Bir toplumu yönetmenin en kolay yolu onu ikna etmek değildir.
Çünkü ikna edilen insan yarın fikrini değiştirebilir.
Korkutmak da değildir.
Çünkü korkan insan bir gün korkusunu yenebilir.
Asıl maharet, bir toplumu alıştırabilmektir.
Çünkü alışan insan, bir süre sonra neye alıştığını bile unutmaya başlar.
Tarih boyunca birçok iktidar, birçok otorite ve birçok güç merkezi bunun farkında olmuştur.
İnsanlara bir anda büyük yanlışlar kabul ettirilmez.
Önce küçük yanlışlar yapılır.
Sonra biraz daha büyüğü…
Sonra biraz daha büyüğü…
Her seferinde toplumun vicdanı biraz daha geri çekilir.
Ahlaki sınırlar biraz daha esnetilir.
İnsanlar ilk gün tepki gösterir.
İkinci gün tartışır.
Üçüncü gün alışır.
Dördüncü gün unuturlar.
İşte duyarsızlaşma böyle başlar.
Bir toplumun çöküşü, yanlışların yapılmasıyla değil; yanlışların normalleşmesiyle başlar.
Bugün ülkemizde yaşanan birçok olayda bunu görmek mümkündür.
Örneğin geçtiğimiz günlerde TBMM’de yapılan bir oylama sırasında, Genel Kurul’da bulunmayan çok sayıda milletvekili adına pusula verildiğinin ortaya çıkması üzerine toplantı yeter sayısının sağlanamadığı anlaşıldı ve oylama gerçekleştirilemedi.
Normal şartlarda bu olayın günlerce tartışılması gerekirdi.
Çünkü mesele sadece birkaç pusula değildir.
Mesele, temsil yetkisidir.
Mesele, Meclis’in ciddiyetidir.
Mesele, millet adına kullanılan yetkinin nasıl kullanıldığıdır.
Fakat daha dikkat çekici olan şey, olayın kendisinden çok toplumun verdiği tepkidir.
Bir zamanlar ülkeyi ayağa kaldırabilecek gelişmeler artık birkaç saatlik siyasi tartışmanın ardından gündemden düşüyor.
İnsanlar şaşırmıyor.
Öfkelenmiyor.
Sorgulamıyor.
Çünkü sürekli tekrarlanan usulsüzlükler, sürekli yaşanan skandallar ve sürekli ihlal edilen ilkeler zamanla olağanlaşmaya başlıyor.
İnsan zihni böyledir.
Sürekli maruz kaldığı şeyi normal kabul eder.
İlk gün kabul edilemez görünen şey, yüzüncü gün sıradanlaşır.
İşte siyasetin en tehlikeli oyunlarından biri budur.
Toplumun ahlaki eşiğini yavaş yavaş aşağı çekmek.
Öyle ki insanlar bir süre sonra doğru ile yanlışı tartışmayı bırakır.
Sadece kimin yaptığıyla ilgilenmeye başlar.
Yanlış bizim taraftan geliyorsa mazur görülür.
Aynı yanlış karşı taraftan geliyorsa suç sayılır.
Böylece ahlak evrensel bir ölçü olmaktan çıkar.
Siyasi aidiyetlerin hizmetine girer.
Oysa gelişmiş ve insan medeniyetini büyük ölçüde kurabilmiş toplumlara baktığımızda farklı bir manzara görürüz.
Bu toplumların bir kısmı dindar değildir.
Hatta bazıları dine oldukça mesafelidir.
Fakat buna rağmen hukuk, hesap verebilirlik ve kamu ahlakı konusunda birçok toplumdan daha ileri bir noktadadır.
Çünkü oralarda toplumun en üstünde siyasetçiler yoktur.
Devlet görevlileri yoktur.
Liderler yoktur.
Şeyhler, hocalar, imamlar veya başka otorite figürleri yoktur.
En üstte ilke vardır.
Hukuk vardır.
İnsan onuru vardır.
Siyasetçi de sıradan bir vatandaştır.
Bakan da…
Milletvekili de…
Din adamı da…
Onları ayrıcalıklı yapan şey makamları değil, üstlendikleri sorumluluktur.
Bu nedenle bir siyasetçi hata yaptığında insanlar önce onun kim olduğuna değil, ne yaptığına bakar.
Bizim gibi toplumlarda ise çoğu zaman tam tersi yaşanır.
İnsanlar yapılan eylemi değil, eylemi yapan kişiyi değerlendirir.
Bu yüzden aynı davranış bir gün alkışlanırken başka bir gün lanetlenebilir.
Aynı yanlış, farklı kişiler tarafından yapıldığında farklı muamele görebilir.
İşte toplumsal çürümenin başladığı yer tam olarak burasıdır.
Çünkü bir toplumun ahlaki pusulası bozulduğunda artık haklı ile haksız arasındaki çizgi silinmeye başlar.
Yerine “bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımı gelir.
Bir süre sonra insanlar hakkı mı savunduklarının, haksızlığı mı savunduklarının farkına bile varamaz hâle gelir.
Çünkü mesele adalet olmaktan çıkmıştır.
Mesele taraf olmaya dönüşmüştür.
Ve sistem böylece işlemeye devam eder.
Ta ki bir gün aynı sistem kendi destekçisinin kapısını çalana kadar…
O gün insanlar ilk kez canları yandığı için itiraz eder.
Fakat çoğu zaman artık çok geçtir.
Çünkü daha önce başkalarının hakkı ihlal edilirken gösterilmeyen tepki, sonunda dönüp herkesi bulur.
Bu yüzden bir toplumun geleceğini belirleyen şey ekonomik büyüklüğü değildir.
Ne kadar bina yaptığı da değildir.
Ne kadar yol yaptığı da değildir.
Asıl belirleyici olan, yanlış karşısında gösterebildiği ahlaki reflekstir.
Çünkü toplumlar baskıyla yıkılmaz.
Toplumlar önce vicdanlarını kaybeder.
Sonra ilkelerini.
Sonra hukuklarını.
Ve en sonunda, bütün bunları kaybettiklerini fark edecek duyarlılıklarını…
Belki de bu yüzden asıl soru şudur:
Bir ülkede kaç kişinin sustuğu değil…
Kaç kişinin hâlâ şaşırabildiği.
Çünkü bir toplum için umut, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.
Hâlâ yanlış karşısında rahatsızlık duyabilen insanların var olmasıdır.
Zira bir milletin çöküşü, yanlışların yapılmasıyla başlamaz.
Yanlışlara alışılmasıyla başlar.
Ve bir gün insanlar dönüp geriye baktıklarında, kaybettikleri şeyin özgürlükleri, refahları ya da hakları olmadığını fark ederler.
Asıl kaybettikleri şey;
yanlış karşısında “Bu kabul edilemez!” diyebilme cesaretidir.
Çünkü bir toplumun sonunu, kötü insanların çoğalması getirmez.
İyi insanların şaşırmayı bırakması getirir.
O cesaret kaybolduğunda ise artık hiçbir zincire ihtiyaç kalmaz.
Çünkü insanı en güçlü şekilde tutsak eden şey korku değil,
alışkanlıktır.
İbrahim KÜÇÜKER



Parazit
LGS
Şehrin Gelişmesi
Yazar Deyip Geçmeyelim
Hafızasını Kaybeden Milletin Aynası
