Kategori: Köşe Yazıları

  • Yarayı Kaşıyanlar

    Yarayı Kaşıyanlar

    İnsanların görünmeyen yaraları vardır. Bu yaralar sonradan oluşur. Yani yaralarımızı doğuştan getirmiyoruz.

    Yaş aldıkça, yaşanmışlıklar bazen iyi bazen kötü izler bırakır. Bu yaşanmışlıklara anı hatıra da denilebilir.

    Yaralar soyuttur elle tutulup gözle görülmeyebilir. Yaraların görülebilmesi için zaman gerekebilir.

    İlk tanıştığınız insanlar sizin yaralarınızı göremeyebilir. Zaman geçtikçe ve paylaşım arttıkça yaralar görünür olur.

    Evlisinizdir çocuğunuz olmayabilir. Bu toplumda yara olarak kabul edilir. Çocuk lafı geçince bakışlar, imalar kişileri üzebilir.

    Okul bitmiştir. İşe giremeyip kendinize bir gelecek kurmanız gereken yaşta hala ailenizle yaşıyor olabilirsiniz. Böyle bir durumda ailenizin” Bir iş bulamadın mı?” sorusu bile can yakabilir.

    Yolunda gitmeyen bir evlilik biter. Konu, komşu, eş, dost bunu bir eksiklik gibi görebilir. Çevrenizdekiler kendi evliliği mükemmelmiş gibi nispet yapabilirler.

    Bir de parası, pulu, malı, mülkü, makamı ile üstünlük taslamaya çalışan grup vardır. Bu görgüsüzlüğe söylenecek söz bile yoktur.

    Benim anlatmaya çalıştığım bilerek yara kaşıyanlardır. Hassasiyetlerinizi bile bile imada bulunanlardır.

    Bir arkadaşım hayatımın önemli bir dönemecinden geçerken bana şöyle demişti:

    “Yakından gelen taş daha çok acıtır.”

    Çok doğru bir söz. Çünkü en yakınlarınız sizin yaralarınızı bilir ve onlar daha çok can yakabilir.

    Burada şunu hatırlatmakta fayda var, yazdıklarım toplumda edindiğim gözlemlerime dayanmaktadır. Yazdıklarımdan kimse kendine pay çıkarmasın ya da herkes kendine pay çıkarabilir. Yani hiç kimseye gönderme yapmıyorum. Gönderme yapanları da basit buluyorum.

    İnsan bazen farkında olmadan bir yaraya dokunabilir.

    Asıl benim kastettiklerim bile bile yarayı kaşıyanlaradır. Bunu huy edinmiş düşük seviyeli çok insan vardır. Kendi kafasında üstünlük kurabilmek için sözüm ona zor zamanlarda falan ortaya çıkıp destek olmaya kalkarlar. Bunlara sahte dost denebilir. Zor zamanlardan geçerken gelenler kendi egosunun peşindedirler. Bunun başka açıklaması var mıdır?

    Bırakın kardeşim başkalarıyla uğraşmayı; herkes kendine baksın. Kendiyle barışık insanın başkasıyla derdi olmaz.

    Kitap okuyun, müzik dinleyin, film izleyin, yürüyün, koşun ne bileyim kendi işinize bakın.

    Etrafınızdaki insanları rahat bırakın. Bizim toplumumuz birbiriyle uğraştığı sürece gelişemez.

    Haberlere bakın koca koca bürokratlar ülkenin ekonomisini falan bırakıp birbirlerinin özel yaşantısıyla uğraşıyorlar. Herkes kendi işine gücüne baksa toplum gelişir ülke bambaşka yerlere gelir.

    Küçücük çocuklar bile yetişkinleri taklit ede ede büyümüş de küçülmüş gibiler. Ebeveynleri kadar olmasa bile onlarda birbirlerine karşı çok acımasız olabiliyorlar.

    Öğretmenliğimin ilk yıllarında sınıf başkanı konuşanları tahtaya yazardı. Adının karşısına eksi konulur. Eksiler de ders içi performans notunu etkilerdi. Bir kere günah keçisi olundu mu, sınıfta bir olay olsa hemen akla eksiyi alanlar gelirdi.

    İnsan enerjisini kendine vermelidir. Mevcut enerjimizi de kendimizi geliştirmeye harcasak fena mı olur?

    Yunus Emre ne güzel demiş” Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için, dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.”

                                                          MUAZZEZ TOĞRUL

  • İslam Birliği

    İslam Birliği

    ‘’Bütün Müslümanlara, dinlerinde devamlı birlik ve bir gibi olmalarını, hiç bir surette dinde ayrılık yapmamalarını vasiyet ederim. Allah’ın yardımı birliktedir. Müslümanlar ayrılığa düşmezlerse onları kimse mağlup edemez.’’ (İbn Arabi)

    Türk milleti hasletlidir, vefalıdır, inançlarından asla taviz vermez. Yeter ki güvenilsin, arkasında sıra dağlar gibi durulsun, gör neler yapar. Birlik için, malum şartlar vardır, onları yerine getirip uygulandığında, işte o zaman hiç bir güç ileriye yürümeye engel olamaz, nemelazımcılıktan, bencillikten sıyrılıp hep ben demekten vaz geçilip, biz olunduğu vakit her istediğimiz yerine gelir.

    Kapitalizm, dünyaya hakim olmuş, başındaki oyun kurucular, sınırları değiştiriyor, kimi devletleri tarihin çöplüğüne atıyor, anacak bir ve beraber olanlar varlıklarını sürdürüyorlar, mesele, töresi geleneği, dili, kültürü, tarihi bir olanla, inanç kavramı çerçevesinde aynı frekansa haiz olanlar birlik içerisinde olurlarsa o vakit hiç bir kuvvet müdahale etme cesareti gösteremez. 

    Yozlaşmış günü kurtarma telaşı içerisinde olanlar zamanla ya köle, ya da yok olurlar. Bugün çevremizde olup bitenleri akıl süzgecinden geçirelim, tarihte yaşananları analiz edelim, o gün yapılan hataların, fevri hareketlerin bu gün hangi yıkımlara sebep olduğunu çıplak gözle görürüz. Aynı inanç kavramı etrafında sözde bir olanlar sıkıyı görünce nefisleri doğrultusunda güçlünün yanında yer almaktalar, ancak en büyük kazığı da onlar yiyorlar.

    Kapitalistler veya süper güçler sömürmek için yakınlaşırlar, işleri bitince yüz üstü bırakırlar. Orta doğuda yaşananlar maalesef bu doğrultuda cereyan etmektedir.

    1916 Şerif Hüseyin denilen bir hain, İngilizlerin desteği ile ayaklanma çıkartarak, Osmanlı’yı arkadan vurmuştur. Ona vaat edilen bir krallık ve nihayetinde kurdu, ancak gerekli desteği alamadı pişman oldu. Bu hadise ne yazık ki bugün ki olayların müsebbibidir, Ortadoğu’da yaşanan bu elin hadise cumhuriyet döneminde de devam etti, bazı yazarçizerler ihaneti kabul etmezse de 1945 te ve sonrası yaşanan olay bunun tescilidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi için.

    ‘’ Türkiye 1940 lı yılların ikinci yarısında iki kez konsey üyeliği için başvuruda bulundu, ancak her iki girişimde de başarısız oldu. Türkiye aktif olarak bu koltuk için kampanya yürütmese de, 19 Kasım 1946 da genel kurulda yapılan seçimlerde adaylar arsındaydı. Seçimlerde Türkiye, Türk medyasının bildirdiğine göre Suriye’den gelen tek bir oy aldı. 1948 seçimlerinde Türkiye, nihayetinde BM üyelerinin üçte iki çoğunluğunu elde eden Mısır’la (45 oy) rekabet etti. Bu ikinci girişimi de kaybetti.’’

    Peki bu güvenlik konseyinin asli görevi nedir;

    ‘’ 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Konseyi (BMGK) BM şartı uyarınca uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasında birinci derecede sorumlu olan en güçlü organdır. Temel görevi, iç çatışmaları önlemek, barışçıl çözümler aramak, yaptırımlar uygulamak ve gerektiğinde askeri müdahale yetkisi vermektir.’’

     Bu konseyde Müslüman ülke varmıdır?

    Neden yoktur?

    Türkiye niçin desteklenmedi? Bu gün yaşanan hadiselere üye olmadığı halde sadece ve sadece dindaş diye savunuyor, orta doğuda bulunan sözde Müslüman ülkeler BMGK seçimlerde neden oy vermediler? Tek Suriye destekledi, şimdi Suriye dün yaptığı politikanın meyvelerini topluyor.

    Kimse maval okumasın Kıbrıs savaşında Libya ve Pakistan destek verdi, gerisi fasarya, hali hazırda tanınmasını bekleyen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti var, haydi müminliğinizi gösterin. Bunu beklemek en tabi hakkımız, hiç bir kimse yadırgamasın. Karabağ savaşında kimin ne halt ettiğini biliyoruz, ama bakın Türkiye onun tam tersini icra etmekte.

    Oysa bugün emperyalizm ’in arzusu doğrultusunda İran Türkiye tarafından bölünebilir, ancak bu hiç bir kimseye yarar sağlamaz, kaosa ve kargaşaya sebebiyet verilir, yani durumdan vaziyet çıkartmıyoruz, herkes aklını başına toplasın kaşınmayacak yerleri kaşımasınlar, köstek olmasınlar destek olsunlar. Yaratılış ve inancımız gereği merhametli bir milletiz, haksızlığa ve hukuksuzluğa asla geçit vermeyiz.

    ‘’Mısır el-ezer üniversitesi bünyesindeki fetva kurulu (Darü’l-İfta) 2020 yılında dile getirilen;

    Olay;  Mısır fetva kurulu (Darü’l-İfta) sosyal medya üzerinden İstanbul’un fethinin ‘’ Osmanlının işgali ‘’ olarak bir paylaşım yaptı.

     İddia;  Paylaşımda, İstanbul’un fethi Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen bir fetih değil, bir işgal olarak tanımlanmıştır.’’

    Diyanet işleri başkanı Dr. Ali Erbaş tarafından sert tepkiyle karşılanmış

    İfadenin gerçeklere, akıl ve vicdana aykırı olduğu belirtilmiştir.

    Tepkilerin ardından, Darü’l-ifta geri adım atarak, ‘’Fethin Hz. Muhammet tarafından müjdelendiğini ve Fatih Sultan Mehmet tarafından gerçekleştirildiğini kabul eden yeni bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.’’

     Yukarıda yazılanların tamamı gerçektir, meselemiz düşman edinmek değil elbette birliktir, ancak yaşanan bu hadiseler gösteriyor ki her ne kadar dost gözükseler de zayıf anımızda saf değiştirebilirler, önce bize yakın olan garındaşlarla bir olacağız, sonra gücü görenler etrafımızda cem olacaktır.

    ‘’ Düşmanların saldırılarını bertaraf etmek için tek çaremiz birlik ve beraberlik içinde olmaktır.’’ (Y.S.Selim)

                                   ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                         Namık GEDİK

  • Yaşam ve Ölüm

    Yaşam ve Ölüm

    Yaşam, insana tüm olumlu duyguları hissettirirken; ölüm, tüm olumsuz duygularını hissettirir.

    Hissettirmeyi bırakın resmen yaşatır.

    Yaşam, hayatta var olduğunu; ölüm, dünyadan göçüp gittiğini ifade eder.

    Kimse yaşam ve ölümü konuşmak istemese de ölüm de yaşam kadar gerçektir.

    Mesele yaşamı ölümü konuşmak değil, yaşamın, ölümün kişiye ne hissettirdiğidir.

    Kişi yaşamdan, ölümden ne anlıyor?

    Önemli olan budur!

    Ölüm, bir yok oluştur.

    Peki yaşam nedir?

    Bu soruya nasıl cevap verebiliriz?

    Yaşam ve ölüm burada önemli hale geliyor.

    Çoğu insan yaşamın, ölümün ne demek olduğunu bilmeden bu dünyadan göçüp gidiyor.

    Yaşam ve ölüm yeterli derecede sorgulansa dünya bu kadar yaşanmaz hale gelmezdi.

    Bu iki kavram sorgulanmadığı için bu haldeyiz.

    Mesele bu!

    Yoksa ne derdimiz var yaşam ve ölüm üzerine yazıp çizmeye, kendimize dert etmeye.

    Her ölüm, yaşayanlar için büyük ders niteliğindedir.

    Ölüm bir uyarandır.

    Ölüm bir çalar saattir.

    Ölüm okunan bir ezandır.

    Çocuklar, gençler; yaşları gereği ölümün ve yaşamın çok farkında olmazlar.

    Olmaları da beklenmez.

    Çocukluğumda ölümler, camide okunan saladan başka bir şey değildi.

    Sala verildikten sonra, imam bir isim zikreder, “Allah rahmet eylesin” der, geçerdi.

    Ne zaman yaşım ilerledi, yakınlarımı kaybetmeye başladım, işte o zaman ölümün ne demek olduğunu anladım.

    Yaşamı ve ölümü sorguladım.

    Şunu fark ettim: Ölen kişi bu dünyadan göçüp gidiyor ve onun için yaşam sonlanıyordu.

    Ölen için yaşam da bitiyordu.

    Her ölen kişi ile sen de biraz ölüyordun.

    Yaşanmışlıkların azalıyor.

    Eksiliyorsun…

    Ölen kişi için yapılan tüm işler aslında yaşayanlar içindi.

    Ölenin ardından yaşayan kişi ya da kişiler; inançları, gelenekleri, görenekleri; örf, adetleri gereği bin yıllardır devam ettirdikleri ritüelleri yerine getirmekteydi.

    Ritüellerden birisinin eksik yapılması yaşayanın ya da yaşayanların vicdanlarını rahatsız etmekteydi.

    Her şey eksiksiz yapılmalıydı.

    Benim için ritüeller değil ölümün bende bıraktığı etki çok önemliydi.

    Sözlü iletişimde çok kullanılan bir söz vardır: “Söylediklerimde çok samimiyim.” diye.

    Her ölen kişi ruhumda derin yaralar açıyor, “niye yaşıyorum, niye bu yaşam var?” demiyorum; “nasıl yaşamalıyım, iyi yaşamak için ne yapmalıyım?” diyorum.

    Yaşamı anlamlı hale getirmenin yollarını arıyorum.

    Evet evet…

    Yaşam nasıl anlamlı hale gelir?

    Ne yaparsam yaşamı doğru yaşamış olurum?

    Ve iyi insan olmanın ne kadar kıymetli olduğunu, iyi insan olmanın da bilinçli, bilgili insan olmaktan geçtiğini kavrıyorum.

    İyi insan olayım, demekle iyi insan olunmaz, maalesef…  

    Neyse…

    Bu dünyada bir ölüm gerçeği var ve ne kadar yaşarsan yaşa yaşamın sonu ölümdür.

    Ölümsüzlük Allah’a mahsustur.

    Yaşamın sonu ölüm ve yok olup gitmekse niye bu hırsızlık, kirlilik, kötülük, düşmanlık, husumet, kırgınlık, adaletsizlik, kul hakkı…

    Yazık taşıdığımız bu bedene.

    Ne götürebilirsin öteki dünyaya…

    Bir hoş seda bırakmak tüm çaba…

    Gerisi boş ve gereksiz bir çaba…

    Yaşamı ve ölümü anlamlı kılmak biz insanlara…

    Daha ne diyebilirim!

  • Elll Bizim Başımızı Yedi

    Elll Bizim Başımızı Yedi

    Ellll ne der!?
    Bu söz basit bir söz değil..Hayatımızı esir alan bir söz…Belki de Müslüman toplumların içine düştüğü ahlaki çıkmazın en büyük sebeplerinden biri…
    Her anımıza karışır bu söz…Ta küçüklükten başlar…
    “Aaa oğlum, kızım el ne der sonra…”
    Daha çocukken öğretiyorlar bize;kendin gibi olmayı değil, el gibi olmayı…
    Kendi aklınla düşünmeyi değil,elin gözüyle yaşamayı…
    Bak daha çocuksun…Oyuncağınla oynuyorsun…Bir anda biri çıkıyor:
    “Görmüyon mu elin oğlu neler yapıyor?”
    İşte orada başlıyor kıyas cehennemi…
    Bir çocuğun karakteri büyümüyor artık;başkasının çocuğuyla yarıştırılan ezik bir ruh büyüyor içinde.
    Sonra okul yılları…
    “Elin oğlu üniversite kazanmış…”“Elin kızı ne güzel iş bulmuş…”
    Kimse çocuğun neye yeteneği var diye bakmıyor.Ne olmak istiyor diye sormuyor.Ruhu ne istiyor umursanmıyor.
    Mühim olan şu:Elll ne diyecek…
    Ve insanlar hayatı boyunca kendi yolunu değil,başkalarının alkışlayacağı yolları seçiyor.
    Sonra iş hayatı geliyor…
    “Elin çocukları nerelere geldi…”“Bak adam ne kadar kazanıyor…”
    Artık insan çalışmak için değil, yarışmak için yaşamaya başlıyor.Huzur kayboluyor…Şükür kayboluyor…İnsan kendi ekmeğine bile utanarak bakıyor.
    Çünkü hep birileri daha yukarıda gösteriliyor ona…
    Sonra evlilik meselesi…
    “Elin kızları kimlerle evleniyor…”“Elin oğulları karısına neler alıyor…”“Elin evlerinde neler var…”
    Bir bakıyorsun insanlar sevdiği için değil,gösteriş için evleniyor.
    Borçla düğünler…Gösteriş için alınan eşyalar…Millete hava atmak için girilen ömürlük borçlar…
    Çünkü artık yuva bile elin gözüne kuruluyor.
    Sonra başlıyor kıyaslar…
    “Elin kocası karısına şunu almış…”“Elin karısı şöyleymiş…”
    Bir süre sonra insanlar eşine değil,başkasının hayatına bakarak kendi yuvasından nefret etmeye başlıyor.
    Ve bugün birçok boşanmanın altında sadece geçimsizlik değil;başkalarının hayatıyla zehirlenmiş zihinler var.
    Ama işin daha korkunç tarafı şu…
    Bazıları sırf “el ne der” diye boşanamıyor bile.
    Ev cehennem olmuş…Sevgi bitmiş…Saygı bitmiş…Ruhlar çürümüş…
    Ama yok…
    “El boşandı demesin…”
    İnsanlar bazen ömür boyu mutsuzluğu yaşıyor;yeter ki mahalle konuşmasın…
    Daha da trajik olanı şu:
    İki insan medeni şekilde ayrılmış…Hayat bitmiş…Herkes yoluna gitmiş…
    Ama el rahat durmuyor.
    “Oğlum senin eski karın var ya…”“Kızım senin eski kocan şöyle olmuş…”“Lan senin karı seni boynuzluyo…”
    Bitmiş ilişkiyi bile mezardan çıkarıp insanların önüne atıyorlar.
    Sonra niye eski eş cinayetleri artıyor diye şaşırıyoruz…
    Çünkü bazı insanlar ayrılığı değil,elin dilini kaldıramıyor.
    Ve mesele sadece aile de değil…
    Siyasette de aynı…
    “Sadece sen mi torpil yapıyorsun…”“Öncekiler de yaptı…”“Diğer parti daha çok götürdü…”
    Bakın felakete…
    İnsanlar artık doğruyu yanlış olduğu için değil;herkes yaptığı için normal görüyor.
    Vicdanın yerini kalabalık almış durumda.
    Adam devlet malına çöküyor ama kendini şöyle savunuyor:
    “Ben mi götürüyorum sadece, millet neler götürüyor…”
    Yani kötülük bile “el referansı” ile meşrulaştırılıyor.
    Bu yüzden bu toplumda birçok insan ne tam ahlaklı olabiliyor ne tam özgür…
    Çünkü herkes birbirine göre şekil alıyor.
    “O kadar da aşırı gitme…”“El gibi cumaya git yeter…”“Kızım sen de el gibi yaşa…”


    AMA HANGİ ELE UYAYIM?
    Birinin normal dediğine öbürü sapkın diyor.Birinin ayıp dediğine öbürü özgürlük diyor.
    Ortada kalan insan ise kendi ruhunu kaybediyor.
    Bugün insanların çoğu gerçekten yaşamıyor aslında…Rol yapıyor.
    El için inanıyor…El için giyiniyor…El için çalışıyor…El için evleniyor…El için mutlu taklidi yapıyor…
    Bu yüzden herkes birbirine benziyor ama kimse kendisi olamıyor.
    Ve belki de bu çağın en büyük trajedisi şu:
    İnsanlar Allah’tan çok birbirinden utanıyor artık…
    Eyyyy ellll…Yeter artık…
    Özgür bırak insanları…Özgür bırak ki insan gibi düşünüp insan gibi yaşayabilsinler…

  • Anneler Gününüz Kutlu Olsun

    Anneler Gününüz Kutlu Olsun

    İnsan aslında ömrü boyunca annesinden uzaklaşmaz…
    Sadece büyüdüğünü sanır.
    Çocukken düştüğünde dizindeki yarayı annesine gösterir insan. Büyüyünce kalbindeki çatlakları saklamayı öğrenir ama yine de içten içe aynı kapıya yürür. Çünkü anne, insanın dünyaya bırakılmış ilk gölgesidir. Ve insan hangi güneşin altında yaşarsa yaşasın, yorulunca dönüp kendi gölgesini arar.
    Bazı insanlar şehir özler, bazıları eski bir aşkı…
    Ama insanın içini en derinden yoran şey, artık başını koyabileceği o dizlerin uzağında kalmaktır. Çünkü anne, sadece doğuran değildir; insanın içindeki dağılmış parçaları sessizce toplayan görünmez bir zamandır.
    Bir anne öldüğünde mesela…
    İnsan kaç yaşında olursa olsun yetim kalır.
    Çünkü dünyanın bütün saatleri çalışsa da, insanın içindeki vakit durur. Hayat devam eder, kalabalıklar konuşur, sokaklar yürür ama insanın içinde kapanmayan eski bir kapı rüzgâr sesi çıkarır durur.
    Anne, evin içindeki lambaya benzer aslında.
    Varlığında kimse fark etmez onu.
    Ama söndüğünde insan ilk defa karanlığın da bir ağırlığı olduğunu anlar.
    Ve insan neden annesini özlediğini çoğu zaman açıklayamaz. Çünkü bu özlem ete kemiğe değil; insanın varoluşuna duyduğu özlemdir biraz da. Anne, insanın dünyaya düşerken tuttuğu ilk daldır. Hayat denilen uçurumda ne kadar savrulursa savrulsun, ruhu dönüp yine o dala uzanır.
    Belki bu yüzden insan en çok geceleri annesini hatırlar.
    Çünkü gece, insanın kendine yalan söyleyemediği yerdir.
    Herkes uyurken kalbin içinde küçük bir çocuk uyanır ve sessizce annesini çağırır…

  • Mehter

    Mehter

    ‘’Musiki ritminde bir sır saklıdır. Eğer onu ifşa etseydim dünya alt üst olurdu.’’ (Şems-i Tebrizi)

    Her milletin kendine mahsus değerleri vardır, mehter, savaşta ve barışta devletin gücünü, bekasını, azmini gösterir, tarihin derinliklerinden gelen sadece ve sadece Türk Milletine has özelliktir. Aidiyet duymayan, kılıç artıkları mehterin tarihi geçmişinden korkanlar kabullenmemektedirler.

    Bu dünde böyle idi, bugün de aynı sadece rol alanlar değişik, üslup, bakış açısı aynı.

    Mehter; Türk tarihinde olmazsa olmazlarındandır, ilk kullanılış geçmişine bakıldığı vakit Türk Milletinin devlet olması ile tarih sahnesinde yerini aldığı vesikalarla aşikar olmuştur. Bazı kendini aydın sanan devşirmeler, Osmanlı döneminde kurulmuş imparatorluğun son yıllarında kaldırılmış olarak izah etme gayretindeler.

    Oysa Orkun kitabelerinde adı mehter olmazsa dahi yerini almıştır. ‘’ 8 yy. Tuğ veya Kübürge isimleri ile zikredilmiştir, belgelerde; özel günlerinde Hakan’ın huzurunda müzik icra etmiş olduğu yazılmıştır. Tarih bütündür sadece yıkılan ve kurulan devletlerin isimleri farklıdır, fakat millet tektir, ayrı ayrı düşünmek sadece ve sadece bozgunculuktur, fitne yaratmak, tarihi cumhuriyetle başlatma gafletidir, bu fikirlerden artık sıyrılın, bu milletin 5000 yıllık tarihi vardır, isteseniz de, istemeseniz de belgeler, Çin kaynakları bu doğrultudadır. Geçmiş de teknolojinin bu denli gelişmediği, tarihin okunamadığı dönemlerde batının uşağı tarihçiler bize kısıtlı anlattılar, ancak gelinen noktada ilmin ve teknolojinin gelişimi karanlıklarda kalan tüm ayrıntıları aşikar etti, Türk ayağa kalktı, Macaristan dahi uyandı Türk olduklarını vesikalarla ortaya koydu, bizdeki kılıç artıkları kabul edememe gibi bir hastalığa haizler.  

    Orta Asya’dan, Anadolu’ya uzanan koca bir tarihe sahibiz, inkar nafile beyler. Arkasını dönenler, olumsuz yorum yapanlar;

    Gaziantep CHP İl Başkanı, Enes Kaan Yılmaz, ana okulu öğrencilerinin kurduğu mehter takımı gösteri yaparken hepsi arkasını döndü üstüne üstlük birde il başkanı beyanda bulundu ‘’ Çocuklarımızın saray kültürüne özendirilmesini protesto ediyoruz bu özentiye karşı olduğumuzdan dolayı izlemedik, onlara arkamızı döndük ’’  Özgür Özel ‘’ Ben bir şey görmedim, mutlaka yanlış anlaşılmadır ya da yanlış açıdır. Bizde kimse mehtere sırtını dönemez.’’

    Can ataklı;  ‘’Mehter, sarayı, imparatorluğu, padişahlığı andırıyor. Bir sürü zekasız’ Mehter Türkündür’ diyor. Mehter Türkün değil Osmanlı’nındır. Osmanlının da Türklükle alakası yoktur. Osmanlı hiç Türk’üz dedi mi?  Hayır’’

    Tarihten yoksun olanların bu tip hezeyanda bulunmaları normaldir zira zaten Türk değiller.

    Başbuğ Atatürk;

    ’’ Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki; bağrında yetiştirerek başın üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.’’

    Bize tarif kalmadı, kendini bu milletin parçası olarak görmeyen, mensubiyet duygusundan yoksun, havasını teneffüs etmemiş, ithal kişiliklere itibar edilmemesi, milletin geleceği için önem arz etmektedir, zira bu felsefe ile hayat sürenlerin ülke yönetimlerinde görev almaları milletin sonu demektir.

    Yaşamış olduğumuz vatan toprakları üzerinde milletin değerlerine ters düşenlerin, kabul etmeyenlerin hala ne diye burada yaşadıklarını anlamak mümkün değil, inancına, kültürüne, benliğine muhalefet etmek, hiç bir ülkenin kitabında yazmaz, hiç bir ülkede olmaz ama biz de olur, vatan severimizin bol olduğu gibi hainleri de çoktur, mesele bu mihmalde bakanların derhal ya ülkeyi terk etmesi, yada geleneğini, göreneğini, adetlerini ve milli kültürünü kabul etmek mecburiyetindedirler, aksi halde AB veya Rusya sizlere kucak açar buyrun gidin.

    Bahse konu olan mehter değil bu milletin milli ve manevi değerleridir, kabul etmemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Milletin değerlerini aşağılayan, hor gören, gericilik olarak var sayan güruha şu örneği vermek isterim, Japonya global ve teknolojik olarak sayılı ülkeler arasındadır, onların hiç terk etmedikleri ‘’kimino’’ adını verdikleri milli giysileri var, daima özenle kullanırlar, peki Japonya bu geleneksel giysiyi giymekle gerimi kaldı? 

    Kimino; T şeklinde ayak bileğine kadar uzanan ve ‘’OBİ’’ adı verilen geniş bir kemerle bağlanan, ipek veya pamuktan zarif bir giysidir.’’ Bizde kendini aydın sanan zındıklar örnek alsınlar, teknoloji, medeniyet elbise veya milli kültürü yozlaştırmakla olmaz, çağın gerekliliklerine göre dizayn etmekle olur.

     Milli değerleri yok olmuş milletler, başkalaşmaya ve asimile olmaya mahkumdurlar, milli olan tüm kültürlerini yaşatmak ve yaşamak milletin kökleri ile buluşmasını velhasıl kendine gelmesini, yaşam azmini artırır. Tarihin çöplüğü kültürünü yitirmiş birçok milletle doludur. Elbette bizden olmayanlardan, bizim gibi düşünmelerini beklemek abesle iştigaldir.

    ‘’ Bir millet ki, kendi dilini, kültürünü unutursa, göçebe bir hayat sürer, huzur ve mutluluğu elde edemez.’’ (Kaşgarlı Mahmut)

                                      ALLAH’A EMANET OLUN.

                                                                                                  Namık GEDİK

  • Edep Yahu!

    Edep Yahu!

    “Saygılı ol.” “Efendi ol.” “Haddini bil.”
    Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bu sözler, kulağa güzel gelen bir ahlak öğretisi gibi duruyor.
    Gerçekten de saygı, edep ve ölçü olmadan toplum kabalaşır, insan ilişkileri çürür.
    Fakat insan büyüdükçe başka bir gerçekle yüzleşiyor:
    Biz gerçekten ahlak mı öğreniyoruz…
    Yoksa güçlülerin karşısında küçülmeyi mi?
    Bugün toplumun her alanında görünmez bir hiyerarşi var.
    Ve bu hiyerarşi çoğu zaman “edep” adı altında korunuyor.
    Bir devlet dairesine gidiyorsun mesela…
    Hakkın olan bir şeyi soruyorsun.
    Karşındaki memur, sanki devletin sahibiymiş gibi: “Sen devlet memuruyla konuştuğunu biliyor musun?” diyebiliyor.
    Aslında bu cümlenin gizli anlamı şu: “Yerini bil.”
    Oysa o memur da maaşını halkın vergisinden alan bir kamu görevlisi.
    Ama toplum olarak makamı insandan büyük gördüğümüz için birçok insan refleks olarak sesini düşürüyor, geri çekiliyor, hatta özür diler gibi konuşmaya başlıyor.
    Aynı şeyi dini yapılarda da görüyorsun.
    Bir şeyhin, hocanın ya da cemaat büyüğünün karşısında insanlar normal insan gibi davranamıyor.
    Bacak bacak üstüne atmaktan çekiniyor, gözünün içine bakarken bile geriliyor.
    Sanki karşısındaki insan değil de dokunulmaz bir makam…
    En küçük eleştiri ise hemen “edepsizlik” ilan ediliyor.
    “Hocaya karşı öyle konuşulur mu?” “Şeyhin yanında haddini bil.”
    Halbuki sorulan soru belki de gayet normal: “Neden?” “Bu doğru mu?” “Bunun dindeki yeri nedir?”
    Ama bizim toplumda soru sormak çoğu zaman saygısızlık sayılıyor.
    Çünkü insanlar hakikatten çok otoriteyi korumaya alışmış.
    Ve işin daha tehlikeli tarafı şu:
    Bizde değer vermek çoğu zaman ölçüyü aşarak kutsallaştırmaya dönüşüyor.
    Bir hocanın ya da şeyhin yanına gidiyorsun…
    Daha oturmadan insanlar el pençe oluyor.
    Konuşurken sesi titreyenler var.
    Sanki karşılarında etten kemikten bir insan değil de hata yapmaz bir makam duruyor.
    Kimse yanlışını söylemiyor.
    Kimse “o da insandır” diyemiyor.
    Çünkü toplum, saygıyla kutsamayı birbirine karıştırmış durumda.
    Ve insan psikolojisi, sürekli yüceltilmeyi çoğu zaman kaldıramıyor.
    Bir insana yıllarca: “Sen seçilmişsin…” “Senin kalbin farklı…” “Sen hata yapmazsın…” “Sen Allah dostusun…” dersen, bir süre sonra o insan da kendisini sıradan biri gibi görmemeye başlıyor.
    Önce fikirleri sorgulanmaz oluyor…
    Sonra sözleri mutlak doğruya dönüşüyor…
    Sonra insanların vicdanı yerine düşünmeye başlıyor…
    Kiminle evleneceğine karışıyor,
    nasıl yaşayacağına karışıyor,
    kime oy vereceğine karışıyor,
    hatta insanların Allah ile arasına bile girmeye başlıyor.
    Çünkü artık kendisini sadece bir insan, bir öğretici, bir nasihatçi olarak görmüyor.
    Farkında olmadan kendisini Allah’ın dininin sahibi, hatta adeta Allah’ın yeryüzündeki vekili gibi görmeye başlıyor.
    Ve ironik olan şu ki;
    onu bu hale getiren biraz da toplumun kendisi oluyor.
    Çünkü biz, insanlara hak ettiği saygıyı göstermek yerine; onları ulaşılmazlaştırıyor, dokunulmazlaştırıyor, kusursuzlaştırıyoruz.
    Halbuki kusursuzluk yalnızca Allah’a aittir.
    Sadece devlet ve din alanında da değil…
    Bir holding patronunun yanında insanların tavrı değişiyor.
    Garson bile zengin müşteriye başka, sıradan müşteriye başka davranıyor.
    Bir ortamda itibarlı biri varsa herkesin sesi yumuşuyor, dili değişiyor, omurgası eğiliyor.
    Bir genç yüksek sesle fikrini söylese “terbiyesiz” deniliyor;
    aynı tavrı makam sahibi biri yapınca “ağırlığını koydu” deniliyor.
    İşte toplumun bilinçaltına yerleşen hastalık tam burada başlıyor.
    Biz insanlara küçüklükten itibaren ahlaktan çok statüye göre davranmayı öğretiyoruz.
    Kime karşı eğilineceğini, kimin yanında susulacağını, kimin karşısında sesin kısılması gerektiğini öğretiyoruz.
    Ve belki de bu yüzden, gelişmiş toplumlarla aramızdaki en büyük fark teknolojiden önce insan psikolojisinde ortaya çıkıyor.
    Avrupa’da sıradan bir vatandaş belediye başkanıyla konuşurken sesini kısmıyor.
    Polise soru sorarken titremiyor.
    Profesörle konuşurken kendini aşağı hissetmiyor.
    Çünkü orada sistem, insana çocukluktan itibaren şunu öğretiyor:
    “Sen de insansın.”
    Bu yüzden insanlar özgüvenli ama kaba değil.
    Rahat ama saygısız değil.
    Devlet görevlisine saygı duyuyorlar ama korkmuyorlar.
    Öğretmene değer veriyorlar ama kutsamıyorlar.
    Bizde ise birçok insan makam görünce refleks olarak küçülüyor.
    Sanki karşısındaki insan değil de başka bir tür…
    Çünkü bizde saygı, çoğu zaman eşit insanlar arasındaki nezaket değil; alt tabakanın üst tabakaya karşı geliştirdiği kontrollü bir davranış biçimine dönüşmüş durumda.
    Bu yüzden birçok insan; amirinin yanında başka,
    zenginin yanında başka,
    halkın içinde başka biri oluyor.
    Çünkü karakter değil, güç merkezli bir saygı anlayışı oluşmuş durumda.
    Halbuki gerçek ahlak, güçlüye göre şekil değiştirmez.
    Gerçek edep; fakire nasıl davranıyorsan zengine de öyle davranabilmektir.
    Gerçek saygı; makamdan korkmak değil, insana insan olduğu için değer vermektir.
    Gerçek tevazu ise; kendini ezdirmek değil, kibirlenmeden dik durabilmektir.
    Bir Müslüman’ın vakarı da tam burada ortaya çıkar.
    Şeyhin karşısında eğilmeden edepli durabilmek…
    Devlet görevlisinin karşısında ezilmeden konuşabilmek…
    Zenginin karşısında nimetini Allah’tan bilip küçülmemek…
    Çünkü kula kulluk, hiçbir zaman ahlak olmadı.
    Belki de bugün toplum olarak en büyük problemimiz şu:
    Biz saygıyı karakterde değil, güçte arıyoruz.
    Bu yüzden insanlar adaletten çok nüfuzun, ahlaktan çok makamın, hakikatten çok otoritenin peşinden gidiyor.
    Ve böyle toplumlarda çocuklar ya ezilmeyi öğreniyor…
    Ya da güç bulunca ezmeyi.
    İbrahim Küçüker

  • İyi İnsan Kimdir?

    İyi İnsan Kimdir?

    İyi insan kimdir?

    İyi insanın özellikleri nelerdir?

    Geçenlerde öğrencilerime bu soruları sormuştum. Yalan söylememek, başkasının arkasından iş çevirmemek, sırada kaynak yapmamak, sınavda kopya çekmemek, başkasının sözünü kesmemek gibi cevaplarıverdiler.

    İyi insanın özellikleri kişiden kişiye değişmez; iyilik tanımı nesneldir. İyilik, her toplumda kabul gören evrensel değerler bütünüdür.

    Adana’da iyi olarak kabul edilen bir davranış, İstanbul’da da geçerlidir. Hatta dünyanın öbür ucunda da geçerlidir.

    Kişi başkasına zarar vermiyorsa, haksızlık yapmıyorsa, yalan söylemiyorsa, kişiye göre davranmıyorsa iyidir.

    İslam dini de iyi insanı,“Elinden dilinden emin olunan kişi “olarak tanımlar.

    Eliyle başkasına zarar vermeyen, diliyle kalp kırmayan kişi iyidir.

    Kimse kendine kötülük yapılmasını istemez. Kendisine yapılmasını istemediği hiçbir davranışı başkasına yapmayan kişi iyidir.

    Konuyu biraz daha açacak olursak; çocuğumuza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza kısaca sevdiklerimize yapılmasını istemediğimiz her türlü olumsuzluğu, başkalarına da yapmamaktır.

    Oyun oynarken başka çocukların oyuncağını izinsiz almamayı öğrenen çocuk, büyüdüğünde de izinsiz hiçbir şeye elini uzatmaz.

    Okulda sıra arkadaşıyla iyi geçinen, yardımlaşan, elindekini paylaşan öğrenci büyüdüğünde de benzer davranışları sergiler.

    Toplumun temel taşı ailedir. Ailede ekilen tohumlar, yetişkinlikte filizlenir.

    Atalarımız “Görgülü kuşlar gördüğünü işler, görgüsüz kuşlar ne görsün ki ne işler.” derler.

    Aile olmak, sorumluluk sahibi olmayı gerektirir. Sorumluluk sahibi ebeveynler, yine sorumluluk sahibi bireyler yetiştirir.

    Çocuk her ne kadar ailede şekillense de elbette toplumun etkisi göz ardı edilemez.

    Toplumda iyilik de kötülük de bulaşıcı hastalık gibidir. Farkında olmadan etkisine girilir.

    Maalesef günümüzde kötülük bulaşıcı olmaya başladı. Korkulu senaryolar her gün karşımıza çıkar oldu.

    Küçücük sebeplerden büyük sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Mesela trafikte korna çaldı diye arabayı durdurup kavgaya tutuşanlar görülür.

    Bana göre iyilik yapmak kolaydır. Asıl zor olan kötülük yapmaktır.

    Kötü olmak sistematik çaba gerektirir. Kendi ile barışık olmayan insanlar kötülüğü huy edinmiştir.

    Kötüye kötü olduğunu kabul ettiremezsiniz. Kötülük kişiliğinin bir parçası olmuştur.

    Kötü insanlar kıskançtır. Kötüler başkalarını zor durumda bırakmaktan beslenirler.

    Kötülerin çevresindekilere zararı vardır. Dedikodunuzu yapar, aleyhinize olur olmadık konuşur, başkalarını da doldurur. Görüldüğü gibi kötülük efor ister.

    Oysaki iyilik öylemi. Usulcacık yapı verilir. Kimselerin haberi bile olmayabilir.

    İyilik iyidir. Bunca kötülüğe rağmen iyilik, iyidir.

                                                                  MUAZZEZ TOĞRUL

  • Toprağın Altındaki Altın mı, Üstündeki Hayat mı?

    Toprağın Altındaki Altın mı, Üstündeki Hayat mı?

    Bir ülkenin zenginliği sadece yerin altından çıkanla mı ölçülür, yoksa üstünde yeşeren hayatla mı?
    Son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında aynı manzarayı görüyoruz: Bir sabah uyanıyoruz, bir ormanın ortasında iş makineleri. Bir köyün yamacında sondaj kuleleri. Bir derenin suyunda bulanıklık… Adına “kalkınma” deniyor. Adına “milli çıkar” deniyor. Ama insan sormadan edemiyor: Kimin çıkarı, neyin pahasına?
    Madencilik elbette bir ihtiyaçtır. Hiç kimse “yeraltı kaynakları olduğu gibi kalsın” demiyor. Bir ülke kendi madenini çıkarır, ekonomisini büyütür, dışa bağımlılığını azaltır. Bu, aklın ve devlet ciddiyetinin gereğidir. Ancak mesele şurada düğümleniyor: Biz gerçekten kalkınıyor muyuz, yoksa elimizde olanı hızla tüketip geleceğimizi mi ipotek altına alıyoruz?
    Bugün açılan her maden sahası, sadece bir ekonomik faaliyet değildir. Aynı zamanda bir tercih, bir yön tayinidir. “Kısa vadeli kazanç mı, uzun vadeli yaşam mı?” sorusuna verilen cevaptır.
    Bir ağacın büyümesi onlarca yıl sürer. Bir ormanın ekosistem haline gelmesi belki yüzlerce yıl… Ama bir maden sahası açmak için o ormanı yok etmek birkaç ay sürer. Peki sonra? O toprak eski haline geliyor mu? O su tekrar içilebilir oluyor mu? O köy yeniden kurulabiliyor mu?
    Bize sık sık “ekonomi büyüyor” deniyor. Peki hangi ekonomi? Eğer bir ülke, suyunu, toprağını, havasını kaybediyorsa; yarın o ekonomi neyin üzerinde yükselecek? Betonun üzerinde mi? Kurumuş derelerin kenarında mı?
    İşte tam bu noktada dünyadan öğrenilecek bir gerçek var.
    Yeni Zelanda bize doğayı korumanın bir “çevrecilik tercihi” değil, bir yaşam politikası olduğunu gösteriyor. Orada bir nehir, Whanganui Nehri, hukuki bir varlık olarak kabul ediliyor. Çünkü doğa, tüketilecek bir nesne değil; korunması gereken bir yaşamdır. Bu anlayış şunu açıkça ortaya koyuyor: Doğa korunmazsa, hiçbir kalkınma sürdürülebilir değildir.
    Bu bir ideoloji meselesi değildir.
    Bu bir parti meselesi değildir.
    Bu doğrudan doğruya bir yaşam meselesidir.
    Bugün artık şunu daha net söylemek gerekiyor:
    Doğayı korumak, ekonomiye rağmen değil; ekonominin devamı için zorunludur.
    Gerçek bir kalkınma anlayışı, toprağı tüketmez; onu koruyarak üretir.
    Gerçek bir güç, doğayı kontrol etmekte değil; onunla uyum içinde yaşayabilmektedir.
    Daha da acı olan şu: Çoğu zaman çıkan kaynak kısa vadeli kazanç olarak görülürken, geride kalan tahribat uzun vadeli bir yük olarak toplumun omzuna bırakılıyor. Oysa doğa bir borç defteri tutar; bugün görmezden gelinen her zarar, yarın daha ağır bir bedel olarak geri döner.
    Gerçek vatanseverlik, sadece bugünü düşünmek değildir.
    Geleceğin suyunu, toprağını, havasını koruyabilmektir.
    Devlet olmak, sadece izin vermek değildir. Denetlemektir. Sınır koymaktır. “Buraya kadar” diyebilmektir. Kalkınma ile tahribat arasındaki ince çizgiyi koruyabilmektir. Ama bu çizgiyi korumanın yolu, doğayı merkeze almaktan geçer.
    Unutmayalım: Toprak sadece altındaki madenle değil, üstündeki hayatla vatandır.
    Ve bir gün çocuklarımız bize şunu sorarsa:
    “Bu ülkenin ormanları neredeydi?”
    İşte o gün verilecek cevap, bugünkü kararlarımızın gerçek bilançosu olacaktır.

  • Şiddet Eğilimi

    Şiddet Eğilimi

    ‘’İnsan vardır fark edilmez süsünden. Kimi farksızdır koyun sürüsünden… Ama her gördüğün şekle kapılma, insan anlaşılmaz görüntüsünden.’’ (Ö.Hayyam)

    Söz ve yazı ile kendini ifade edemeyen, devamlı surette hor görülen, reddedilen, aşağılanan veya dışlanan kişilerin kendilerini ispat edebilme yoludur, psikolojik travmadır, Kin, nefret, içine kapanıklık, aile ilgisizliği, intikam hırsı, gizliden yapılan planlarla icra aşamasına gelir.

     Kişilerin şiddete iten faktörler;

    Çocukların ilk eğitimi aile içerisinde başlar, ebeveynler rol model olarak görünürler. Aile içerisinde ters davranışlar, öteleme, fiziksel ve duygusal şiddet, ilgisizlik, çocukların dışarıda agresif davranışlar sergilemelerine sebebiyet verir, olumlu veya olumsuz hiç bir olaydan zevk almazlar, devamlı surette aykırı hareket ederler.

    Biyolojik ve norolojik etkenler;

    Beyin bölgesindeki limbik sistem, frontal lob ve temporal lob bölgelerindeki işlevsel farklılıklar saldırgan davranışlarla ilişkilidir. Serontonin metabolizmasındaki düzensizlikler ve 5- hidrosiindolastikasit maddenin azalması şiddet eğilimini artırır.

    (Şiddet eğilimini, saldırganlığa ve dürtüselliği artırması)  

     Sosyal ve çevresel etkenler;

    Yoksulluk, elde edememe duygusu, işsizlik, ekonomik sıkıntılar, haklı iken haksız olma, hasıl olan belirsizlikler, aile içerisindeki düzensizlikler, sosyal stres kişilerde şiddete eğilimine sebep olur.

    Medyatik ve dijital etkenler;

    Malum dijital çağdayız, yazı veya sözle izah edilemeyen, etkileşim olmayan zamanlarda görseller en büyük silahtır, bu doğru katalize edilirse amenna, ancak aksi durumlarda yakıcı ve yıkıcı sonuçlara sebebiyet verebilir.

    Şiddetin dozajını normalden 10 kat daha artırabilir. Her zaman bahsettiğimiz gibi milli kültüre dayalı yayınlar şart ve gece geç vakit değil erken saatlerde konulması, genç ve yaşlıların dimağlarında kalıcı olacaktır.

     Duygu ve düşünceleri izah edememe, açık ve net iletişim kuramama, kendi ifade edememe, kışkırtıcı hal ve durum ezikliği ve akabinde şiddeti getirmektedir. 17 şehirde yapılan bir araştırmada şiddeti aile ve kitle iletişim araçlarından öğrenmektedir, 1850 lise öğrencisi ile yapılan araştırmada %74 aileden şiddet gördüğünü, aynı öğrencilerden %65 şiddeti başkalarına uyguladıkları belirtilmiştir. Bunların yapılan haberleri de olumsuz etkilemektedir.

     Bu eğilimler kriz, gerginlik, asabiyet, aşağılanma, bahaneler, pişmanlıklar tekrarlanabilir, işin özüne inerek çözüm üretmek, olması muhtemel sorunların filizlenmeden, eyleme dönüşmeden engellenmesi olabilecek tüm hadiseleri önler.  

     Nemelazımcılık, duyarsızlık, takip etmeme, bencil davranışlar etrafımızda olan biten durumlardan bi haber olunur ki bu çevrede ve ailede büyük sıkıntılara sebep teşkil eder. Gerek okullarda gerekse cemiyet hayatında mutlaka kişilerin hal ve hareketleri, davranışları gözlemlenmeli, eyleme yatkın, kişilik bozukluğu olan kimselerin kısa süre de tedavileri toplum yararına olacaktır. Okullarda rehberlik öğretmenleri, idarecileri, cemiyetlerde idareciler, ailede ebeveynler mutlaka ilgilenmeli, sorunlarda yardımcı olmalıdırlar, erken teşhis birçok hadisenin başlamadan bitmesi manasına gelir. Günümüzde anne ve babalar ne yazık ki çocuk ağlar ağlamaz hemen eline bir tablet, telefon veya çizgi film açmak sureti ile başlarından atmaktadır, oysa yeni yetişen neslin ilgi ve alakaya, sevgiye ihtiyacı vardır. Hani derle rya herkes kapısının önünü temiz tutarsa tüm mahallede temiz olur.

    Unutmayalım ‘’çocuk ailenin aynasıdır.’’ Eğitim önce ailede, okulda, camilerde beraber başlar yetkililer üzerine düşen sorumluluğu layıkı ile ifa ederse çok az pürüzler olur, onlarda zaman içerisinde düzelir, vaktinde müdahale etmeyip geç kalınırsa yara müzminleşir, kangren olur, telafisi olmaz.

     Öğretmenin ilgili ve bilgili olması, ailenin çocuğun karakteristik özelliklerini bilmesi, o doğrultuda tutum ve davranış sergileyerek eğitimcileri ile iletişim halinde olması, milli ve manevi kültüre yönelik yayınların sık sık yapılması, topluma aykırı, aileyi hedef alan yayınların vizyondan kaldırılması önem arz etmektedir.

    ‘’ Sorunun kendinde olduğunu anlamayan insanlar, çözümü başkalarının huzurunu bozmakta bulurlar.’’ (Mevlana)

                                          ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                               Namık GEDİK