Kategori: Köşe Yazıları

  • Bazı Zenginlikler Toprağın Altında Değil, Üstündedir

    Bazı Zenginlikler Toprağın Altında Değil, Üstündedir

    Bir ay önce Ordu’nun Aybastı ilçesine gitmiştim.
    Gitmeden önce sadece bir yer görmeye gidiyordum; fakat dönerken bir hissi, bir kültürü, bir insan sıcaklığını yanımda getirdim.

    Perşembe Yaylası’na çıkmayı çok istedik.
    Ama hava şartları buna izin vermedi, yollar kapalıydı. Gidememiştik buna çok üzülmüştük.

    İçimde hâlâ bir eksiklik var… Perşembe yaylası görmeden bağ kurduğum nadir yerlerden biri oldu.

    Aybastı’da tanıdığım insanlar bana şunu gösterdi:

    Bir coğrafyayı değerli kılan sadece manzarası değildir.
    Onu değerli kılan; o toprakla kurulan yaşamdır.

    Bugün Perşembe Yaylası’nda altın arama çalışmaları konuşuluyor.
    İlk duyduğumda ben de herkes gibi düşündüm:
    “Eğer yer altı kaynaklarımız varsa, neden değerlendirmeyelim?”
    “Bu ülkenin kalkınmaya ihtiyacı var.”

    Ama meseleye biraz daha yakından bakınca şunu gördüm:

    Kalkınma dediğimiz şey, sadece ekonomik bir veri değildir.

    Kalkınma; sosyal, çevresel ve kültürel sürdürülebilirliğin birlikte sağlanmasıdır.

    Perşembe Yaylası gibi ekosistemler, sıradan alanlar değildir.

    Bu bölgeler:
    Yüksek rakım çayır-mera sistemleriyle hayvancılığın temelini oluşturur.

    Bölgesel su döngüsünün korunmasında kritik rol oynar.

    Biyolojik çeşitlilik açısından hassas ve geri dönüşü zor alanlardır.

    Aynı zamanda kırsal turizmin ve yerel ekonominin sürdürülebilir kaynağıdır.

    Altın madenciliği ise, doğası gereği yüksek müdahale içerir.
    Sondaj aşaması sınırlı etkiler yaratabilir; ancak işletme sürecine geçildiğinde:
    Toprak yapısı geri dönüşü zor şekilde değişir, bitki örtüsü ve mera dengesi bozulur, su kaynakları kimyasal risklerle karşı karşıya kalır, bölgenin ekonomik dengesi, tarım ve hayvancılık aleyhine kayar.

    Daha önemlisi, bu etkiler çoğu zaman “rehabilitasyon” ile tam anlamıyla geri döndürülemez.

    Ağaçlandırma yapılabilir, peyzaj düzenlenebilir; ancak ekosistemlerin doğal dengesi yeniden inşa edilemez.

    Burada sorulması gereken temel soru şudur:
    Kısa vadeli ekonomik kazanç için, uzun vadeli doğal ve sosyal kayıplar göze alınmalı mı?

    Çünkü bu sadece bir yayla meselesi değildir.

    Bu, kalkınma anlayışımızın nasıl şekillendiğinin bir göstergesidir.

    Bugün orada yaşayan insanlar endişeli.

    Hayvanlarını otlattıkları meraları, çocukluklarını geçirdikleri alanları, yıllardır sürdürdükleri yaşam biçimini kaybetme korkusu yaşıyorlar.

    Bu insanlar sadece bir coğrafyayı değil,
    bir yaşam hakkını savunuyorlar.

    Devletin gücü, sadece kaynakları değerlendirmekle değil;
    aynı zamanda koruyabilmekle ölçülür.

    Gelişmişlik, her şeye rağmen üretmek değil,
    ne zaman duracağını bilmektir.

    Perşembe Yaylası belki benim hiç göremediğim bir yer. Ama gördüğüm Aybastı, bana oranın ne kadar kıymetli olduğunu anlatmaya yetti.

    Bugün verilecek karar, sadece bugünü değil;
    on yıllar sonrasını etkileyecek.

    Belki de en doğru karar, teknik olarak mümkün olanı yapmak değil,
    vicdanen doğru olanı seçmektir.

    Çünkü bazı değerler vardır ki, çıkarıldığında değil…
    yerinde bırakıldığında ülkeyi zenginleştirir.

    Vesselam…

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk

  • Bu Hikayenin Sonunda Herkes Toprak Sahibi Olacak!

    Bu Hikayenin Sonunda Herkes Toprak Sahibi Olacak!

    İnsan, bir hikâyenin içine doğar.
    Ne kalemi kendi seçmiştir, ne de sayfayı.
    Adını bile sonradan öğrenir;
    ama daha öğrenmeden önce
    bir şey öğretilmiştir ona:
    Sahip ol.
    Çıplaktır geldiğinde.
    Ne bir unvanı vardır ne bir mülkü.
    Ama daha ilk nefesiyle birlikte
    görünmez bir telaş yerleşir içine—
    biriktirme, büyütme, tutma telaşı…
    Sanki dünya, elinden kaçacak bir şeymiş gibi.
    Oysa dünya, çoktan yazılmış bir hikâyedir.
    Yaradan, “hayat” adını verdiği bu metni
    kusursuz bir dengeyle kurmuştur.
    Herkese bir rol, herkese bir sahne…
    Ama kimse eline verilen metni okumaz.
    Çünkü okumak, yüzleşmektir.
    Yüzleşmek, kabullenmektir.
    Kabullenmek ise insanın en sevmediği şeydir.
    Bu yüzden insan, yazılmış olanı oynamak yerine
    kendi hikâyesini yazmaya kalkar.
    Kendi uydurduğu bir kahramanlığa inanır.
    Bir figüranken başrol olduğunu sanır.
    Bir yolcuyken, yön tayin ettiğini…
    Ve en çok da toprağı ister.
    Sahip olmayı… hükmetmeyi… genişlemeyi…
    Çünkü ona böyle öğretilmiştir:
    “Toprak al… mülk edin… büyü…”
    Bu düzende değer, insanın kendisiyle değil
    sahip olduğu metrekareyle ölçülür.
    Kalbinin derinliğiyle değil,
    tapusunun genişliğiyle…
    Kimi doğuştan geniş arazilere konar,
    kader diye anlatılan ayrıcalıkların içinde büyür.
    Kimi, bir ömür boyu başkasının toprağında nefes alır.
    Kimi sınır çizer,
    kimi o sınırların içinde ezilir.
    Sonra buna “kader” derler.
    Adaletsizliği kutsallaştırmanın en eski, en ucuz yolu.
    Oysa gerçek daha çıplaktır:
    Bu, paylaşılmamış bir dünyanın kavgasıdır.
    Kimi, başkalarının kaderine müdahale ederek büyütür toprağını.
    Kimi, talan edilmiş bir hayatın içinde
    bir avuç yerin hayaliyle yaşar.
    Kimi de doymayacağını bile bile biriktirir—
    çünkü açlığı midede değil, zihindedir.
    İnsan, yaşadığı hikâyeyi okumaz.
    Okusa utanacak.
    Okusa soracak:
    “Benim olan ne?”
    Ama sormaz.
    Çünkü herkes, başkasının payına göz dikmişken
    kimse adaleti gerçekten istemez.
    Daha çok ister.
    Daha fazla ister.
    Doymadan ister.
    Ve bu istek, bir noktadan sonra
    insanı kendi hikâyesinin tanrısı zannettirir.
    Oysa değildir.
    Çünkü bu hikâyenin sonu baştan bellidir.
    Ne kadar büyütürse büyütsün insan mülkünü,
    ne kadar genişletirse sınırlarını,
    ne kadar kendini merkez sanırsa sansın…
    Son sahnede herkes eşitlenir.
    İki metrelik bir hakikatte.
    Ne zengini ayırır o toprak, ne fakiri.
    Ne güçlüye fazladan yer açar, ne zayıfa eksik verir.
    Ne tapu geçer orada,
    ne para,
    ne de iktidar.
    Hayat boyunca başkalarının yerini daraltanlar da,
    bir karış yer için yaşayanlar da
    aynı genişlikte bir sessizliğe gömülür.
    İşte gerçek eşitlik budur—
    gecikmiş, kaçınılmaz ve tartışmasız.
    İnsan, ömrü boyunca toprağa sahip olduğunu sanır.
    Oysa hikâyenin sonunda anlaşılır:
    Toprak, insana sahip olmuştur.
    Ve perde kapandığında
    bütün o sahte roller,
    bütün o unvanlar,
    bütün o sınırlar
    bir anda anlamsızlaşır.
    Geriye tek bir soru kalır:
    Yazılmış hikâyeye sadık mı kaldın,
    yoksa kendi kibirli masalında mı kayboldun?
    Çünkü anlatılan burada biter…
    ama hikâye bitmez.
    Belki de asıl hikâye,
    tam da o iki metrelik yerden sonra başlar.

    İbrahim Küçüker

  • Postmodernizm

    Postmodernizm

    Postmodernizm, edebiyatta, sanatta karşımıza çıkan, kafa yoran bir meseledir.

    Her geçen gün de daha çok kafa yormaktadır.

    Birçok edebiyatçı, sanatçı bu akımın etkisinde kalmış, ürünler ortaya koymuştur.

    İşin kötüsü postmodernist edebiyatçı ve sanatçıların ortaya koydukları ürünler beğenilmiş, ciddi ciddi alıcısı oluşmuştur.

    Bu kadar konuşulan, konu edilen, gündem işgal eden postmodernizm nedir?

    Bunu biraz irdelemek gereklidir.

    Postmodernizm; modernizmin evrensel doğru, akılcılık ve ilerleme iddialarını reddeden, gerçeğin parçalı, göreceli ve öznel olduğunu savunan 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan felsefi, kültürel ve sanatsal bir akımdır.

    Büyük anlatıları (ideolojiler, dinler) yıkarak çoğulculuğu, belirsizliği, ironiyi ve merkezsizliği teşvik eder. 

    Postmodernizm, modernizmin kurduğu katı rasyonel yapıya bir tepki olarak, hayatın karmaşıklığını ve düzensizliğini kucaklayan bir anlayıştır.

    Kısacası; modernliğe karşı bir başkaldırı, isyandır.

    Karmaşa, karışıklık, kuralsızlık ve ilkesizlik…

    Tüm sistemlere karşı olma durumu…

    Bir haklılığı var mıdır?

    Kesinlikle yoktur.

    Bilimsel, toplumsal gerçeklikten çok uzaktır.

    Pratik yaşamda modern, kafada postmodern…

    Temeli budur.

    Bu temelde vardır.

    İyi değil mi?

    Pratikte hiçbir geçerliliğin yok ama soyut dünyada bir gerçekliliğin var.

    Büyük bir konfor…  

    Postmodernizm, modern topluma bir tepki olarak ortaya çıksa da işin özünde kapitalist sistemin topluma bir dayatmasıdır.

    Algı yanıltmasıdır.

    Toplumsal yaşama karşı bireysel yaşamı kutsar.

    Bireyi ön plana çıkarır.

    Sınıfsal bakış açısını, dayanışmayı, emeği yok sayar.

    Tüm dünyada var edilmiş kavramları, değerleri eskimiş, ilkel ilan eder.

    İnsani değerleri geri bulur.

    Postmodernist kafa en çok edebiyatta hayat bulmuştur; çünkü edebiyatta postmodernizmi var etmek en kolayıdır.

    Ekonomide, siyasette, tarımda, sağlıkta, hukukta, ulaşımda postmodernist bakış açısını hayata geçirmek zordur.

    Hatta imkânsızdır…

    Üzücü olan şudur: Dünyada dünden bugüne değişen bilimsel temelde hiçbir şey yoktur.

    Tüm gerçekliği ile yaşam dünden bugüne devam edip gitmektedir.

    Postmodernizim, ne kadar modern toplumun öğretilerine, ilkelerine, bilimselliğine bir başkaldırı gibi algılansa da içi boş gerçeklikten uzak ve insani değerlerden kopuk bir anlayışla varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.

    İçi boştur!

    Modern anlayışına sadece bir eleştiridir.

    Yerine koyduğu bir şey yoktur.

    Kapitalizm postmodernist bakış açısını çok sevmiştir.

    Postmodernizme can simidi gibi sarılmış; parlatmış, cilalamıştır.

    Sonuçta: postmodernist kafasının bu topluma sunacak çok da bir şeyi yoktur.

    Pop müzikte olduğu gibi bir dönem var olur…

    Sonra yok olur gider…

  • Erken Seçim

    Erken Seçim

    ‘’Hiç bir işte gereğinden fazla acele etme; dikkatli olanlar kendilerini zor duruma düşmekten korurlar.’’ (Hz. Ali)

    Kendini yükseklerde görenler, kazanacakları umudu ile erken seçim isterler, yanlış yönlendirmeler, gelecekte etkileyecek olayların gün yüzüne çıkması ile sarsılacağından, henüz güneş doğmadan, ortalık aydınlanıp gecenin örttüğü çer, çöp ayen beyan olmadan, bir an evvel halkın bilinmesinden korkanlar erken seçim isterler.

    Erken seçim şartları; Anayasanın 116. Maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verilebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi aynı anda yapılır (F1).

    Cumhurbaşkanının seçimleri yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır (F1). Beşte üç çoğunlukla, Cumhurbaşkanı tek başına herhangi bir koşul aranmadan seçimler yenilenmesine karar verebilir.’’

     Ara seçim;   ( Milletvekili seçim kanunu 7.Maddesi) Anayasa gereği, ara seçim her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden 30 ay geçmedikçe ve genel seçimlere 1 yıl kala ara seçime gidilemez.

    Ancak, bir ilin veya seçim çevresinin TBMM de üyesi kalmaması halinde boşalmayı takiben 90 günden sonraki ilk Pazar günü o seçim bölgesinde ara seçime gidilir, ancak boşalan üyeliklerin sayısı, üye tam sayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına Türkiye Büyük Millet Meclisince karar verilir. ’’

     Yukarıdaki anayasa maddelerinin zuhur etmesi gerekir ki genel seçim veya ara seçim olsun, şartlar malum, ya Cumhurbaşkanı fesih yetkisini kullanacak, ya da sayısal çoğunlukla hallolacak, ara seçim adı üstünde belli bir bölgenin vekillerinin kalmaması durumunda temsil edilmesi gayesi ile ilgili olarak sadece o bölgeyi kapsar. Her ne olursa olsun mutlaka meclisin çoğunluk onayı gerekli, ben istedim olacak demekle olmuyor, demokrasi gereği çoğunluğun kararına bağlı, havanda su dövmeyelim.

    Şayet 30 vekili istifa ettirebilirse o vakit olay gerçekleşir, istifaların yine mecliste onaylanması gerekiyor, onları ikna edecek bir beyin gerek, ya seçilemezse korkusu olayın gerçekleşmesinde ki en büyük engel.

    Hani hatırlayalım 15 vekili partisinden istifa ettirip ip e gönderdikleri gibi, ağlayarak gitmişlerdi. Erken seçim istenmesinin altında yatan gerçek icra edilen yolsuzluk, taciz, tecavüz olaylarının daha fazla çıkması endişesi yatmaktadır, gün geçmiyor ki bir yerden patlak versin, bu olaylar toplum nezdinde pekte itibar görmüyor, aksine tepkilere sebep oluyor.

    Bu endişe ve fevri hareketler aceleciliğe dönüşüyor, hani bataklığa batan, hareket ettikçe daha da batar, o düzeye gelindi. Daha önce belediyelerle ilgili mahkemeler ortada yokken erken seçim istenmişti, ancak yine kabul görmemişti, olayların bu evreye geleceği biliniyordu. Operasyon olacağının haberi alınmış, kimi yurt dışına, kimisi de banknotları kurtarma telaşına düşmüş ancak, nafile yine de yakalandılar. Yapılan tüm yolsuzlukları kamufle etmek arzusu ile hareket ettiler, fakat adalet tecelli etti.

    Bu arzu ve isteklerin altında sadece yolsuzluk değil taciz, tecavüz ve sevgililerin birden fazla olup işe gitmeden muhtelif belediyelerden maaş almalarının somut olarak aşikar olması da önemli faktör, insan beraber gezdiği, aynı yolun yolcusu olan dostlarının ne halt ettiğini bilmeyecek kadar cahil olamaz, zira toplum huzurunda siyaset yapılıyor, ayküsü düşük bir kişiliğin yapması mümkün değil.  Toplum hezeyanını bertaraf etmek, oluşacak tepkileri minimize ederek, başarı grafiğini üst çıtalara çıkartmak için olaylar dallanmadan, budaklanmadan üzerinin seçimle örtülmesi düşüncesi maalesef pekte kabul görmedi.

    Çevremiz ateş çemberi iken, her yer yangın yerine dönmüşken, böyle bir istekte bulunmak, maddi ve manevi bir çok tahribatında hasıl olacağını iyi hesap etmek gerek, önce ben demekle olmuyor, zira olması muhtemel savaşların biz girmezsek dahi ekonomik olarak etkileyeceği malumdur, dünya artık sadece kendi başına hareket edecek bir düzeyde değil, her ne kadar ihtiyaçlarımızı karşılasakta bir takım teknolojik ürünleri dışarıdan temin etmekteyiz, yani global bir durum ortadadır.

    Bu bilinç ile hareket etmek ülkemizin menfaatleri gereğidir, ben kazanayım millete ne olursa olsun anlayışı ekonomiyi sarsacak düzeltilmesi yılları alacaktır.

     Herkes sorumluluk bilinci içerisinde hareket ederek, kendi arzu ve isteklerimizi değil ülke menfaati gereği ne yapılması gerekiyorsa o icra edilmeli, elbette ekonomik sorunlar mevcutta var, bunu lehine çevirerek kendine paye biçmek akıllıca bir iş değil, kaptı kaçtı olur, zira olası bir iktidarda bu sorunlarla baş edeceksiniz.

    ‘’ Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha benzer.’’

    (İbni Haldun. Süreçlerin yavaş işlediğini ve aceleci çıkarların yanıltıcı olacağı)

                                             ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                     Namık GEDİK

  • Böbürlenenler

    Böbürlenenler

    ‘’Ölü olsun, diri olsun sakın kimseyi küçük görme; sonra helak olursun. Çünkü bilemezsin, o senden daha hayırlı biridir. ‘’

                                       (İmam Gazali)

    Kendini beğenmiş, çevresindekileri hor gören, küçümseyen, üstünlük taslayan, başkalarını aşağılayan, tavır ve davranış sahipleri. Kültürden, anane ve geleneklerden yoksun, inancı zayıf, insanların makam ve mevki elde ettikleri vakit, koltuğun verdiği güçle yarattığı övünme, tepeden bakma.

    İnsanlar, arzu ettikleri yerlere gelinceye kadar, ellerindeki argümanları en iyi şekilde kullanarak hedefe ulaşırlar, ancak kazandıktan sonra o makamın ve mevkiinin verdiği kudretle, kibir abidesi olurlar, neden, nasıl, ne şekilde geldiklerini unuturlar, hayal aleminde gezerler.

    Bir zamanlar görev yapmış, çeşitli kademelerde bulunmuş bir zat, ‘’ Yanında bir kişi ile markete, yüksek egosuyla girdi, aman Allah’ım bu ne kibir aşağı bakmıyor, kafa yukarıda, çalışana sert bir üslup ile benim poşetim vardı, kızcağız şöyle bir baktı hımmm dedi, tezgahın altından çıkarttı verdi, çıkarken ne teşekkür etti, nede selam verdi, göz ucuyla şöyle bir baktı, sanki dünyaları yaratmış, mal bulmuş mağribi gibi gitti.’’

    Şahsı sonradan çıkarttım, arkasından baka kaldım, şu fikir hareketi buna hiç bir şey katmamış, ne havasından, nede suyundan paye almamış.

    1995 yıllarında teşkilat başkanı iken derneğimiz Yusuf Paşa durağı arkasında idi, iş çıkışı gider biraz çalışır geleni gideni karşılar sonra çıkardım, böyle bir günde, çaycı içeri girdi ’’başkanım Bayrampaşa ocak başkanı geldi, sizinle görüşmek istiyor, buyursun, içeri öyle bir giriş yaptı ki, bir omuz aşağıda, bir omuz yukarıda, hoş beş sohbet, çaylar derken ona dava adamının nasıl olması gerektiğini, fikrimizin bize verdiği bilgiler ışığında izah ettim, müsaade istedi, çıkarken ceketinin önünü düğmeledi, müşvik ve mütevazi bir şekilde gitti, çaycı başkanım sen ne yaptın?  ne güzel oldu, o gelen kaba sabadan eser kalmamış, tam bir dava adamı olmuş.’’

    Rahmetli Başbuğ’u görünüş itibarı ile sert mizaçlı olarak tasvir ederler, oysa çok ali cenap bir kişiliğe sahipti, karşıladığımız vakit, gayet nazik davranır hal, hatır sorardı, bugün liderimiz kendisini ziyarete gidenleri ayakta, ceketinin önü düğmeli olarak karşılar, geçmişte Ecevit’e gösterdiği saygıdan dolayı eleştirenler oldu, ancak cevabı, o Türkiye cumhuriyeti başbakanı, der saygısını gösterirdi.

    Prof. Suat Çağlayan Ecevit’e, ‘’Efendim  Sayın Bahçeli ile koalisyondan korkanlardan biri idim . Galiba yanılmışım. Siyasi görüşü elbette bize uymuyor ama size ve koalisyona olan saygısı nedeniyle artık ona farklı gözle bakıyorum.

    Koalisyonlarda protokollere uyum kadar karşılıklı saygıda gerekli.’’  Bu ülkücü iradenin tezahürüdür, rahmetli Başbuğumuzun öğretisidir.

    Mazluma yunus, zalime yavuz oluruz.  Türk töresidir, atalarımız daima bu düstur ile üç kıtaya hükmetmiştir, ancak kararlı ve net tutumları ile de istemedikleri hususları deklere ederek men etmiştir, asla makam ve mevkilerin verdiği güçle değil, Allah rızası gözetilerek icraat yapılmıştır.

    Kibir ve böbürlenme Allah’ın sevmediği bir sıfattır. ‘’İnsanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalımlı yürüme!

    Çünkü Allah, kendini beğenmiş böbürlenenlerin hiç birini sevmez.’’ (Lokman suresi 18-19 ayet) Hem yeryüzünde büyüklük taslayarak yürüme Çünkü kendini ne kadar büyük görürsen gör ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara erişebilirsin.’’ ( İsra; 37. Ayet).

    Hacı Bektaşi Veli, Makalat isimli kitabında; ‘’ Maskaralık isteği gülmeyi sever; gülme isteği dedikoduyu sever, dedikodu isteği öfkeyi sever; öfke isteği, aç gözlülüğü sever; aç gözlülük isteği, cimriliği sever; cimrilik isteği, kıskançlığı sever; kıskançlık isteği, büyüklenmeyi (kibir, böbürlenme) sever; (111a) büyüklenme (kibir) isteği, bedeni sever; beden isteği, arzuyu (heva) sever; arzu ve (heva) isteği, İblis’i sever; iblis’in isteği nefsi sever; iblis,in isteği yüce tanrıyı sevmez.’’ Zincirin halkaları gibi bunlardan birisi dahi icra edilsin, diğerleri peşinden gelir ve hayat felsefesi olarak kabul edilir, bu inancın ve imanın zayıflığı, kalpte hasıl olan boşluğu doldurur ve aslında nefsin arzu ve isteklerinin tümünün zuhur etmesidir. 

    İman ehli hiç bir vakit bu ve benzeri hareketlere fırsat vermediği gibi, yaşamına asla yansıtmaz, uygulamaz, kabullenmez. Her insanın bünyesinde iyi ve kötü karakteristik özellikler bulunur, ancak kendini bilen, inancı kavi olanlar kötü ve kusurları törpüleyerek yaşamlarından çıkartırlar.

    Makamlar, mevkiler için önlerine gelen ne varsa yakıp yıkanlar miatları dolduğunda eski günlerini ararlar, zira yüzlerine kimse bakmaz, kibirleri nefreti körükler, unutulur giderler.

    ‘’ Behlül Dana uzun bir süre saraya uğramadı. Karşılaştıklarında Harun Reşit, merakla sordu?

    Behlül çok oldu görünmedin neredeydin?

    Bana cehennemi gösterdiler oradaki vaziyeti seyrettirdiler.

    Nasıl girdin oraya, ateş seni yakmadı mı?

    Hayır, orada hiç ateş görmedim. Çünkü herkes ateşini dünyadan götürüyormuş.’’

    Nefsani bir hayat, kibir, tepeden bakma yaşayış içinde geçen karanlık bir dünya gecesinin, ebedi aydınlık sabahı getirmeyeceği malumdur, mesele idrak etme, akıl ve izandan geçer.

     Geçmişten, gelecekte sayılmak, anılarda yaşamak, güzel hatırlanmak, ancak ali cenap, müşvik, alçak gönüllü, mütevazi olmakla mümkün olur, aksi takdirde devamlı lanetlenirsin, arkandan olmadık sözler sarf edilir.

    Makamlar gelip geçer, iyi ve güzel işler yaptıysan zaten arife tarif gerekmez, devamlı hayırla yad edilirsin. Unutma dünya fani ahiret bakidir, rüya aleminden uyanıp, gerçeği görmek, o doğrultuda hayat felsefesi oluşturmak, kurtuluşun reçetesidir.

    Hayatımızı sürdürmek için, ihtiyaçların karşılanması hakkaniyet ölçülerinde hukukun üstünlüğü gözetilerek adil bir şekilde ifa edilmelidir.

    Makamları ve mevkileri amaçları dışında kendi isteklerimiz doğrultusunda değil, bizlere atfedilen standartlar dahilinde icra etmeliyiz, asla yeise kapılmamalıyız, büyüklenmemeliyiz.

     Bize layık görülen, atfedilen vazifeleri amaçları doğrultusunda, ahlaki ve adil bir şekilde yapmalıyız, bizden sonraki nesillere yeri ve zamanı gelince devrederek devamlılığını sağlamak asli görevimizdir, gerçek dava adamlığının tarifi budur.

    ‘’ Dost kalmak istersen; Darılma, Kin besleme, Nefret etme, Kıskanma, Ayıp arama, Öfkelenme, Kibirlenme, Özrü kabul et, Bencil olma.’’

                                                       ( Mevlana)

                                          ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                      Namık GEDİK

  • Sabah Olup Uyanınca

    Sabah Olup Uyanınca

    Günlük rutinde hayat devam ederken, hiç hesapta olmayan durumlar insanı sarsabilir.

     İnsan yaşamı inişli çıkışlıdır. Bazen sevinçlerle, bazen acılarla örülmüştür.

    Kişi kalkar, işine, okuluna gider. Bir de bakarsın o gün yaşanan bir olay hayatını değiştiriverir.

    Geçen hafta Urfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırılarında canlarımızı kaybettik. Geçen hafta hiç geçmek bilmedi. Olaylardan az ya da çok etkilenmeyen kalmadı. Bu konuda söylenecek söz, yazılacak çok şey varken “derin bir acı” bıraktığı kesin.

    Hiç beklenmediğimiz bir afet 2023’te hayatları alt üst etti. Kayıpların acısı hala devam ediyor.

    İşe giderken yaşanan bir trafik kazasıyla engelli bir insan olarak yaşama devam etmek zorunda kalınabilir.

    Aniden gelen bir kararnameyle başka yere tayin edilebilirsiniz.

    Ölüm veya ayrılık sizi başka bir insana dönüştürebilir.

    Çaresiz bir hastalık yaşam kalitenizi düşürüp ilaca ya da yatağa bağımlı hale getirebilir.

    Bir genç kız, istemediği halde hamile kaldı diye yaşamına son verebilir.

    Yazarken bile zorlandığım bu ve buna benzer acılar yaşandı ve maalesef yaşanmaya devam ediyor.

    Okul saldırıları için geniş çaplı, profesyonel ve kalıcı önlemler alınırsa masum çocuklar, öğretmenler hayattan koparılmayabilir.

    Cinayetlerin failleri bulunur gereken ceza verilirse belki başka bir kadın öldürülmeyebilir.

    Doğal afetlere yönelik en baştan önlem alınırsa belki can kayıpları en aza indirilebilir.

    Yanlış anlaşılmasın; amacım günah keçisi aramak değil, çözüm aramak. Daha yaşanabilir bir dünya inşası için ne yapılabilir?

    Hayatta hep kötü şeyler olmuyor. Başta dediğim gibi yaşam inişli çıkışlıdır. Hayatta güzel şeyler de olur.

    Doğan bir bebek mutluluğunuza mutluluk katabilir.

    Sevdiğine kavuşmak, yaşamı daha yaşanır kılabilir.

    Hayal ettiğiniz evi satın alabilmek kişiyi rahatlatır.

    Hastaysanız sağlığınıza kavuşmak dünyalara bedeldir.

    Yazarsanız, çıkarttığınız kitabın okunması en büyük armağandır.

    Neler oluyor hayatta

    Bir de şu rüya gerçek olsa, olsa

    Sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa

    Kısacık şarkı sözleri ne çok şey anlatıyor. İstediğin işe alınmak, rüyanın gerçek olmasıdır.

    Sabah olup uyanınca her şey yine aynı kalsaydı “Gülistan” bugün hayatta olurdu.

    Hayatta gerek iyi gerek kötü çok şeyler olabilir. Olanı iyi okuyabilmek gerekir.

    Olaylara empati (duygudaşlık) yaparak bakılırsa hayatta çok şeyler değişebilir.

                                                MUAZZEZ TOĞRUL

  • Okulda Şiddet

    Okulda Şiddet

    “Ne ekersen onu biçersin.” mesele bu kadar basittir.

    Kimse birilerini hedef gösterip, suçu ona yıkıp, bu sorumluluktan kurtulmaya çalışmasın.

    Hani Nazım Hikmetin şiirinde şöyle bir cümle vardır: “Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak, kabahat senin, – demeye de dilim varmıyor – kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

    Yine Rıfat Ilgaz’ın bir sözü vardır: “Kötü öğretmen, kötü öğrenci, kötü veli yoktur. Kötü eğitim sistemi vardır.”

    Birisi sosyal paylaşım sayfasına çok güzel bir söz yazmış: “Mafya filmi izleyerek yetişen çocukların hoşgörülü, insan sever, paylaşımcı olmasını beklemek ne kadar mantıklı?”

    Armut ağacı dikerseniz armut, elma ağacı dikerseniz elma yetişir. Elma ağacı dikip de ağaçta armut yetişmesini beklemek akla da mantığa da sığmaz.

    Böyle bir şeyin olması da mümkün değildir.

    Çocuklar mafya filmleri izleyerek büyüyorlar.

    Konaklar, ağalar, zenginler, eşler, sevgililer ve marabalar var filmlerde.

    Zengin olma özentisi ile büyüyor çocuklar.

    “Zengin değilsen bir hiçsin!” algısı hakim çocuklarda.

    Bolluk ve bereket…

    Emek harcamadan para kazanmak…

    Şöhret olmak…

    Çocuk ekranda gördüklerini gerçek sanıyor ve gördüklerine özeniyor.

    Ekranda izledikleri insanlar gibi olmak istiyorlar.

    Nedir o öyle? Her filmin karesinde silah ve ölen, öldüren insanlar…

    Ölüm sadece bir rakam… O kadar…

    Ne kolay değil mi, bir insanın yok olup gitmesi…

    İnsan nerede?

    Vicdan nerede?

    Duygu nerede?

    Merhamet, sevgi, duygudaşlık, dostluk, dayanışma, hoşgörü…

    Daha bir sürü dini değerler ve evrensel değerler…

    Yok sayılmakta…

    Tüm yaşananlar, değer atfedilenler insani değerlerden çok uzak…

    İnsani olmayan her şey…

    İdealize edilmekte…

    Bu işin buraya varacağı çok önceden belli değil miydi?

    Hem toplumsal, hem bireysel, hem eğitsel, hem de sistemsel bozulmalar; yetersizlikler böyle bir sonucun oluşmasına neden olmuştur.

    Herkesin her şeyi bildiği bir ülke olduk çıktık.

    Herkes her konuda her şeyi çok iyi biliyor.

    Bilim insanına, konunun uzmanına, teknik bilgiye hiç gerek duyulmuyor.

    İyi de bu bilim dışı uygulamaların bir sonucu maalesef olacak. Toplum olarak da bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceğiz, ödemekteyiz.

    Emeğin, alın terinin, bilimin, fennin değerini bilmek zorundayız.

    Emek olmadan yemek olmaz.

    Emeğin kutsallığını çocuklarımıza öğretmeliyiz.

    Dediğim gibi; yazacak, anlatacak o kadar çok şey var ki… Değil köşe yazısına, sayfalar dolusu kitaplara sığmaz.

    Tabii ki umut olmazsa olmaz, bir yerlerden başlamak gerek…

    Bir yerlerden de başlanmalı…

    Umut her zaman var!

    Var olmaya da devam edecek.

  • Bir Çocuk Neden “Yalnızım” Der?

    Bir Çocuk Neden “Yalnızım” Der?

    Kahramanmaraş’ta yaşanan o olaydan sonra herkes aynı şeyi soruyor:
    “Nasıl oldu bu?”

    Ama artık bu sorunun kendisi bile eksik geliyor bana.

    Çünkü bir gün önce
    Şanlıurfa’da da benzer bir haber vardı.

    Bir gün Urfa…
    Ertesi gün Maraş…

    İki gün.
    İki şehir.
    Aynı karanlık.

    Bu artık “bir olay” değil.
    Bu bir işaret.

    14 yaşında bir çocuk…
    Ve geride bıraktığı bir cümle:
    “Hayatım boyunca hep yalnız kaldım.”

    Bunu okuyunca insanın içi sıkışıyor.

    Çünkü bu bir cümle değil,
    duyulmayan bir hayatın özeti gibi.

    Bir çocuk durduk yere bu noktaya gelmez.

    Kimse bir sabah uyanıp “bugün her şeyi yakacağım” demez.

    Önce konuşur… ama duyulmaz.
    Sonra anlatır… ama önemsenmez.
    Sonra susar… ve kimse fark etmez.

    En tehlikeli kısım da tam orasıdır zaten:
    Susmaya alıştığı yer.

    Biz bazen çocukları yanlış okuyoruz.

    Sessizse “uyumlu” diyoruz.
    İçe kapanıksa “böyle biri” diyoruz.
    Sinirliyse “ergenlik” deyip geçiyoruz.

    Ama çoğu zaman mesele bu kadar basit değil.
    Bazen sessizlik, sadece sessizlik değildir.

    Bazen “biri beni fark etsin” demenin en sessiz halidir.

    Ben şuna inanıyorum:
    Bir çocuk evinde gerçekten görülüyorsa, dışarıda kaybolmaz.

    Ama “görülmek” dediğim şey
    sadece aynı evde yaşamak değil.

    Yan yana oturmak değil.
    Aynı sofrayı paylaşmak değil.

    Gerçekten bakmak.
    Gerçekten dinlemek.
    Telefonu bırakıp gözünün içine bakmak.

    Bu kadar basit ama bu kadar zor.

    Bugün çocuklar çok şey biliyor gibi görünüyor ama
    çok az şey hissedildiklerini düşünüyorlar.

    Ve hissedilmediğini düşünen bir çocuk,
    bir süre sonra kendini anlatmayı bırakıyor.

    O olaydan sonra bir cümle takıldı aklıma:
    “Hayatım boyunca hep yalnız kaldım.”

    Bence en ağır yalnızlık, kalabalıkların içinde yaşanan.

    Evde.
    Sınıfta.
    Aynı odada.

    Ama kimsenin gerçekten “orada” olmadığı bir yalnızlık.

    Biz ebeveynler, yetişkinler, toplum olarak
    bazen çok konuşuyoruz ama çok az dinliyoruz.

    Çok öğüt veriyoruz ama az anlıyoruz.
    Çok düzeltmeye çalışıyoruz ama az fark ediyoruz.

    Belki de mesele şu:
    Çocukları “büyütmeye” o kadar odaklandık ki
    onları “anlamayı” unuttuk.

    Bir çocuk kaybolmaz aslında.
    Yavaş yavaş elinden bırakılır.

    Bir bakmışsın konuşmuyor.
    Bir bakmışsın içine kapanmış.
    Bir bakmışsın artık anlatmıyor.

    Ve en kötüsü:
    Biz bunu “normal” sanıyoruz.

    Ben kimseyi suçlamak istemiyorum.
    Çünkü hepimiz bazen kaçırıyoruz bir şeyleri.

    Ama şunu da görmezden gelemeyiz:
    Bir çocuğun iç dünyası,
    ihmal kaldırmaz.

    Belki de artık şu soruyu sormak gerekiyor:

    Bugün bir çocuk bana bir şey anlatmaya çalışsa,
    gerçekten onu duyabilir miyim?

    Yoksa yine “sonra konuşuruz” mu derim?

    Çünkü bazı “sonralar”
    hiç gelmiyor.

    Bir çocuğun sessizliğini hafife alma…
    Çünkü en büyük çığlıklar, hiç duyulmayanlardır.

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika – Genk

  • Söyle Bana: Hayallerimi Kim Çaldı?

    Söyle Bana: Hayallerimi Kim Çaldı?

    (Bir Ülkenin İçinden Geçen Gece)
    Bu şehir artık sabahı hak etmiyor.
    Güneş doğuyor ama aydınlık yok.
    Çünkü ışık bile kimin üzerine düşeceğini seçmek zorunda bırakılmış.
    Sokaklar kalabalık—ama kimse birbirine değmiyor.
    Herkes aynı cümlenin içinde,farklı korkularla susuyor.
    Bir çocuk vardı mesela, geleceği çiziyordu defterine.
    Sonra biri geldi, silgi bile kullanmadan sildi hepsini.
    Söyle bana—hayallerimi kim çaldı?

    Birileri konuşuyor sürekli,ama kelimeler boş.
    Çünkü gerçek,yüksek sesle söylenince tehlikeli oluyor.
    Adalet denilen şey artık bir kelimeden ibaret.
    Anlamı var ama yeri yok.
    Ve en garibi—herkes bunu biliyor ama kimseilk cümleyi kurmuyor.

    Gece uzuyor burada.Sadece saatlerde değil, insanın içinde.
    Uykuya dalanlar bile rahat değil.Çünkü rüyalar bile izleniyor gibi.
    Bir pencere açıyorsun,temiz hava değil,yorgunluk doluyor içeri.

    Bazıları kayboluyor,ama “kayboldu” denmiyor. Bazıları susuyor, ama “susturuldu” denmiyor.
    Kelimeler bile korkuyor artık—yanlış yerde durmaktan.

    Bir zamanlar umut vardı bu topraklarda. Şimdi hatırlayan az, inkâr eden çok.
    Çünkü hatırlamak yük getirir insana. Unutmak ise rahatlatır—en azından bir süreliğine.

    Ben bağırmak istiyorum, ama sesim bana geri dönüyor. Duvarlar cevap vermiyor, çünkü onlar da biliyor.
    Bu düzen, yanlışlıkla kurulmadı. Bu sessizlik, tesadüf değil.

    Söyle bana—hayallerimi kim çaldı?

    İbrahim Küçükler

  • Niçin Kitap Okunur!

    Niçin Kitap Okunur!

    Yazdığım yazılarda, söylediğim sözlerde tekrara düşmek istemem ama şöyle bir şey demiştim; “ülkenin okuyanı ile okumayanı arasında çok da bir farkı yok.” demiştim.

    Bu sözün doğruluğunu birebir deneyimledim.

    Çok da üzüldüm!

    Sosyal medya takipçilerim bilirler, bir kitap kulübümüz var.

    Dört yıldır da düzenli olarak kitap okuyoruz.

    İki haftaya bir toplanıyoruz.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşamış yazarların kitaplarını okumakla başladık.

    Ünlü Türk yazarları okuduk.

    Günümüz yazarlarını okuduk.

    Geçen yıl biraz da dünya klasiklerinden okuyalım, dedik.

    Gerçekten de dünyada ün yapmış yazarların kitaplarını okumanın tadı bir başka oluyormuş, onu keşfettik.

    Bu günlerde de günümüz yazarlarından öne çıkmış kim denk gelirse onu okuyoruz.

    Anlayacağınız spontane…

    İki hafta önce belirlediğimiz yazarın kitaplarını okuduk, yazar ve kitapları üzerine konuştuk.

    İki hafta sonraya buluşmak üzere yeni bir yazar belirledik.

    whatsapp üzerinden bir arkadaş “Ben bu yazarı okumak istemiyorum.” diyerek, tepki gösterdi.

    Şaşırdım, doğrusu…

    Kitap kulübünün kuruluş amacı çok açık ve de net…

    Kitapları sevdirmek, kitap okumayı alışkanlık haline getirmek, düzenli kitap okumayı sağlamak…

    O kadar…

    Bunun dışında kitap kulübünün bir amacı yoktur.

    Sevgi, saygı, hoşgörü, empati temelinde daha insani duyguları geliştirmek…

    Ön yargılardan arındırmak…

    Meseleye daha objektif bakmak…

    Şunu net ifade etmek isterim: Kitap okumayı içselleştirmiş bir kişi, “şu yazarı, şu kitabı okumam” demez…

    Meseleye evrensel değerler üzerinden bakar…

    Her tür kitabı okumayı bir görev bilir.

    Tek gaye, okumak ve bilmektir.

    Toplumun saygın kişileri, okumuş insanlardan oluşur.

    Bu bir gerçektir.

    Böyle de olmalıdır.

    Derdimiz farkındalık yaratmak, daha çok kişinin kitap okumasına vesile olmaktır.

    Kitap kulübü olarak; son zamanlarda kitap okumanın azaldığı gerçeğinden hareket ederek, elimizden gelen gayreti göstererek, kitap okumayı bir tutku haline getirmeye çalışmaktayız.

    Kitap okumanın insan üzerinde ciddi manada bir etki yapmasını bekliyor insan. Yapmadığını görmek, şahit olmak da üzüyor haliyle.

    Ben o yazarı okumam, demek de neyin nesidir?

    Neden biz böyleyiz?

    Tamam! Okul, eğitim görmeyene cahil diyoruz.

    Bir sürü cümle kuruyoruz.

    Belli bir tahsil görmüş, kitap okuyan insanların okumamış insanlar gibi davranış sergilemelerine ne demelidir?

    Cevabını siz bulun?

    Okumuş, kültürlü insanların ön yargısı olur mu?

    Yazar yazardır, kitap da kitaptır.

    Tüm yazarlar ve kitaplar değerlidir.

    Bir emek ürünüdür.

    Yazarla aynı düşünmek zorunda değiliz; yazar da bizim düşüncelerimize göre yazmak zorunda değildir.

    Arıların çiçeklerden bal alması misali, okuyucu farklı yazarlar ve kitaplar okuyarak bilgi dağarcığını geliştirecektir.

    Her kitap okumaya değerdir.

    İki bin yirmi altıda kendine okumuş diyen insanların “Şu kitabı ya da yazarı okumayalım!” demelerine anlam vermek gerçekten zor.

    “Kitap niçin okunur?” sorusuna verilecek en iyi yanıt, “iyi bir insan olmak içindir.” olmalıdır.

    Kitap okuyarak, iyi bir insan olmayı kaç kişi başarıyor tartışılır.

    Bu ülkede daha neler göreceğiz.  

    Ülke olarak tüm evrensel doğruları altüst etmeyi başarıyoruz ya ona üzülüyorum!

    Ne diyeyim!