Kategori: Köşe Yazıları

  • Özlemmm

    Özlemmm

    Özlem, beş harf ve iki heceden oluşan devasa bir sözcüktür. Tek bir tanımı yoktur; çeşit çeşit tanımı vardır.

    Özlenen, yeniden görülmek istenenler çok çeşitlidir.

    Yıllar önce görülen bir yer tekrar görülmek istenirse özlem oluşur.

    İlkokul sıralarında birlikte oturduğun sıra arkadaşını hatırladığında oluşan duygu özlemdir.

    Kış mevsimini yaşarken yaz mevsimine ait anılar aklına gelirse oluşan duygu özlemdir.

    Delikanlı olmuş oğlunun çocukluğuna ait bir fotoğrafa baktığında yeniden bebekliğine sarılmak istemek özlemdir.

    Hayatını kaybetmiş bir yakınını görmek istemenin özlemi tarifsizdir.

    Hayatta olan sevgiliden ayrılmanın, isteyip de görememenin özlemi şairlere şiir yazdırmış, ozanlara türküler yaktırmıştır.

    “Sevdiğini görememenin özlemi bile güzeldir.” demişti bir arkadaşım. Yani sevmek, sevip özlemek de güzeldir. Bunu yazmadan edemedim.

    Elden çıkarılan bir kıyafet üzerinden zaman geçince tekrar hatırlanır; aranır ama yoktur. İşte o kıyafeti aratan da özlemdir.

    Eşin, dostun evcil hayvanına geçici bir süre bakım verilir. Evden gittiğinde geriye özlemi kalır.

    Gezilere gidilir, gidilen yerlere özgü lezzetler tadılır. Aradan zaman geçer, aynı lezzetlerden yemeye özlem duyulur.

    Yani çeşit çeşit özlem vardır. Bazı özlemlerin çaresi vardır ama bazılarının yoktur.

             Özlenen yerler gezilip görülebilir.

             Özlenen yemekler yapılıp yenebilir.

             Özlenen kıyafetler tekrar temin edilebilir.

             Mevsimler tekrar tekrar yaşanır.

             Ama çocukluğa dönülemez.

             Orhan Veli Kanık “Ayrılık” şiirini:

             Ölüm Allah’ın emri,

             Ayrılık olmasaydı.     

    Diye bitirir. Ölüm mü, ayrılık mı hangisi zordur? Kimine göre ölüm, kimine göre ayrılık. İkisinde de özlem vardır. Ayrılıkta kavuşma ihtimali varken, ölüm de yoktur.

    Yaşam çok katmanlıdır. Bugün özlenenler bir süre sonra önemini yitirebilir.

    Sevilen özlenir. Ama sevgi biterse, özlem de bitebilir.

    Okulda başarılı bir öğrenci değilseniz, okul yılları özlenmeyebilir.

    “Denir ya anı yaşa.” Bunu en iyi Mevlana’nın şu sözleri anlatır.

             Dünle beraber gitti, cancağızım,

             Ne varsa düne ait.

             Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

    İnsan sürekli değişir ve dönüşür. Her yeni güne “Merhaba diyerek…” taptaze bir bakış açısıyla hayata devam etmek gerekir.

    Özlem hayatın içinde hep var olacaktır. Özlem duyulanlar değişse bile özlem duya duya yaşam devam eder.

                                                   MUAZZEZ TOĞRUL

  • Çalmayan Sadece Sen misin?

    Çalmayan Sadece Sen misin?

    Herkes bir yol tutturmuş gidiyor…

    Devletlüler:……….
    Devletin bekası, hazine-i hümayun… şiş şişebildiğin kadar şişir, güçlenebildiğin kadar güçlen, ye yiyebildiğin kadar ye…
    Zira “küffara karşı güç” basamaklarını çıkarken her şey mübah.

    Cemaatler, Tarikatler:……
    “Biz: Peygamberimizin bir gün sahabesine “Kardeşlerimi görmeyi çok isterdim” buyurduğu o talihlileriz…
    Allah yolunda cihat edenlere, hizmet edenlere zekât düşmez diyerek kıt kanaat zor geçinenlerden, veren el alan elden üstündür diyenlerden zekâtı, sadakayı toplar;
    bu zekâtı ve sadakayı “İslami hizmet” adı altında kendilerine meze yaparlar…
    Maaşlarının standartların üstünde olduğuna bakmadan “bize zekât düşmez” diyerek Allah’tan çalarlar…

    İşçiler, çalışanlar:….
    Ekmek kavgası için çalıştığını söyler ama fırsatını bulunca işverenin parasını cebe indirir…
    “Beni 12 saat çalıştırıyor” ya da “bütün işi ben yapıyorum” bahanesiyle,
    “bu benim hakkım” diyerek haramı hak gibi görür…

    İşverenler, zenginler:……
    “Önce herkes yapıyor, kim vergi veriyor ki” diyerek her yıl zarar gösterip devletten çalar…
    Asgari ücretle çalıştırmadığı işçisini bile asgari ücretli gösterip masraftan kurtulur…
    Gelir-gider dengesini korumak için cemaatçi, tarikatçı yandaşları arasında naylon alışverişler yapar;
    “müslümanlık” görüntüsü taşıyan ama gerçekte olmayan faturalarla defterleri dengeler…
    Sonra göstere göstere cuma namazına gider…
    Cemaatin, tarikatın sohbetlerinde en önde oturur; içten içe “Elhamdülillah” der…
    Çaldığı parayla verdiği zekâtı “hayır” diye gösterir, cemaatte, tarikatta “mübarek ehlinden” olur…
    Sonra o zekâtı devlete gider olarak yazdırır…
    Aynı ortamda birlikte talan ettikleri “mümin kardeşleriyle” sohbet ederken helalden, haramdan, kul hakkından bahsederler…
    Aman ha derler…
    Ama abdest alırken bile aynaya bakmazlar…
    ZİRA BUNLAR AYNASIZLAR!

    Elbette iyi olanlar vardır…
    Temiz olanlar… çalmayan devletlûlar, patronlar, işçiler, cemaatler, tarikatlar…
    Hasılı iyi insanlar vardır.
    Ama bu yazı bir partinin, bir etnik kökenin, bir dinin ya da bir grubun yazısı değildir.

    Bu yazı insanın yazısıdır. Çünkü mesele sistem değil sadece…
    nefistir.
    Ve nefis dediğin şey, makamdan bağımsızdır;
    dinde, ideolojide, zenginlikte, fakirlikte değişmez.
    Herkeste aynı sınav, herkeste aynı zaaf vardır.
    Hasılı herkes, birisine hırsız demeden önce önce kendine aynayı tutup “aslında herkes gücünün nisbetinde, imkânlar dairesinde meşru dairede birilerinin hakkını helal eyliyor” demeyi bilir. Hasılı herkes, ister istemez bir yerde kendinden bir kırık parça bulacak.
    Çünkü mesele sadece “onlar” değil…
    Biraz da “biziz”.

  • Siyaset ve Basın

    Siyaset ve Basın

    ’Basın milletin müşterek sesidir. Başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür.’’ (M.K.Atattürk)

    Siyaset ve basın, ikisi ayrılmaz bütündür, doğru kullanıldığı vakit, bir birini tamamlayan, çok boyutlu ve anlaşılamazsa karmaşık ilişki ağına dönüşen iletişim aracıdır. Anlatma, toplumun kılcal damarlarına kadar nüfus etme, yapılan faaliyetlerin izahı, yanlış anlaşılmaları ve algı operasyonlarını bertaraf ederek ortadan kaldırır. Toplum nazarında yazılı ve görsel basın, akılda kalıcı en etkileyici silahtır.

    İnsanlar, gün içerisinde olmazsa dahi, akşam mutlaka, eskilerin deyimi ile ajans, güncel adıyla haberleri izlemekte, teker teker yetişilemeyen noktalara görsel ve yazılı olarak erişmekte, bilgi sahibi olunmakta.

    Mesele, doğru istikamette iletişim araçlarının kullanımı söz konusu. Savaşların, cephede kazanılması yetmiyor, karşı tarafın aslı astarı olmayan, dezenformasyon, asparagas haberlerinin önlenmesi için her ülke enformasyon, yani iletişim başkanlıkları vasıtası ile doğruları işleyerek halka arzı, paniği, isyanı, kaosu önlemektedir, bunun aracı ise görsel ve yazılı basındır.

     Düşman, her türlü dezenformasyonla algı propagandası yapar, dikkatli adımlar atılmak sureti ile insanların zihinlerinin bulandırılmalarını, kafa karışıklıklarını önleyerek enformasyon yapılır.

     STK’ lar mutlaka teşkilatlanmalarında ARGE kurmak mecburiyetindedir ki gelişmede ve ilerleme de zamanı yakalasın, elde edilen veriler topluma basın yolu ile sunulsun, aidiyet duyanların haberi olsun. İletişim başkanlığı oluşacak yanlış anlaşılmaları, karşı tarafın asparagas haberlerini genele yayılmadan engellemelidir, doğruları kanalize etmelidir, zira hasımlar yalan haberleri gerçekmiş gibi servis ederler. Ülkelerin kurum ve kuruluşlarının gelişimi, küresel olarak basına yansıdığı kadarı ile çok şirket ARGE yatırımlara ekonomik olarak ASELSAN 31. 9 milyar (2024), TUSAŞ 51.5 milyar (2024),  TOYOTA yıllık olarak AR-GE çalışmasına 10 milyar dolar harcamaktadır.

    Sanayisinin güncel olması ve çağın gerekliliğini yakalaması, gelecekte hasıl olacak sıkıntıların bertarafı, bu çalışmaların meydana getirdiği sonuçlarla, iyileştirmelere bağlıdır. Günümüzde faaliyet gösteren her kim olursa olsun tüm kurum ve kuruluşlar AR-GE’ye muhtaçtır ve akabinde pazarlama ve reklamlarla, kitleleri haberdar etmesi zorunludur.

    Yapılanması, örgütlenmesi, al beni yaratması, toplumun her kesimine yayılması, istenmeyen negatif olumsuzlukları kaynağında yok edecek, yayılan haberlerin şaibeli olduğu anlaşılacaktır, bu da basın yayınla mümkündür.

    Toplumların gelişmesi temsil noktasındaki idarecilerin çağın gerekliliğini ifa etmesi, teknolojinin ve yeniliklerin yerinde ve zamanında uygulanması ancak araştırma ve geliştirme ile mümkündür, gerek dışarıda, gerekse içeride olaylara doğru bakmak, tedbir almak, ancak bilgi sahibi olmakla mümkündür, oluşan sonucun kitlelere izahı basın yayınla ivedi olarak, geniş kitlelere ulaşılır.

    Geçmişten günümüze bakıldığı vakit, bu husus gelişerek bugünlere kadar geldi. Basının yaygın olmadığı dönemlerde dezenformasyon yaratmak, propaganda için uçaklardan,  yada elden yasak bildirilerle yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermişlerdir.

    Bugün askeri harekâtlardan önce, devşirdikleri haber sunucuları vasıtası ile arzu ve isteklerini sunulan haberin içerisinde dikkat çekmeden iletmektedir, şifreli olarak istihbarat sağlamaktadırlar.

    Rahmetli Başbuğ ‘’ Basın üçüncü kuvvettir’’ demiştir.  Geçmiş yıllara bakarsak hükümet kuran, bakan değiştiren düzeyde idi, ancak genelin yanlı haber yapması ve olumsuzluklara sebep vermesinden dolayı biraz daha disiplinize edildi, çünkü şahıslar kendi arzu ve istekleri çerçevesinde hareket ettiler.  Siyasilerin ağızlarına doladıkları yanlı haberlere her ne kadar genelde olmazsa da, kısmi olarak inanılmaktadır.

    Şu anki konjonktür de canlı olarak mevcut olanlar var, bir tv kanalında spiker Görele Belediyesi’nde hasıl olan taciz olayını, insanların gözünün içine bakarak iktidar partisine yamamıştır, dört sevgilisi ve eşi olan bir belediye başkanının yaptıklarını, yine iktidarın oyunu olarak yayınlamıştır, ilk etapta insanlar inanmıştır, ancak enformasyonun dahil olması haberin yanlı ve yanlış olduğu aşikar oldu.

    Irak’ta yakalanan gazeteci ‘’Shelly Kitlleson’’ habercilik adı altında ajanlık yaptığını itiraf etmiştir, bu bir örnektir.

    Burada belli bir kesimi etkilemiştir, her ne kadar doğrular ortaya çıksa da insanların zihinleri bulanmıştır.

    Hani derler ya çamur at izi kalsın, insanların gözlerinin içine bakarak katmerli yalan söylemekteler.

    Gerek siyasilerin, gerekse kitle örgütlerinin yapmış oldukları faaliyetleri geniş kitlelere aktarması için yazılı ve görsel basın en etkili iletişim aracıdır, kendi içinizde hem fikir olduğunuzu yandaşlarınıza anlatabilirsiniz, ancak onlar zaten sizlere inanmış, bilgi sahibi olmayan karasız kesime,  ancak iletişim araçları vasıtası ile ulaşabilirsiniz.

    Firmalar ürettikleri ürünleri, dijital ortamda arz talep doğrultusunda pazarlanmaktadır, halka yansıtılmaktadır, reklamlarda basın yayın faaliyetidir.

    Gönüllere girerek, gerçekleri izah etmek zor olsa da, bir yerinden başlandığı vakit arkası gelir, yeter ki topluma kendimizi ifade edebilme lüksüne haiz olalım, zira hiç uyumayan devamlı surette av peşinde koşan avlanamadıkça kriz yaşan, ortalığı talan edenler, kararlı ve dik duruş sayesinde kendilerine çeki düzen verirler,  yeter ki doğru kanalize edilsin.

    ‘’ Basın ulusun ortak sesidir. Bir güç, bir okul, bir yol göstericidir.’’ (M.K.Atatürk)

                                           ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                             Namık GEDİK

  • O Kızıl Elmaya Ne Oldu?

    O Kızıl Elmaya Ne Oldu?

    Bir zamanlar bir adam vardı…
    İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin babası Sabit bin Zuta.
    Yolda giderken bir kızıl elma buldu.
    Elma güzel… Cazip…
    Dayanamadı, bir ısırık attı.
    Ama o ısırık boğazından geçmeden kalbine takıldı:
    “Bu benim değil…” dedi.
    Ve o elmanın sahibini bulmak için yollara düştü.
    Günlerce aradı.
    Sadece bir elma için…
    Sadece helalleşmek için…
    Bugün ise…
    O elmaya aynı vicdanla bakanlar yok artık.
    Yerine başka bir anlayış geldi:
    “Bu elma benim gibi bir Müslümana yakışır,” diyenler,
    O elmanın ağacını kökünden söküp,
    Kendi menfaat pazarına getirenler.
    Bir zamanlar bir ısırık için yollara düşen insanlar vardı,
    Şimdi elmayı almak için ağacı yok eden insanlar var.
    Eskiden harama el uzatmaktan çekinen bir iman vardı,
    Şimdi haramı meşru gösteren bir akıl var.
    Bir zamanlar bir lider vardı…
    Halife seçildiğinde minbere çıkıp sormuştu:
    “Eğer ben haktan saparsam, ne yaparsınız?”
    İçlerinden biri korkmadan cevap vermişti:
    “Seni kılıcımızla doğrulturuz!”
    Bugün ise…
    Yanlışı yanlış diyebilen yok.
    Haksızlığa ses çıkarabilen yok.
    Herkes menfaatine göre eğiliyor…
    Peki o kızıl elmaya ne oldu?
    O elma bir meyve değil;
    O, bir ahlakın, bir vicdanın, bir hakkın simgesiydi.
    Ama biz o simgeyi kökünden söktük.
    Menfaat pazarlarında çürüttük,
    Korku ve sessizlikle suladık, büyüttük o çürümeyi…
    Bugün insanlar elmaya bakmıyor.
    Herkes birbirinin elindekine bakıyor.
    Ama kimse kendi kalbindeki çürümeyi görmüyor.
    Ve belki de en acısı şu:
    Artık kimse, “Beni kılıcınızla düzeltin” diyemiyor…
    Ve kimse o kılıcı kaldıracak kadar cesur değil…
    O kızıl elma hâlâ duruyor.
    Ama onu koruyacak vicdanlar yok artık.

    İbrahim Küçüker

  • Bir Şey Değişir, Her Şey Değişir

    Bir Şey Değişir, Her Şey Değişir

    Değişebilir, değiştirebiliriz…

    Bir kere değişebileceğimize ve değiştirebileceğimize inanmamız gerekir.

    Her şey inanmakla başar…

    İnanmak en büyük değiştirici güçtür

    Doğrudur bize öğretilenler, tarih ve yaşadıklarımız; değişimleri savaşlara, buluşlara, felaketlere bağlar, değişim için büyük güçlerin var olması gerektiğini salık verir.

    Büyük insanlar ve büyük olaylar…

    Kahramanlar…

    Soyut kavramlar…

    Bu anlatı kendi içinde doğrudur ama başka doğruların varlığını da yok sayamaz.  

    Hayat bazen koca bir çark gibi görünür; dönüp durur, ama sanki hiçbir şey yerinden oynamaz. Oysa gerçeğe biraz dikkatle bakıldığında, en büyük dönüşümlerin en küçük adımlarla başladığı görülür.

    Küçük adımlar, büyük değişimler…

    Toplumların kaderi bireylerin iç dünyasında atılan küçük adımlarla başlar.

    Yakılan ilk fitildir.

    Bir öğrencinin kitapla kurduğu bağ, bir öğretmenin bir cümlesi, bir annenin çocuğuna verdiği değer…

    Bunların her biri görünürde küçücük ayrıntılar olabilir. Ancak bu ayrıntılar birikir, çoğalır ve bir gün koskoca bir değişimin temelini atar.

    Değişimler aslında hep böyle başlar…

    Bir şey değişir her şey değişir…

    Değişim çoğu zaman korkutur insanı.

    Belirsiz bir gelecek vardır karşıda…

    Atılan adımların, yürünen yolun nereye çıkacağı belli değildir.

    Nereye çıkacağı bilinmeyen bir yol…

    Alışkanlıklar güven verir, bilinen yol daha az risklidir.

    Unutulan bir gerçek vardır: Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir. Hayat, durağanlığı kabul etmez.

    Uyum sağlamayanlar geride kalır, uyum sağlayanlar ise geleceği şekillendirir.

    Bugün dünyaya baktığımızda, teknolojiden kültüre, eğitimden iletişime her alanda büyük dönüşümler yaşanmaktadır.

    Bu dönüşümlerin her biri, bir zamanlar küçük bir fikrin, bir kişinin cesaretinin ya da bir toplumun “yeter artık” demesinin sonucudur.

    Yani aslında her büyük değişim, bir “bir şey” ile başlamıştır.

    Belki de bu yüzden, insan kendini küçümsememelidir.

    “Ben neyi değiştirebilirim ki?” sorusu, çoğu zaman hareketsizliğin bahanesidir.

    Oysa bir insanın değişmesi, bir ailenin değişmesi demektir; bir ailenin değişmesi, bir toplumun değişmesi demektir.

    Zincir böyle uzar gider.

    Sonuçta mesele büyük adımlar atmak değil, doğru yönde küçük adımlar atabilmektir. Çünkü bazen bir söz, bir karar ya da bir farkındalık… her şeyi değiştirmeye yeter.

    Yeter ki insan değişime inansın…

    Gerisi gelir…

    Sabır ve mücadele, inanç…

    Değiştirmenin altın anahtarıdır.

    Durup dururken, emek vermeden, inanmadan hiçbir şey değişmez.

    İnançla, sabırla değişmeli, değiştirmelidir insan.

    Değiştirmek için yola çıkmalı, değişimin ilk kıvılcımını yakmalıdır.

    Bunu başaran da ilk siz olmalısınız. 

    Evet, gerçekten de bir şey değişir… ve her şey değişir.

  • Başarıya Giden Yolda

    Başarıya Giden Yolda

    Bir yazar arkadaşım söyleşi düzenledi. Söyleşiye ben de katıldım.  Gençlerden oluşan bir topluluğun sorularını cevaplandırdı.

    Söyleşide en son çıkardığı kitabını tanıttı. Yazdığı kitap toplumsal gerçekçi türe aitti. Toplumsal gerçeklik üzerinden söyleşi ilerledi.

    Söyleşiye dinleyici olarak katılan akademisyenler, yazarın söylediklerini sosyolojik açıdan eleştirdiler. Yazar en sonunda ben edebiyatçıyım, sosyolog değilim diyerek kendini ifade etti.

    Söyleşiye konuk olarak katılan akademisyenler aslında bende bilgiliyim, hatta daha bilgiliyim demeye çalıştılar.

    Konuyu şuna bağlayacağım toplumumuzda öne çıkan insanları aşağı çekmek, başarıyı görmezden gelmek ve takdir edememek vardır.

    Oysaki birinin ilerlemesi başka birini etkilemez.  İnsanlar ilerlesin bunun kime ne zararı vardır. İnsanlığa çok yönlü katkı sunmak iyidir.

    Ben yazılar yazıyorum. Başkası da yazabilir, bunun bana ne zararı vardır. Başkalarının yazması, benim başarmamı etkilemez.

    Sadece kendinin ve yakınlarının başarısını görmek başka insanların başarısını yok saymak oldukça ilkel ve bencilce bir davranıştır.

    Çocuğunun başarısı ile övünen insanlar, başka çocukların başarısını görmezden geliyorsa burada bir sorun var demektir. Başarmak herkesin hakkıdır.

    Maçlarda görürüz, maçtan sonra kaybeden, kazananı kutlar. Maçta kaybeden üzülse bile başarıyı takdir etmek insanı yüceltir. Bunlar göstermelik olmamalıdır. Gerçek hayatta da böyle olmalıdır.

    Takım halinde hareket etmek başarıya kolay ulaştırır. Kafa kafaya verip yol haritası çizenler daha hızlı yol alırlar. Kollektif hareket etmek bireysellikten daha hızlı başarıya ulaştırır. Bunlar başarmanın anahtarlarıdır.

    Atalarımız “Bir bilene sor.” demişler. Tecrübe önemlidir.

    Sanatta, bilimde, tarihte, sporda başarılı olmuş insanların hayatlarını araştırıp öğrenmelidir.

    Başarılı insanların yaşadıkları zorluklarla mücadele etme biçimleri öğrenilip öğrenenler pratik edilebilir.

    Hiçbir başarı zahmetsiz değildir. Hayattaki zorluklar insanı daha güçlü kılar.

     İnsanın en büyük rakibi kendisi olmalıdır. Yapabileceğimizin en iyisine odaklanırsak kazanan biz oluruz.

    Başkalarının başarısı taklit edilirse, bir yerden sonra tıkanıp kalınır. Kişi ne kadar çabalarsa çabalasın, taklit belli bir mesafe aldırır.

    Toplum ise başarılı insanı görmezden gelmeyi bırakmalıdır. Başarılı olanı aşağı çekmeye çalışmak, zararı yine topluma dokunan bir hastalıktır. Bu tutum ilerleyememek ve çağın gerisinde kalmak demektir.

    Jack London’ın “Martin Eden” adlı kitabını anımsadım. Kitaptaki karakter Martin Eden, kitabını bastırmak için uğraşırken, maddi sıkıntılar çekerken hep yalnızdır. Bir süre sonra kitabı üne kavuşur, böylece para da kazanır. Üne kavuştuktan sonra gelen ilgi Martin Eden’i hayal kırıklığına uğratır. Bu sahte ilgiyi kaldıramaz. Gemi yolculuğu yaparken kendini okyanusun sularına bırakır ve hayatına son verir. Eğer kahramanımız ihtiyacı olduğu zaman takdir edilip desteklenseydi, kitap daha farklı sonlanabilirdi.

    Başarıya giden yoldaki yaşanan zorluklar aşılır ve başarılı olunursa bu defa da herkes sizi alkışlamaya başlar. Oysaki aynı insanlar baştaki çabanızı görmezden gelmişlerdi.

    Başarıyı takdir edebilmek en büyük erdemlerdendir.                                                                                        MUAZZEZ TOĞRUL

  • Mesele Mezhep Değil, Mesele Vicdan

    Mesele Mezhep Değil, Mesele Vicdan

    Bugün İran halkının yanında olmak!
    Müslüman: Kardeşinin kanı akarken susan değildir.
    Geçmişten bugüne;
    Kosova’da, Bosna’da, Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Sudan’da, Doğu Türkistan’da, yeniden Filistin’de, İran’da…aynı kıbleye dönenlerin kanı toprağa karışırken, gözünü kapatıp menfaatine sarılan değildir Müslüman….
    Sonra dönüp, “Sana ne yaptılar böyle…” diye ağıt yakmak da değildir.
    Kötü gününde yanında olmayıp,
    beli kırıldıktan sonra “Ah kardeşim, yaralarını sar…” demek,
    kâfirin yaraladığı bedenlere uzaktan bir yara bandı gönderir gibi
    yardımda bulunmak hiç değildir Müslümanlık.
    Çünkü bazı sözler vardır ki
    gecikmiş bir merhametin maskesidir sadece.
    Bugün artık kendimize sormamız gereken sorular var.
    Hem de kaçamayacağımız, erteleyemeyeceğimiz sorular:
    Biz gerçekten ümmet miyiz?
    Yoksa sadece aynı kelimeleri tekrar eden kalabalıklar mıyız?
    Çünkü hakikat şudur:
    Acı seçmez.
    Zulüm mezhep sormaz.
    Kurşun, bomba, açlık, sürgün; kimsenin inancına göre yön değiştirmez.
    Ama ne acıdır ki biz,
    mezheplerin, siyasi hesapların, ideolojik ayrımların arkasına saklanarak
    aynı acıyı parçalamayı öğrendik.
    Dün Bosna’da olanı “uzak” sandık.
    Filistin’i yıllardır sadece bir manşet gibi okuduk.
    Irak’ı, Suriye’yi, Sudan’ı konuşup geçtik.
    Doğu Türkistan’ı çoğu zaman sessizliğe gömdük.
    Ve bugün…
    Bugün İran.
    Evet, açıkça söylemek gerekir:
    Mesele İran devleti değil,
    mesele İran halkıdır.
    Mesele mezhep değil,
    mesele insanlıktır.
    Eğer bugün bir Müslüman,
    “Onlar Şii, bize ne” diyorsa,
    bilmelidir ki bu cümle, sadece bir ayrım değil;
    aynı zamanda vicdanın sessizliğe gömülmesidir.
    Müslüman;
    kardeşi ezilirken tarafsız kalmayı “akıl” sayan değil,
    zulmün karşısında susmayı “tedbir” diye süsleyen değil,
    kendi konforunu korumak için hakikati erteleyen hiç değildir.
    Bugün yapılması gereken açıktır:
    İran halkının yanında durmak,
    acılarını görmek,
    onların yalnız olmadığını hissettirmek.
    Ama bu sadece duygusal bir dayanışma çağrısı değildir.
    Bu aynı zamanda bir hesap sorma meselesidir.
    Çünkü ne yazık ki,
    bazı Müslüman ülkelerin yöneticileri,
    açıkça olmasa bile dolaylı olarak
    zulmün, işgalin ve Siyonizmin gölgesinde siyaset üretmektedir.
    Sessizlikleriyle,
    çıkar ilişkileriyle,
    ikiyüzlü diplomasiyle
    mazlumun değil, güçlünün yanında hizalanmaktadırlar.
    İşte tam burada, sorumluluk sadece yönetenlerin değil,
    aynı zamanda halkların omuzlarındadır.
    Eğer bir yerde zulüm varsa
    ve biz sadece izliyorsak,
    eğer bir yerde kardeşlerimiz eziliyorsa
    ve biz bunu sadece tartışıyorsak,
    eğer liderler susuyor
    ve biz de susuyorsak—
    o zaman bu sessizlik, masum değildir.
    Bugün yapılması gereken sadece konuşmak değil;
    uyanmak, hatırlamak ve harekete geçmektir.
    Haksızlığa karşı ses yükseltmek,
    çifte standartları ifşa etmek,
    gerektiğinde protesto etmek,
    gerektiğinde itiraz etmek,
    gerektiğinde “Bu böyle gitmez” diyebilmektir.
    Çünkü Müslümanlık;
    sadece dua etmek değil,
    duanın gereğini yerine getirmektir.
    Sadece üzülmek değil,
    üzüntüyü sorumluluğa dönüştürmektir.
    Sadece “kardeşim” demek değil,
    o kardeşlik için bedel ödemeyi göze almaktır.
    Ve şimdi soru hâlâ önümüzde duruyor:
    Biz hangi saftayız?
    Sözle kardeş olanlardan mı,
    yoksa derdi omuzlayanlardan mı?
    Dualarla yetinenlerden mi,
    yoksa duasını adımlarıyla tamamlayanlardan mı?
    Belki de asıl mesele şudur:
    Biz gerçekten kardeş miyiz,
    yoksa sadece aynı kelimeyi mi paylaşıyoruz?
    Bugün İran halkının yanında durmak,
    yarın kendi insanlığımızı savunmaktır.
    Ve bu, mezheplerin çok ötesinde bir imtihandır.

  • Son Dönemeç

    Son Dönemeç

    ‘’Bir şeye sahip olmaya çalışırken, nelerden vaz geçtiğimizi çok iyi hesaplamak gerekir, yoksa yolun sonu uçurumdur’’

    Mart ayından beri devam eden çalışmalar nihayet bulacak, artık bu yolun sonu, çalışmanın, alın terinin, samimiyetin getirdiği başarı, hedefe varma. İşleyen demir pas tutmaz, koşmak yerinde durmak çevreyi dinlemek ve ihtiyaçlara cevap vermek, coşku mutluluk sonu nihayete erdirir. Toplumun dilinden konuşmak, onları anlamak, sıkıntıları bilmek elbette başarıya giden yoldur.

    Uçuk sözler, vaatler artık kitleler üzerinde çok fazla etkileşim yapmamaktadır, sübjektif olanı objektif olarak görmek dijital çağın getirisidir. Söylemden ziyade faaliyeti, üretileni çıplak gözle görmek geleceğe emin adımlarla ilerlemek heyecan ve güven vermektedir, o doğrultuda önüne gelen seçeneklere gönül rahatlığı ile onay verilir, devamlılığı arzu eder, yeter ki reel olarak görsün. İnsanlar boş vaatlere artık kanmıyor, bir kimsenin rahatsızlığını dile getirince reçete yazan doktorun vücutta iyileşme emarelerinin belirmesi ile kişi kendini güvende ve rahat hisseder, tersi durumda acaba! Şüphesi içini kemirir.

     Tolum liderleri önce hazır olan hastalığın reçetesini bulmalı sonra tedaviye kesin, net kararlarla uygulamaya başlamalı, bu genelde güveni ve itimadı temin edecek, arkasından destekleyecektir. Yalan, asparagas haberler, içi boş, uçuk vaatler sonrasında baş ağrısı meydana getirecek, hezimetin sonunda yıkım ve isyan başlayacaktır. Devamlı surette sorun çıkartan ve tamirciden çıkamayan arabayı elden çıkartmak, yenisini almak, tamirciye verilecek olan parayla eş değer değilmidir.

    Şanzımanın dağıldığı, motorun rölantisinin düştüğü, balataların işlevini yitirdiği bir arabaya hangi vatandaşı bindirebilirsin istediğin kadar dışını boya, içini dizayn et bir kullanımlık ömrü olacaktır ve al benisi yok olacaktır. Bir kimse benliğini ve karakteristik özelliklerini yozlaştırmadan çağın yenilikleri ile kendine donatırsa her zaman toplumda karşılığı olur, ayak uyduramayanalar en kısa zamanda tarihin çöplüğünde yerini alır. Son dönemeçte çağın getirdiklerini kendine entegre edemeyenler artık fosilleşir.

    Zamanı daima takip etmek, çevremizde olup biteni izlemek, kendimizde olan eksikleri bir bir belirleyerek gidermek zaman içerisindeki yerimizi güncellemiş oluruz. Yenilikleri zamanın da ve yerinde yakalamayanlar ayakta kalmaya dirense de bir müddet sonra aynen mumun fitilinin bitimi ile sönecektir.

    Toplumun tasvip etmediği, ilgi ve alaka göstermediği kulvarlar da kendini ararsan yapayalnız bir adam olarak kalırsınız. Milli konularda hassasiyet gösteren kitleler aksi istikamette yürüyenlerin arkasından koşmaz, tepki gösterirler. İnsanlar yapılanların ve yapılacakların farkında, bu meyanda afaki söylemlere itibar etmemektedir.

    Kulakları sağır, gözleri kör bir takım güruh halen olayların farkında değil ipnotizma edilmiş gibi aynı teganniyi söylüyorlar, oysa gözümüzün içine bakarak hainliklerini sergiliyorlar ne hikmettir konuşulanlar, atılan sloganlar algılanmıyor halen bildiklerini okuyorlar, basiretsizliği ortaya koyuyor meselemiz kişilerin egosu veya bir zümrenin taltifi değil, siz gençliğe güzel, güvenli, korunaklı, ilimde, irfanda çağı yakalamış çevresinde söz sahibi bir vatan bırakmak.

    Gelecek kaygısı olmayan devletine sadakatle bağlı onun için göğsünü siper edecek bir nesil, bu yüz yıllarca yaşayacak bir devlet olsun. Yarınlar ancak zaman dilimi içerisinde medeniyetin zirvesinde yarışmak ve kendini kabul ettirmekle mümkün olur ve bugün tamda o yerden başlanmıştır. Batının gıpta ettiği gelişimden rahatsız olduğu bir gerçek ancak bu devam edecek, bunu bekleyen bizim ayakta olmamızı isteyen ve güç alıp mücadele eden mazlum milletler var dolayısı ile yarım kalan işlerin devamı ve son dönemeçte aksaklığa sebebiyet verilmemeli, gelecek asır Türk asrı olmalıdır.

     Unutma tercih yaparken aşikar olanları görecek, söylenenleri duyarak karar vereceğiz, kişisel hırslar, menfaat, makam hırsı bir tarafa ya şehitleri seçeceğiz, ya da katillerin istek ve dileklerine boyun eğip sonuçlarına katlanacağız, gazileri, yetimleri, evlatsız kalan anaları, babaları, dul kalan eli kınalı gelinleri düşüneceğiz onları incitmeyeceğiz ‘’aziz milletim sıra sende.’’

    ‘’ Ya Türkiye’nin kudretini seçeceğiz ya da kumar masasında heba olup gideceğiz’’ ( Dr.D.Bahçeli)

                 ‘’GÖRELİM MEVLAM NEYLER, NEYLERSE GÜZEL EYLER’’

                                                                                                    Namık GEDİK

  • Ünlülerin Özel Yaşamları

    Ünlülerin Özel Yaşamları

    İşin doğrusu çok ilgilendiğim bir konu değil. Kim nasıl yaşarmış, ne yaparmış…

    Özel bir okulunun münazara konusu olduğu için kendime dert edindim.

    Sanırım meseleye nereden baktığınız önem arz etmektedir.

    İnternete şöyle bir baktım, özel yaşamla ilgili çok fazla bir şey de bulamadım.

    Birkaç mahkeme kararı var o kadar…

    Mesele; özel hayatın gizliliği, mahremiyet olunca…

    Mahkeme, ünlülerin lehinde bir karar vermiş.

    Şöyle denmiş: “toplumun bir kesiminde oluşan merak duygusunun tatmini amacıyla sanatçının özel yaşamının basın ve yayın araçları kanalıyla haberleştirilmesinde ve eleştiri konusu edilmesinde kamu yararı bulunduğu” söylenebilir. “Ancak bu durum, sanatçının özel yaşamının her türlü detayına kadar haberleştirilebileceği biçiminde anlaşılamaz. Sanatçının kamuya mal olması özel yaşamını Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen özel hayata saygı güvencesinin kapsamı dışına çıkarmaz.”

    Anayasa’nın 20. Maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

    Açık ve net özel hayatın gizliliği anayasal güvence altındadır. Hiçbir kişi kişinin özel hayatını konu edinici görüntü, ses, yayın olarak ifşa edemez.

    Konumuz ünlülerin özel hayatı…

    Medyada ünlülerin yaşamı konu edilmeli mi, edilmemeli mi?

    Kişisel fikrimi gayet açık ve net söylüyorum: Bilinmezlik, gizlilik çok iyi bir şey değildir.

    Bu toplum ne çekti ise yasak ve baskılardan çekmiştir.

    Bilinmezlik ve gizem hep merak edilmiştir.

    Suçların birçoğu merak duygusu ile işlenmez mi?

    Biraz da argo bir cümledir, “Kişinin başına ne gelirse meraktan gelir.”

    Bilinmezlik aynı zamanda hurafe, abartı, efsane, masal kavramlarını da beraberinde getirir.

    Gelişmemiş toplumların en büyük hastalığı abartıdır.

    Her şey çok abartılır.

    Bilmek, görmek, kanaat getirmek abartının önüne geçer.

    Kişi bildiği kadardır!

    Bilirse yanlışa düşmez.

    Kimse kusura kalmasın, ünlülerin yaşamı bir özenti doğurabilir, kişileri yanlışa sürükleyebilir, algısı hâkimdir.

    Hatta çoğu kişi çocuğunu, sosyal medyadan, TV ekranlarından uzak tutmaya çalışır.

    Ne acı değil mi?

    Hatırlar mısınız bilmem: Türk filmlerinin sıkça konusu olmuştur. Kötü niyetli insanlar tarafından kırsalda yaşayan eli yüzü düzgün kızlar, “Seni artist yapacağım” diyerek, kötü yola itilmişlerdir.

    O kadar çok örnek vardır ki, insan insanlığından utanır.

    Ünlülere yapılan haksızlığa ne demelidir: Ünlü kişiler bir şeyleri başarmış, belli bir tanınırlığa erişmiş kişilerdir.

    Sanki “kötü insanlarmış” algısı oluşturulmaktadır.

    Ünlülere yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

    Neden ünlerin özel hayatı gizlenmelidir?

    Bu sorunun cevabı kimse kusura kalmasın verilmesi gerekmez mi?

    Bu kafadan hızla uzaklaşılmalıdır.

    Ünlülerin de bir insan olduğu, sıradan insanlardan bir farkının olmadığı unutulmamalıdır.

     Bilinen, görünen, aleni, somut, elle tutulur şeylerden korkmamalıdır.

    Ünlüler bizim baş tacımızımdır.

    Korkulacak, kabul edilemeyecek, uzak durulacak bir yaşamları yoktur.

    En az bizler kadar dürüst, temiz, düzgün insanlardır.

    Tek suçları bir şeyleri başarmış olmaları, ülke çapında bir üne kavuşmaları, bilinir olmalarıdır.

  • Dürüst Ol, Dürüst Kal

    Dürüst Ol, Dürüst Kal

    Dürüstlük; özü sözü bir olmaktır. Olanı olduğu gibi söylemektir. Lafı eğip bükmeyi bilmemektir. Politik olamamaktır.

    Ürün pazarlayanlar politiktir. Ürünü satabilmek için yakışmayan elbiseye tam size göre, rengi çok açtı, bu fiyata bu kalite çok zor bulunur gibi lafları söylerler. Yeter ki ürünü satılsın. Alıcının memnun kalıp kalmamasını düşünmeyebilirler.

    Pazarda sebze satanlar tarladan yeni geldi, taptaze gibi abartılı cümleler kurarlar. Satıcıya göre pazarda dürüst olmak para etmeyebilir!

    Eve yardımcı alınırken ben şöyle temizlik yaparım, böyle temizlik yaparım denir. Ama hiç de vadedildiği gibi çıkmayabilir.

    Gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada okuduğumuz haberlere artık inanamıyoruz. Dürüst haber mi yoksa takipçi çekmek için asparagas haber midir?

    Dürüst olan ile dürüst olmayanı ayırt etmek zaman ve tecrübe ister.

    Göz göre göre yalan söyleyen birinin yalanını yakaladığınızda ya görmezden gelmelidir ya da susmalıdır.  Çünkü dürüst olmadığını kabul etmeyebilir üstüne bir de suç bastırmaya kalkabilir.

    Arkadaş ilişkilerinde kırıldığınız konular olabilir, bunu dürüstçe söylemeyi denediğinizde karşıdakinin kapasitesi bunu anlamaya yetmeyebilir. Duygunuzu anlamak şöyle dursun, haklıyken haksız duruma düşülebilir.

    Dolandırılıp paranızı kaptırdığınızı dürüstçe ifade ettiğinizde, amma da safsın, nasıl olurda kanarsın denilebilir.

    Değer verdiğiniz insanlara değerli olduğunu hissettirip beklentinizi dürüstçe söylediğinizde, size aynı değeri vermiyorsa, beklentiniz geçiştirilip, karşılanmayabilir.

    Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali dürüstlük her zaman kazandırmayabilir.

    Her ne kadar bazen kaybettirir gibi görünse de dürüstlük aslında hep kazandırır. Er ya da geç sapla saman anlaşılır.

    Dürüstlük kazandırır çünkü değerinizi bilenler etrafınızda kalırlar, değerinizi bilmeyenler giderler.

    Toplum dürüst insanı zamanla hak ettiği yere koyar. Dürüst insana haksızlık yapılırsa toplum ayaklanabilir.

    Dürüst olanı dürüstlükten anlayan insanlar korur, haksız ithamda bulunulmasına izin verilmez.

    Esnafında dürüstü müşteriler tarafından bilinir, namı yayılır. Müşterileri sabittir, güven duyulur.

    Dürüst insanın hali tavrı yüzüne yansır. Sevilir, sayılır, sözü dinlenir, değer görür.

    “Altın Balta” adlı bir Anadolu masalında fakir bir köylü baltasını suya düşürür. Baltasını ararken bir değirmenciden yardım ister. Masal bu ya, değirmenci elini suya daldırıp bir altın balta çıkarır. Köylü kendi baltası olmadığını söyler. Tekrar elini suya daldırır eski, paslı bir balta çıkarır. Köylü bunun kendi baltası olduğunu söyler. Değirmenci köylünün dürüstlüğünden etkilenip ona altın baltayı hediye eder. Böylece köylü bir daha yokluk yüzü görmez.

    Dürüstlük masallarda kalmasın. İşte, evde, okulda, sokakta, adliyede, hastanede kısacası her yerde dürüstlük gereklidir. Ve dürüstlük herkese lazımdır.

             DÜRÜST OLALIM, DÜRÜST KALALIM

                                                             MUAZZEZ TOĞRUL