıvrımlı, bazen eğimli akarlar, hatta bazen geldiği yönden geri döner… Uzun bir mesafe…

    İnsanlık tarihi de mendereslere benzer…

    ABD’nin, Venezüella Devlet başkanı Nicola Maduro’yu kaçırması bir milattır.

    Yakın Çağı bitirmiş, yeni bir çağı başlatmıştır.

    Başlayan bu yeniçağın adını ne koymalıdır?

    Gelin adını siz koyun… 

  • Kucağı Boş Kalan Çocuk

    Kucağı Boş Kalan Çocuk

    Hayattaki en zor duygu, ölen birini özlemektir.
    Çünkü geri getiremiyorsun.
    Sarılmak yok, koku yok, ses yok.
    Sadece boşluk var; ruhuna saplanmış, göğsünde taşınan sessiz bir yokluk.
    O boşluk, geceleri sessizce büyüyor, gündüzün en gürültülü anlarında bile fark ediliyor.
    Günler utanmadan devam ediyor.
    Dünya dönüyor, insanlar koşturuyor, hayatın sesi her yanı dolduruyor.
    Ama içerde bir sessizlik duruyor.
    Zaman oraya uğramıyor; hiçbir telaş, hiçbir hırs, hiçbir başarı o boşluğu dolduramıyor.
    Bazen bir sokak köpeğinin havlaması, bazen uzak bir melodinin tınısı,
    bir anda seni yakalayıp o boşluğa çekiyor, farkına varmadan hatırlatıyor.
    İnsan hangi yaşta olursa olsun, şefkate muhtaç bir çocuktur.
    Ve hangi çocuk, artık boş kalan kucağın yokluğuyla baş başa bırakılmışsa,
    içindeki eksiklikle nasıl yaşamayı öğrenebilir ki?
    Beden büyür, adımlar ilerler,
    ama ruh hep o boşlukta kalır;
    her an, her nefes, her hatırlayış biraz daha eksiltir, biraz daha acıtır.
    Anılar… Onlar da bir hançer gibi saplanır göğse.
    Gülüşü, sesi, o uzak ama hâlâ yakın varlığı…
    Her hatırlayış, bir kez daha yakar, bir kez daha boşluğu hatırlatır.
    Ama vazgeçemezsin; çünkü hatırlamazsan, tamamen kaybolursun.
    O yüzden hatırlarsın; sessizce, gözyaşlarını gizleyerek,
    ya da bazen gizleyemeden, bağırarak… ama hep hatırlarsın.
    Ve insanı ayakta tutan tek şey kalır:
    A-H-İ-R-E-T.
    İyi ki ahiret var.
    İyi ki bu ayrılık mutlak değil.
    İyi ki o boşluk, bir gün tamamlanacak.
    Bir gün, o kucağa geri dönülecek.
    Bir gün, yarım kalan şefkat yerine oturacak.
    Ve insan, kaybettiklerini sandığı ellerin sıcaklığında
    bir daha ayrılmamak üzere buluşacak.
    O günü düşünmek bile nefesini ağırlaştırıyor,
    ama aynı zamanda taşıdığı acıyı hafifleten tek şey oluyor.
    Göğsündeki boşluk hâlâ var ama artık taşınabilir.
    Her acı hatırlayış, bir gün mutlaka tamamlanacak olan bekleyişin sessiz tanığı oluyor.
    Ve insan, işte bu bilinçle nefes alıyor:
    Kaybettiklerinin ardında bıraktığı boşluğu,
    unutmayarak, hatırlayarak ve inançla taşıyarak…
    Bir gün, tekrar buluşacağının sessiz umudunu taşımaya devam ediyor.

  • Alışveriş Merkezleri (AVM)

    Alışveriş Merkezleri (AVM)

    Modern anlamda alışveriş merkezleri (AVM), şehirlerin hızla büyümesi ve kent merkezlerinin alışveriş için uzak kalması nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Yaşadığım şehirde kent merkezi alışveriş için uzak değildir. Hatta yeni açılan AVM’de şehir merkezindedir. Aslında AVM olsa da olur, olmasa da olurdu.

    Şehrimize AVM açılalı epeyi bir zaman oldu. Geçen gün iş çıkışında AVM’ye ilk defa gittim. Giderken beklentisiz olmaya çalıştım.

    İlk girdiğimde modum yükseldi. Şehrin en önemli, havalı yerindeydim. Ama içerideki oksijensiz, sıcak hava yüzüme çarpınca modum düşer gibi olsa da artık gelmiştim merakımı gidermeliydim.

    Yürüyen merdiveni görünce sevindim. Ne de olsa şehrin ilk yürüyen merdiveniydi. Hemen kullandım.

    Üç katı ayrı ayrı gezdim. Birkaç farklı marka dikkatimi çekti onun dışında çarşı merkezinde olan markaların aynısıydı.

    Oyuncak, ev tekstil, züccaciye, kıyafet, ayakkabı, çanta, iç giyim, kuyumcu, takı ve kozmetikten her yelpazede ürün satan mağazalar bulunmaktaydı. Beni en çok sevindiren ise kitapçının olmasıydı. Unutmadan en alt katta market var, oradan da otoparka çıkılıyor.

    AVM’lerde aynı anda birçok ihtiyacı karşılamak mümkün. Mantık para harcamak üzerine kuruludur. Diyeceğim o ki ihtiyacınız olmasa bile para harcanır. Halkı özendirip para harcatıverir. Sonrası neden aldım? Nasıl ödeyeceğim?..

    AVM’ye gidince gezilir, yorulur ve acıkılır. Bütün AVM’lerde olduğu gibi son katta bulunan yemek bölümüne gidilir. En kalabalık kat yemek katıdır. Burası da öyleydi. Birbirini tanımayan onlarca insan yan yana oturmuş yemek yemekteydiler.

    Yemek müşteri çekmek için caziptir, fiyatları makul olur. Aşağı katlarda para harcayan müşteri en azından burada kazandım hissiyle vicdanını rahatlatır.

    Asansörü kullanan tekerlekli sandalyedeki bireyi görünce içim sıcacık oldu. Dört mevsim katlarda rahatça gezip, birçok alışverişini yapabilir. Her ihtiyacını görüp yemeğini de yiyebilir. Ama bunları ekonomik durumu yeterliyse yapabilir.

    Bana göre sıcakta bunalıp, soğukta üşüyüp, dükkan dükkan gezip, esnafla sohbet edip, pazarlık yapmak daha keyiflidir. Satıcı beni tanır, kaç beden giydiğimi, zevkimi bilir, öneri de bulunur, indirim yapar, taksit yapar, olmazsa geri getirilir, hatta rahatlıkla iade edilir.

    Benim tercihim eski usul çarşı gezmekten yanadır. Hele Adana gibi lezzet yönünden zengin bir şehirdeyseniz; tatlı yer, simitle şalgam içer, en sonunda kebap dürümünüzü yer keyifle eve dönersiniz.

    Ben çarşı AVM’yi tercih ederim. Siz hangisini tercih edersiniz?

                                                                                                 MUAZZEZ TOĞRUL