Kategori: Köşe Yazıları

  • CHP’de Dimdik!

    CHP’de Dimdik!

    Dimdik Ayakta… Ama Ne Kadar?
    Siyasette bazı sözler vardır; sadece söylenmekle değil, arkasındaki hikâye ile de unutulmaz. “Dimdik ayaktayız” işte öyle bir cümle… Ama bazen bir cümle, söylediğini değil, gizlediğini anlatır.
    Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, CHP’nin “vizyoner belediyecilik” maskesinin altındaki gerçek performansı bir kez daha gösterdi. Ama şaşıracak bir şey yok aslında… Alıştık artık. İhale, kadrolaşma, rüşvet derken işin “özel hizmetler” boyutu da pekala bu tablonun parçası olmuş.
    Ankara’da bir otel odası… Sabahın körü… Kapıyı yarı çıplak olarak açan bir başkan… İçeride SGK kaydı var ama otel kaydı yok bir “personel”… Üstüne bir de iç çamaşırına saklanmış telefon… Normal bir senarist, “Böyle şey olmaz” derdi. Ama gerçek hayat, her zaman senaryoyu tokatlamaya hazır.

    Ve tabii olay sonrası açıklama: Özgür Özel çıkıyor, “dimdik ayaktayız” diyor.
    Evet, doğru… O odada gerçekten dimdik ayakta bir şey vardı. İddialara göre, bu “dirayet”, odadaki bazı “destekleyici haplar” sayesinde gayet sağlam korunmuş.
    Soruyorum: CHP’lilerden ne bekliyordunuz? Gerçekten şaşırdınız mı? Yoksa adamın teheccüd namazını kılıp, ardından huşu içinde Nutuk okuyarak güne başlayacağını mı sandınız?
    Artık mesele parti meselesi değil… Bu, zihniyet ve karakter meselesi. Ama bazıları hâlâ her şeyi “algı operasyonu” diye açıklamaya çalışıyor. Adam otel odasında yakalanıyor, hâlâ “komplo” diyen var.

    Tablo net:
    Bir yanda rüşvet iddiaları, şaibeli ihaleler…
    Diğer yanda otel odaları, gizli telefonlar, “özel mesai”…
    Ve üzerine örülen tek cümle: “Dimdik ayaktayız.”
    Kimsenin dik duruşa itirazı yok… Ama unutmayalım: Bazı “diklikler” sadece geçici olur. Zaman gelir, gerçek her şeyi gösterir.
    Ve o zaman herkes anlar ki, bazı dirayetler haplara, bazıları ise karaktere dayanır.

    ibrahim Küçüker

  • Fırıldak

    Fırıldak

    ‘’İnsan, dış dünyada neyle karşılaşıyorsa, iç aleminde onu barındırıyordur.’’ ( Şems-i Tebrizi)

     Normal de çocukların oyuncağı, rüzgarın gücüyle dönen, yön değiştiren, fırıldak. Mecazi anlam olarak düzenbaz, konuma göre istikamet çizen, hilebaz, üçkâğıtçı, güven vermeyen, olduğu yerde istikrarsız olan, her an yanındakini satabilen, kişilik bozukluğu,  bencil, kılıktan, kılığa giren, şahsiyet.

     Ne gariptir, her devirde bu tip canlılar türemiş ve toplumun ahengini bozmuştur, çok mülayim, mütevazı, beyefendi gözüken, bulunduğu konuma göre şekil ve renk değiştiren dalkavuklar.

    Bunlar asla huylarından vaz geçmez, her hareketin sonunda mutlaka bildiklerini okurlar.

    Asla kafalarında oluşturdukları fıtrattan vaz geçmezler ‘’ Dere kenarında karşıya geçmeye bekleyen akrep, birisi gelse de beni geçirse diye düşünürken, kurbağayı görür, kurbağa kardeş beni karşıya geçirir misin, sen beni sokarsın, yok söz veriyorum sokmam, ikna eder sırtına biner, ortayı geçerler, tam kıyıya yaklaştıklarında kurbağa ensesinde bir sıcaklık hisseder, yine yapacağını yaptın, beni soktun, kusura bakma kurbağa kardeş bu benim huyum’’

    Karakteri ve zihniyeti bozuk kişiliksiz, velhasıl asalak olarak geçinen kimseler, her toplumda olduğu gibi bu mizaçlarını asla değiştirmezler, onların hayat felsefesi budur.

    Yaptıkları her hadisede kendilerini daima haklı görürler, ahlaki ölçüleri, utanma, ar, edep duyguları yoktur, her hadisenin sonunda elde edecekleri kazancı düşünürler, kafalarında oluşturdukları fikirlerin yanlış olsa dahi kati surette, ısrarla savunurlar. Dünü unuturlar, daima günü kurtarmanın telaşındadırlar. Günümüzde ne gariptir siyasi yelpazede cereyan etmektedir, ahlaki ölçüleri, insani duygu ve düşünceleri ellerinin tersi ile iterek sadece ve sadece kendi arzu ve istekleri doğrultusunda yol belirleyerek bulundukları toplumun üzerine basarak hedefe ilerlerler.

    Dün onların seçilmesi için kıyası destekleyen, her yerde boy gösteren kitleye bir anda sırtlarını dönüverirler, vefa, hatır, gönül yoktur, sadece ve sadece ben duygusu hakimdir. Yola çıkılan ile, yolda buldukların asla bir biri ile bağdaşmaz, birisi inanarak, diğeri menfaatini düşünerek kervana katılır, şuuru olmayanların davası olmaz, işkembelerine girecek nevaleye bakarlar.

    Bu tip insanların ideolojisi, teşkilatı, partisi yoktur, onlar için her yol mubahtır, yeter ki hedefe ulaşılsın, öyle veya böyle. İşgal ettikleri makamları kendi ihtiraz ve menfaatleri doğrultusunda kullanarak istedikleri hedefe varıldığında yön değiştirip başka denizlere yelken açarlar, mesele basamaklardan emniyetli bir biçimde yukarı çıkmak, aşağı inme kaygıları yok.

    Siyasi tarihimizde ne garip bu tipler haddinden fazla, hani derler ya ‘’ adamın olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.’’ 1980 sonrası malum ihtilal öncesi faaliyet gösteren tüm siyasi partiler kapatıldı, bir çoğu tutuklandı, en çok baskı gören ülkücü hareket oldu.

    Daha sonraları suçsuzlukları anlaşılarak beraat edildi, etiket edinmiş bir takım güruh başka siyasi oluşumlara yelken açtı, makam ve mevki sahibi oldular, bunlar üzerinden de oy devşirildi.

    Daha sonra yasakların kalkması ile bazı kişiler savundukları saflarda yeniden yerlerini aldı, ancak makam ve mevki işgal edenler bir daha geri dönmedi, oysa üzerlerindeki elbiseler geçmiş, makamlar ise yeni oluşumlardan, tezatlık oluşturmasına rağmen yıllarca o elbiseleri çıkartmadılar.

     İş bitince, miatları dolunca tekrar gündemde kalmak için geçiş arayışlarına girdiler, ancak testi bir kez çatlamış su kaçırıyor asla yapışması mümkün olmuyor, yani güneş balçıkla sıvanmıyor.

    Samimi ve ihlaslı olanlar edilen teklifleri ellerinin tersi ile iterek savundukları fikrin hamisi olmaya devam ettiler, çünkü öyle inanmışlardı ve o geçmişte hayalini kurdukları başkalarının hayalperest dedikleri fikirler gerçekleşti.

    Bazılarının kıblemiz diye savundukları yıkılmaz gözü ile bakılan demir perde çöktü, içerisinden Matruşka gibi devletler birbir bağımsızlığını ilan etti, güneş mazlumların üzerine doğdu, buzlar eridi hasret bitti.

    Önünü göremeyen, yakınında çınlayan sesleri duyamayan, günü kurtarma telaşı içerisinde o daldan, bu dala konan sadece ve sadece ceplerinin hesabını yapan güruh rüzgarın yönüne göre dönmekte, bunlar sıcak hava girişinde dönen fırıldaklar lodos, poyraz, fön gibi rüzgar çeşitlerinde hayat bulurlar, soğuk hava rüzgarlarından hoşlanmazlar, zira adı üstünde soğuk, üşütüyor, oysa sıcak eğlenceli mangırlı, bol bereketli her yer yeşil dolayısı ile daha cazip geliyor, Hani bir zamanlar arı kovanına bal yapanlar gibi.

     İnsan dili ile doğruları, kalbi ile güzellikleri, bedeni ile ahlaki ölçüleri taşımalı ki toplum içerisinde emin şahsiyet olarak anılsın, daima değişen, bulunduğu konuma göre dil, şekil, hal ve hareket değiştiren kimseler sevilen, sayılan itibar gören muhteremler değildir. Liyakatin var olduğu yer gül bahçesidir, dikeni olsa dahi katlanılır.

    ‘’ Edep aklın tercümanıdır. İnsan edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.’’ (Şems-i Tebrizi)

                                        ALLAH’A EMANET OLUN

                                                                                                Namık GEDİK

  • Muhsin Yazıcıoğlu…

    Muhsin Yazıcıoğlu…

    Bazı isimler vardır; zaman onları unutur gibi görünür ama onlar zamanı unutturur.
    Bazı ömürler vardır; dar siyasetin, çıkar hesaplarının içine sığmaz; inancın ve ahlakın yükünü taşır.
    REİS… Sen, bu çağın gürültüsünde istikametini kaybetmeyen nadir yol erlerindendin.
    Siyaseti bir makam meselesi değil, bir emanet bildin.
    Davanı kuru bir söylem değil, “İ’lâ-yı kelimetullah” niyetiyle taşınan bir kulluk şuuruyla yürüttün.
    Sözün de, susuşun da aynı hakikate yaslanırdı; doğruyla yanlışın, menfaatle sadakatin birbirine karışmadığı bir çizgi.
    Senin yolun; yalnızca meydanların değil, gönüllerin yoluydu.
    Bir yanın mücadeleydi, bir yanın teslimiyet…
    Elinde irade, kalbinde edep, dilinde dua taşıdın.
    Serdengeçtiliğin cesaretten, alperenliğin hikmetten beslenirdi.
    “Üşüyorum” dediğinde, bir hapishanenin soğukluğundan öte…
    bu çağın vefasızlığını, bu milletin sahipsizliğini haykırıyordun.
    O söz, bir vedadan değil; bir mirastı.
    Anlayan için derin bir sızı, anlamayan için sadece bir cümle…
    Ardından yürüdüğünü söyleyenler çoğaldı.
    Adını diline dolayan çok, yükünü omuzlayan az.
    Varlığında seni anlamayanlar, yokluğunda seni anlatır oldu.
    Ama dava, isimle değil, istikametle taşınır.
    Ve istikamet, menfaatle değil, sadakatle korunur.
    REİS…
    Sen yaşarken yanında duramayanlar, şimdi adının gölgesine sığınıyorsa;
    o gölge onları büyütmez, sadece hakikati daha görünür kılar.
    Adını pazara çıkaranlara, hatıranı menfaate çevirenlere sözümüz nettir:
    Utansınlar!…
    Çünkü sen;
    siyasetin kirine bulaşmamış bir ahlak,
    davanın yükünü hafifletmeyen bir omuz,
    ve bu toprakların irfanıyla yoğrulmuş bir ömürdün.
    Bugün geriye kalan bir hatıra değil;
    bir ölçü, bir mihenk taşı…
    Bir yön, bir sızı, bir hasret…
    Her anıldığında içimize düşen ince sızı,
    her duada yankılanan bir özlem…
    Sen artık bir hatıra değil, bir hasretsin.
    Bir yol, bir yük, bir miras…
    Ve her nefeste yeniden doğan.
    REİS…
    Sen gittin, ama ardında bir iz değil, bir istikamet bıraktın.
    Ve biz, o istikametin yetim kalmış yolcularıyız.
    Ruhun şad, mekânın cennet olsun.

    İbrahim Küçüker

  • Bayram

    Bayram

    Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in meşhur bir söz ile başlayalım: “Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir.” Maalesef bu söz ne kadar siyaset için de söylenmiş olsa da ülkenin her şeyi için aynı şey söylenebilir.

    Bu hafta köşe yazımın konusu “şu olsun” demeye kalmadan bir farklı bir konu gündem oluverdi.

    Neyi nasıl yazacağımı şaşırıverdim.

    O kadar hızlı değişen bir gündemi var ki ülkenin, insan bu hıza yetişemiyor.

    Duygu aforizması yaşıyor insan.

    Şunu da söylemekte yarar var: Bu kadar hızlı değişen gündem, gazeteciler için büyük bir nimettir.

    Konu bulma derdi kesinlikle olmaz.

    Şehirlerarası yolculuk esnasında ciddi bir kazaya tanık oldum.

    Her şey gözümün önünde oldu ve bitti.

    Araç tıra çarptı, şarampole yuvarlandı.

    Hemen araçtan indik, ilk müdahaleyi yaptık.

    İlk müdahale derken 122’yi aradık, ambulans gelmesini bekledik.

    Kaygılandık, kapıyı, camı açmaya çalıştık.

    İnsani refleksler…

    Araçta dört çocuk!

    Yanlış duymadınız dördü de on altı yaşındaymış.

    Aracı sürenin ehliyeti yokmuş.

    İstanbul’dan muhtemelen bayram için gelmişler.

    Ve ikisi ölmüş, ikisi yoğun bakımdaymış.

    İnsanın yüreği sızlıyor.

    Dört çocuk ve ölüm!

    Tabii ki bayramı anlatacak ve bayramın güzelliğinden dem vuracağım.

    Konumuz bayram!

    Neşesi, hüznü olan bir dünyada yaşıyoruz.

    Ne hep güzelliklerden, ne de hep acılardan dem vurabiliriz.

    İç içe geçmiş her şey…

    Belli bir yaşa gelince insan ne çok bayram yaşadığının farkına varıyor.

    Bende herkes gibi “Eskilerde bayram ne güzeldi.” diyeceğim.

    Yaşanmışlık konusunda eskilere güzellik, iyilik atfetmek, insanın doğasında var.

    Şöyle bir söz de vardır: “Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı.”

    Bayramı güzel kılan, büyüklerin hayır duasını almak, eş, dost, akraba ziyaretleri…

    Paylaşmak, dayanışmak…

    Sevgi, saygı…

    Bayramlar acının da habercisi oluyor.

    Acıları azaltalım…

    Dikkatli olalım…

    Trafik kurallarına uyalım.

    Sevenlerimizi ağlatmayalım.

    Bir bayram da gelip geçecek…

    Anısı tatlı bir iz bırakacak…

    Bayram hep olsun ki bizler iyilik de güzellik de hoşgörüde yarışalım.

    İçselleştirelim evrensel değerli…

    Evrensel ve dini değerlerimiz yaşam şekli haline gelsin…

    Kötülükler son bulsun…

    Bu bayram da insanlar ölüyor savaşta…

    Suçsuz ve günahsız…

    Bayram bu anlamda büyük anlam yüklü…

    Keşke her gümüz bayram olsa…

    Maalesef son yıllarda bir barbarlık peyda oldu.

    Güçlüler, zayıfları yok etmeye başladı.

    Savaşsız bir gün sanırım dünyanın en büyük bayramdır.

    Bayramın ne kadar kıymetli olduğu, yaşanan savaştan da anlaşılması; barışın, dostluğun, kardeşliğin, dayanışmanın örülmesidir.

    İnsan canlıların en kıymetlisidir.

    İyi bayramlar.

  • Elif İle Vav Arası Bir Ömür

    Elif İle Vav Arası Bir Ömür

    (Bir diklenişin ve bir eğilişin hikâyesi)
    Aşk…
    Herkesin dilinde ama kimsenin okuyamadığı bir harf gibi.
    Tıpkı Elif gibi…
    İsmi var, sesi yok.
    Görünmez ama yokluğu her şeyi susturur.
    Besmele bile onsuz yetim kalır.
    Ama insan…
    İnsan bu inceliği anlamak yerine,
    harflerle değil, kendi kibriyle meşguldür.
    Çünkü insan, vav gibi doğar.
    Eğik… kırılgan… muhtaç…
    Sonra bir gün doğrulur.
    Ve işte felaket tam burada başlar:
    Kendini Elif sanır.
    Oysa ne uluhiyetten haberi vardır
    ne de ehadiyetin ağırlığını taşıyacak omurgası…
    İnsan iki büklüm yaratılmıştır
    ama dimdik yaşamaya yemin etmiştir.
    Garip değil mi?
    En rahat olduğu yer anne karnıydı:
    bükülmüş, teslim olmuş, korunmuş…
    Şimdi ise dimdik ayakta,
    ama savrulmaya mahkûm.
    Ve sonra…
    Bir gün yine dümdüz uzanır.
    Ama bu sefer mezarda.
    Demek ki mesele doğrulmak değilmiş.
    Mesele, ne zaman ve kimin önünde eğileceğini bilmekmiş.
    Kulluğun manası vavda saklıdır.
    Eğilmekte… küçülmekte… yok olmakta…
    Ama insan, yok olmayı değil
    yok saymayı seçer.
    Musa dal olur…
    Firavun ise hâlâ Elif’in peşinde koşar.
    İbrahim ateşe atılır, vav gibi eğilir…
    Nemrut ise odun taşır, kendini büyük sanarak.
    Yunus karanlığın içinde kurtulur,
    çünkü vav olmayı bilir.
    Bugünün insanı ise ışıklar içinde kaybolur,
    çünkü Elif rolü oynar.
    Kainat dönüyor…
    Gezegenler boşlukta savrulmuyor, bir nizama boyun eğiyor.
    Ama insan?
    Boşlukta değil, kibirde kayboluyor.
    Oysa Rabbi onu boş bırakmadı.
    İmanla doldurdu.
    Ama insan o imanı da kendine paye yaptı.
    Secdeyi bile gururla kirletti.
    “Vav” diyemeyenler “vay” der…
    Ve buna hayat derler.
    Vaveyla…
    Yani eğilemeyenlerin feryadı.
    Bugün şehirler dolusu insan var
    ama bir tane vav yok.
    Herkes elif…
    Herkes dik…
    Herkes büyük…
    Ve herkes yalnız.
    Elif bir ağaçtır…
    İnsan onun dalı.
    Ama dal kökünü unutursa,
    kurur.
    Azrail budadıkça hayatın sesi yükselir.
    Çünkü ölüm, hakikatin en gür yankısıdır.
    Ve o yankı şunu söyler:
    “Eğilmeden yükselmek yok.”
    İnsan zorlanır…
    Çünkü eğilmek ağırdır.
    Birine itaat etmek,
    birinin emri altına girmek…
    Hele görünmeyene teslim olmak…
    İşte modern insanın en büyük trajedisi budur:
    Gördüğüne boyun eğmez,
    görmediğine inanmaz,
    ama kendine tapar.
    Sonra bir gün…
    Sığınacak yer kalmaz.
    Ne unvan…
    Ne güç…
    Ne kalabalıklar…
    İşte o an…
    Evrene kulak verenler duyar o sesi:
    “Sabırla ve namazla isteyin…”
    Ama bu çağrı herkese değildir.
    Sadece döneceğini bilenlere…
    Yani vav olmayı kabul edenlere.
    Ve sonra…
    Ne söz kalır,
    ne iddia…
    ne de insanın kendine kurduğu o sahte yükseklikler…
    Her şey susar.
    Kibir yorulur.
    Akıl geri çekilir.
    İnsan, ilk defa kendisiyle baş başa kalır.
    İşte tam o an…
    Ne saraylar hatırlanır,
    ne alkışlar,
    ne de “ben” dediği o gürültü…
    Sadece bir hakikat kalır geriye:
    Eğilmeden geçmeyen bir kapı…
    Ve o kapının ardında,
    asırlar öncesinden gelen bir çağrı yükselir:
    “Ona boyun eğme…
    Secde et…
    ve yaklaş.”
    Belki de bütün ömür,
    bu çağrıyı duyana kadar geçen bir gecikmedir.
    Ve kim o çağrıyı duyarsa…
    Artık ne elif olmak ister,
    ne de görünmek…
    Sadece vav olur.
    Eğilir…
    ve ilk defa yükselir.

  • Bayram Hediyesi: Suskunluk Ve İhanet

    Bayram Hediyesi: Suskunluk Ve İhanet

    Bugün bayram… öyle mi gerçekten?
    Mart 2026…
    Ramazan’ın son günleri. Bayramın eşiği…
    Riyad’da bir masa kuruldu.
    Ev sahibi Suudi Arabistan idi.
    Masada Türkiye, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Umman ve diğer bazı Arap–İslam ülkelerinin dışişleri bakanları vardı.
    Ve o masa…
    Bayram sabahına çok yakındı.
    Belki de tam içindeydi.
    Toplantı bitti.
    Bir açıklama yayımlandı.
    İran kınandı.
    “Egemenlik”, “güvenlik”, “istikrar” denildi.
    Gerilimin düşmesi istendi.
    Diplomasi çağrısı yapıldı.
    Kâğıt üzerinde her şey yerli yerindeydi.
    Cümleler düzgün, ton ölçülüydü.
    Ama mesele hiçbir zaman dil bilgisi değildi…
    Çünkü aynı günlerde,
    Filistin kan ağlarken…
    Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa esaret altında, kapıları ibadete kapanmışken…
    O anlı şanlı temsilciler,
    İsrail’e bir “öf” bile diyemedi.
    Dilleri orada tutuldu.
    Cümleler orada kurudu.
    Ama ne hikmetse söz,
    yolunu bulup başka bir kapıya vardı:
    “Ey İran… menfaatimize zeval getirme.”
    İşte bütün cümle buydu.
    Ne eksik, ne fazla.
    Bir bayram sabahına sığdırılmış,
    bir ümmetin susuş özeti…
    Belki resmî metinlerde böyle yazmıyordu.
    Ama hakikat, çoğu zaman kâğıtta değil,
    satır aralarında konuşur.
    Ve o satır araları şunu fısıldıyordu:
    Kimin karşısında susuyorsan,
    kimin karşısında konuşuyorsan…
    oradasın.
    Bugün bayram…
    Öyle mi gerçekten?
    Takvimler “bayram” diyor.
    Minareler tekbir getiriyor.
    Sofralar kuruluyor…
    Ama aynı saatlerde bir başka coğrafyada kan akıyorsa,
    o günün adı gerçekten bayram olur mu?
    Tasavvuf der ki:
    “İnsan, dilinin söylediği değil; kalbinin sakladığıdır.”
    O hâlde soralım:
    Bu masalarda hangi kalpler konuştu?
    Hangi korkular sustu?
    Hangi hakikatler ertelendi?
    Bayram…
    Affın, merhametin, kardeşliğin adıydı.
    Ama bugün bayram;
    Güçlünün incitilmediği,
    zayıfın rahatça hedef seçildiği bir güne dönüştüyse…
    Orada bayramdan söz etmek,
    ancak bir teselli olur.
    Aynı kıbleye dönenler…
    Farklı yönlere hizalandı.
    Aynı bayram sabahında…
    Kimileri secdeye vardı,
    kimileri güç dengelerine.
    Şimdi herkes kendi içine dönsün ve sorsun:
    Bugün gerçekten bayram mı?
    Eğer onurunuz varsa… bayram olsun.
    Eğer vicdanınız hâlâ konuşuyorsa… bayram olsun.
    Eğer mazlumun yanında durabiliyorsanız… bayram olsun.
    Yoksa…
    Bugün sadece bir tarih.
    Bir takvim yaprağı.
    Ve kaybedilmiş bir anlamdır.

    İbrahim Küçüker

  • Gönülden Ehli Olanlar

    Gönülden Ehli Olanlar

    ‘’Bizim yolumuz iman yolu, ahlak yolu, insanlık yoludur, sevgi yoludur, ilim yoludur. Hukuk yoludur, kanun yoludur, gönül seferberliği yoludur. Kısacası … Allah yoludur.’’ (A. Türkeş)

    İnsan beşerdir, vakit tamam olunca, alemi berzaha yolculuk başlar, rahmani veya şeytani, tüm canlılar bunu tadacaklar. Kısa ömrümüzde, her türlü kötü ve iyi ile karşılaşırız, önümüze makamlar, mevkiler, maddi destekler,  teklif edilir, samimi olmayanlar dünyalık teklifleri kabul ederler,  maneviyatı kavi olanlar attıkları her adımın Yaradan’ın rızayı ilahisi için olduğunun idraki doğrultusunda ilerler.

    Bir dergahta, şeyhin bir çok müridi vardır, emri ilahi geldiğinde yerine halef seçmek gerek, onca müridin arasından birini işaret etmek mecburiyetindedir, kim ehil, verileni aldıysa ona davet gider ve mesuliyeti teslim eder.

    Cemiyetlerin ve toplulukların içerisinde mutlaka zihniyeti bozuklar olduğu gibi, düzgün ahlaki ölçüler dahilinde davranış sergileyen şahsiyetler de mevcuttur, onlar mensubiyet duydukları milleti, devleti, cemiyeti ayakta tutarlar, bazen sıkıntılara düşer, kötü zihniyetliler peşlerini bırakmaz, zira onlar nefis ve şeytani düşüncelerle hareket ederler.

    Zaman dilimi içerisinde bir eli yağda, bir eli balda olanlar her devrin adamıdır, onlar için kim gelirse gelsin, hangi zihniyet hüküm sürerse sürsün, rüzgarına göre pervane olur, fırıldak gibi dönerler. Yıllardır STK ların içerisinde vazife aldım, çok kimseleri tanıdım, iş yerlerinde oluşan cemiyetlerde genelde yönetimde olanlar ve o günkü iktidara yağ çekenler, değirmenine su taşıyanlar, her devrin adamı olanlar daima olmuştur.

    Bir davanın vücut bulması, o doğrultuda samimi hizmet edenlerin kararlı tutumu, zorlukları göğüsleyerek, çileye talip olarak zirveye taşırlar. Kolay kazanmak ancak hile, yağcılık, hırsızlık ve üçkâğıtçılıkla olur, mesele karakterli, vakur, ahlaki ölçüler içerisinde hareket etmek, şahsi menfaatleri bir kenara iterek yürümek, en güzelidir.

    Birçok isimsiz kahraman bu dünyadan geldi geçti, kimi hayatın akışı içerisinde girdaba kapıldı, yuvarlandı sessizce kayboldu, kimisi çok gürültü çıkarttı lakin unutuldu gitti. Ne güzel demiş Yunus ’’İnsan pazarında hiç alır, var satarım’’ anlamak ve o doğrultuda yürümek, işte insana hak katında götürecek lütufdur.

    Nedir bunun manası?

    Aslında bakıldığı vakit deryalara sığmaz, kısaca anlaşılacak şekilde izah edelim; insan özellikleri ve dünyevi hayat yerine, manevi değerleri, uhrevi alemi, dünyadaki cismimizin gelip geçici olduğunu izah eder, işte bunu idrak edenler, her türlü teklifi elinin tersi ile ret eder, bunun izahını,  gözü kör, kulağı sağır kimselere asla yapamazsın, çünkü onların gözlerine perde inmiş, dilleri lal,  aldırmayan miskinler, kendi bencillikleri dışında hiç bir olayı mütalaa edemez, anlayamaz hal ile yaşarlar.

    Her bakan göz görseydi, kulak duysaydı, insanların imtihana ihtiyacı olurmuydu?

    Öyle insanlar vardır ki, ülküsü, fikri, inancı uğruna kişisel menfaatleri bir tarafa bırakıp, zorluklara karşı yılmadan, yıkılmadan mücadele eder, asla taviz vermeden ilerler.

    Makamlar, mevkiler, maddiyat gelip geçicidir, birgün hepsinin sonunun geleceğini idrak etmek gerek, zira bir zaman sonra yetersiz gelebilirsin, işte o vakit, geldiğin gibi gitmesini bilmek büyük erdemliliktir, zira makamlar, mevkiler kibre yöneltir, o duruma düşmeden toplum içerisindeki saygınlığını yitirmeden, zirvede, geride gelenlere yol vermek inandığımız davanın sürekliliğini temin edecek, taze kan daha ileriye taşıyacaktır. Çok kişiler gördüm nefsi ve kibri yüzünden davasını unutup yolunu şaşıranlar, ihanet edenler ve sonunda çöp olanlar.   

    Kendilerini haklı çıkartmak için şişirme haber haberler yayanlar,  adalet terazisini unutup yılandili ile telaffuz ederek zehirlerini akıtırlar.

    Anlamak, anlaşılmak, ileriyi görmek, zikreden sesleri işitmek, ancak kendini davasına adayanlar anlayabilir, bu herkese nasip olmaz. Olayların arkasını görmeden peşin hükümlü kararlar acele edilmiş olur ve yanılgılar bazen insanı toplum içerisinde güvenilmez, başarısız, liyakatsiz olarak tanımlatır, albenisi kaybolur.

    İleriyi görmek, çevredeki tehlikeleri önceden sezip tedbir, bazen devletin geleceğini güvenceye almak demektir, bu lider ve yöneticilerin asli vazifesidir. Topluluk idare etmek ateşten gömlektir, Hz. Ömer’in dediği gibi ‘’ Dicle kenarında bir kurt kuzuyu kapsa, ilahi adalet onu Ömer’den sorar’’ bu anlayıştır lideri, lider yapan, tebasını düşünen ve her daim en alttan, en üstte kadar haberdar olan ve adaletle hükmedendir.

    Bu duyarlılıkla sadakat içerisinde var olanlar gerek yaşayanlar gerekse ahirete intikal eden ülkü devleri, alperenleri, hareketin karanlığı aydınlatan kandilleridir.

     İnanmak, itimat etmek, iman ve inancın tezahürüdür, zira alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz dahi birçok zorluklara karşı gelen, teklifleri reddetmiş amcasına ‘’ Ey amca! Allaha yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vaz geçmem, Ya Allah bu dini hakim kılar yada ben bu yolda yok olur giderim.’’ Yolundan şaşmayanlara selam olsun, bu dünyadan göçenlere rahmet olsun.   

    ‘’ Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan yıkıp viran eylem.’’ ( Yunus Emre)

     Gönül dostlarımın Ramazan bayramını kutlarım, hayırlara vesile olsun.

                                    ALLA’A EMANET OLUN.

                                                                                             Namık GEDİK

                                   Hey erenler pazarım var,

                                   Hal ehline hal satarım.

                                   Terazim tartım bulunmaz,

                                   Doyumuna bal satarım.

                                 Tezgah üstü söz söylerim,

                                 Sözümü gülle peylerim.

                                 Asli sitemi neylerim,

                                 Ben dikensiz gül satarım.

                                 Erenler bir Pazar kurdum,

                                 Hak hak dedim döndüm durdum.

                                 Aşkın mührünü vurdum,

                                 Aşk zarfına pul satarım.

                                 Ben sarrafın inci düzdüm,

                                Gevher denizinde yüzdüm.

                                Akil süzgecinden süzdüm,

                                Cevri akil pul satarım. (İçel)

  • Çocukluğumun Bayramları Bir Başka Güzeldi

    Çocukluğumun Bayramları Bir Başka Güzeldi

    Bayram paralarımıza renkli şekerler alırdık…

    Çocukluğum Amasya’da geçti. Ama bayramlar iki ayrı güzel hatıra gibi kaldı içimde.

    Babam devlet memuruydu. İzni az olduğunda bayramı Amasya’da geçirirdik, ama eğer bir haftadan uzun izni olursa, işte o zaman Çorum’a, büyükbabamlara giderdik. Köye vardığımızda tüm sülale toplanmış olurdu. Büyükler kendi aralarında sohbet eder, biz çocuklar oyunlara dalardık. O kalabalık, o ses, o telaş… bayramın ta kendisiydi.

    Amasya’da kaldığımız bayramlarda ise bambaşka bir dünyamız olurdu. Boş tren vagonlarında evcilik oynar, tren raylarına kulak verirdik. Bir tren gelmeden önce raylardan bir ses geldiğine inanır, o sesi dinleyip heyecanlanırdık. Raylarda bağıra bağıra şarkılar söyler hoplar zıplardık. Sonrada istasyondaki terk edilmiş banklara oturup bayram şekerlerimizi yerdik.

    Çocukluk işte…

    Küçücük şeylerden kocaman mutluluklar çıkarırdık.

    Bizim evde bayram hazırlığı babamın bize bayramlık almasıyla başlardı. İçim içime sığmazdı. Alınan her yeni kıyafet bizim için tarifsiz bir heyecandı. Günlerce bayramı bekler, o kıyafetleri giyeceğimiz anın hayalini kurardık.

    Sonra bayram temizliği başlardı. Annem zaten çok titiz bir kadındı; evimiz her zaman düzenliydi ama bize o bayram heyecanını vermek için bir hafta öncesinden evin içi dip köşe temizlenir, perdeler yıkanır, ütülenir, camlar silinir, dantellerimiz özenle yıkanıp ütülenirdi. Koltuklar, sehpa, masa, vitrin ve televizyonun üzeri adeta yeni gelin evi gibi süslenir, üzerine yıkanıp ütülenmiş dantelli örtülerimizi özenle sererdik; evimiz mis gibi kokardı. İşte buna bayram temizliği deniliyordu. Annem bize bunu öğretmişti; biz de şimdi çocuklarımıza aynı sevgiyi ve özeni gösteriyor, aynı geleneği yaşatıyoruz

    Bayram sabahı babam erkenden bayram namazı için camiye giderdi. Annem mutfakta hazırlık yapar, mis gibi yemek kokuları tüm evi sarardı. Biz ise sabırsızlıkla babamın camiden gelmesini bekler, bir yandan da yeni kıyafetlerimizi giymeye çalışırdık. Babam eve girince annem babamın elini öperdi—saygıdan. Her yerde olmayan ama bizim evde yeri olan bir gelenekti bu. O anın anlamını belki o zaman tam bilmezdik ama evin içindeki o saygıyı, o ince bağı hissederdik. Ardından biz kardeşler sıraya girer, önce babamın sonra annemin elini öperdik.

    İlk bayram harçlığımız her zaman olduğu gibi babamdan gelirdi. O anın keyfi bambaşkaydı. Sonra hep birlikte sofraya oturur, güzel bir muhabbetle yemeğimizi yer, ardından ortalığı toparlardık. Çok geçmeden kapı zilleri peş peşe çalmaya başlardı.

    Evimizin içi bir anda hareketlenirdi. Misafirlerimiz daha kapıdan içeri girer girmez evimizin havası değişirdi.
    Annem çoğu zaman bir bakışıyla bizi yönlendirir, ne yapmamız gerektiğini sessizce anlatırdı. Biz de hemen anlardık zaten; Çocuk aklı işte, ne zaman kolonya tutulacak, ne zaman bayram şekeri ikram edilecek… hepsini annemin o küçük işaretleriyle öğrenirdik. Kardeşlerimle de tatlı bir yarış başlardı: “Sen kolonya tutacaksın, ben bayram şekerini!” diye birbirimize gülerek bakar, heyecanlanır bu işi sıraya koyardık. Daha sonra annem misafirlerimiz için özenle hazırladığı baklava, sarma, su böreği gibi bayram ikramlıklarını sunardı misafirlerimize. Ve en son da mis gibi kokan Türk kahvesi ikram ederdik. Gelen her misafirle evimiz biraz daha şenlenirdi.

    Bir de o zamanların kartpostalları vardı…

    Bayramdan önce kırtasiyeye giderdik…

    O kartpostalların önünde uzun uzun durur, en güzelini seçmeye çalışırdık.
    Üzerindeki resme bakar, kime göndereceğimizi düşünürdük. Sonra eve gelip özenle birkaç satır yazardık. O küçücük kâğıda koca bir özlem sığdırırdık aslında…

    Uzakta olanlara “unutmadık” demenin en içten yoluydu bu. Şimdi dönüp bakınca, o kartpostalların ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum.

    Bugün ise bayramlar bambaşka…

    Herkes tatil planında, sahillerde, otellerde. Bavullar günler öncesinden hazırlanıyor ama gönüller eskisi gibi hazırlanıyor mu, emin değilim…

    Dost, arkadaş, akraba ziyaretleri neredeyse yok oldu. Kapılar eskisi gibi çalınmıyor, sofralar kalabalık kurulmuyor.

    Bir de o bayram mesajları var…

    Kopyala yapıştır, herkese aynı cümleler. Ne bir isim, ne bir his, ne bir emek…

    Oysa insan, en azından iki kelimeyi kendi yüreğinden yazmak ister. “Seni düşündüm” demek ister. Ama şimdi ya hazır sözler ya da başkasına ait cümleler dolaşıyor sosyal medyalarda. Aynı mesaj onlarca kişiye gidiyor…

    Kimse kendini özel hissetmiyor.

    Herkes bayram kutluyor güya ama o eski sıcaklık, o samimiyet yok artık…

    Aynı şehirdeyken bile birbirine uğramayan insanlar var artık. Bir şeyler eksik…

    Hem de tarif edilemeyecek kadar büyük bir şeyler…

    Belki de en çok o kalabalığı, o sesi, o içtenliği özlüyorum. Çünkü çocukluğumun bayramları… gerçekten bir başka güzeldi.

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk

  • Basitlikten Kaliteye

    Basitlikten Kaliteye

    Bugünlerde kaliteye takmış durumdayım. Etrafımda olup bitenlere “nasıldır” diye inceliyorum; nasıl olması gerektiğini de düşünmeden edemiyorum.

    Nereye, kime, neye baksam bayağılık akıyor. Sağım kalitesizlik, solum kalitesizlik.

    Bugün bir sınava girdim. Sınava giriş evrakım poşet dosyada duruyordu. Kapıda görevli memur beni dövecek sandım. Poşet dosya ile sınav salonuna giremezmişim.

    Başka bir memur kulağımdaki pirsing (piercing) küpeyi çıkarttırdı. Oysaki sınav evrakında “girilebilir” yazıyordu.

    Nitekim girdiğim sınav benim için hayati bir sınav değildir. Ama hayati önem taşıyan gençlerin girdiği bir sınav olsaydı, kapıdan girişte olumsuz etkilenebilirlerdi.

    Yine sınavdan devam edeyim. Sınav salonunda aydınlatma yetersiz, sıralar çok sıkışıktı. Üstelik burası bir üniversiteydi.

    Ön sırada oturan sınav adayı ağır bir parfüm kullanmıştı; başım döndü, midem bulandı. Zaten hava soğuktu; cam açsak bizim halkımız hemen üşür, kapattırır.

    Salon görevlileri ilk başta ciddiydiler, fazla konuşmadılar. Ama sınavın ilk yarısından sonra hem birbirleriyle hem de tanıdık bir sınav adayıyla sohbet ettiler. Dikkatim dağıldı ve uyarmak zorunda kaldım.

    Sınav bitti, çıkarken yanımızda zorunlu olarak getirdiğimiz araba anahtarını girişte koyduğum karton kutuyu bulamadım. Eyvah!.. Dışarda, kapının önündeydi; içeriye almışlar, kutu yırtılmış, anahtarlar etrafa saçılmıştı.

    Benim bir günümden akılda kalanlar. Sonuç her taraftan bir kalitesizlik akıyor. Ben bu sınava girmek için ücret ödedim. Daha kaliteli bir muameleyi ve ortamı hak ediyorum. Ne yazık ki sonuç ortada!

    Yazdıklarımdan bir kurum ya da kişileri eleştirdiğim anlaşılmasın. Buna benzer durumlar her yerde karşımıza çıkıyor. Kalitesizlik her yerde.

    Dedim ya, olan ve olması gereken şeklinde bakıyorum.

    Aynı hikayeyi olması gereken şeklinde yeniden yazıyorum.

    Kapıdan sırayla alınırken, görevli memur poşet dosyayı nereye bırakabileceğimi nazikçe gösterdi.

    Yanımızda getirdiğimiz araba anahtarı, cüzdan, telefon gibi eşyalarımızı emanet dolaplarına bıraktık.

    Basit takılar sınav evrakında yazdığı gibi sorun oluşturmadı.

    Sınav salonu en fazla yirmi kişilikti. Oldukça temiz ve aydınlıktı.

    Sınav esnasında görevliler, kendi aralarında fısıldaşmıyor, dikkat dağıtmıyor, profesyonelce hareket ediyorlardı.

    Sınava giren adaylar temiz giyimliydiler. Parfüm kokuları kimseyi rahatsız etmeyecek düzeyde hafif ve tazeleyiciydi.

    Son yazdıklarım çok mu zor yapılamayacak şeyler mi?

    Bizler insan olarak bu kaliteyi hak etmiyor muyuz?

    Yazdıklarım basit gibi düşünülebilir. Bu basitlikler bulaşıcı hastalık gibidir, yayılır gider. Sonuç kaba saba toplumdur.

    Dünyada onca acı, zulüm, gözyaşı varken benim yazdıklarım “devede kulak kalır” dediğinizi duyar gibiyim.

    Her ne oluyorsa zaten sorunları küçümsediğimizden olur. Her birimiz kendi hayatımızda kalite bilincini benimseyerek, daha saygılı, daha adil ve daha nitelikli bir toplumun inşasına katkıda bulunabiliriz.

    Küçük sorunlar büyük sorunları doğurur. Görmezden gelinen sorunlar çığ gibi büyüyüp üstümüze gelmeden önce, çözüm üretme ve harekete geçme sorumluluğunu üstlenmeliyiz.

    Sorumluluk almak kendimize olan saygımızın gereğidir.

                                                         MUAZZEZ TOĞRUL

  • Karadeniz’de Bir Gönül Coğrafyası: Aybastı

    Karadeniz’de Bir Gönül Coğrafyası: Aybastı

    Bazen bir yolculuk sadece kilometreleri aşmak değildir. Bazen bir yolculuk, insanın kalbine dokunan hikâyelerle, unutulmayacak yüzlerle ve samimiyetle tanışmaktır. Yardım kampanyamız vesilesiyle, De Klavertjes van Genk Derneği olarak yolumuz Karadeniz’in yeşil cennetlerinden biri olan Aybastı’ya düştü. Bir haftalık kısa bir zaman dilimi… Ama geride bıraktığı iz, çok daha uzun bir yolculuğun hatırası gibi.

    Aybastı’ya ilk adım attığınızda sizi karşılayan şey yalnızca doğa değil. Evet, Karadeniz’in o meşhur yeşili burada bütün ihtişamıyla karşınızda duruyor. Dağlar, vadiler, temiz hava ve huzur… Ama Aybastı’nın gerçek güzelliği doğasının ötesinde saklı: İnsanlarında.

    Bu topraklarda insan hâlâ selamı içten verir. Kapılar misafire açıktır, gönüller paylaşmaya hazırdır. Güler yüz, yardımseverlik ve tevazu burada sadece birer kelime değil; günlük hayatın doğal bir parçası.

    Yardım çalışmalarımız süresince ilçenin değerli yöneticileri ve eğitim camiasıyla tanışma fırsatı bulduk. Aybastı Kaymakamı Sayın Makbule Adacı ve Aybastı Belediye Başkanı Sayın İzzet Gündoğar’ın ilçeye olan ilgisi, halkla kurdukları yakın bağ ve gösterdikleri destek bizler için son derece kıymetliydi.

    Eğitim alanında ise aynı özveriyi görmek mümkündü.
    Sefalık Şehit Sadık Kütük Ortaokulu Müdürü Beytullah Evin, Ordu Aybastı Hacıosmanlı Özel Eğitim Uygulama Okulu Müdürü Ünal Çelik ve Ortaköy Ortaokulu Müdürü Aydın Emergen ile yaptığımız sohbetlerde eğitime gönül vermiş insanların çabasını ve samimiyetini görmek gerçekten umut vericiydi. Bir toplumun geleceğinin, çocuklarına verilen değerle şekillendiğini bir kez daha hatırladık.

    Aybastı’da geçirdiğimiz günler boyunca bizleri evlerinde misafir eden ve her konuda desteklerini esirgemeyen Fatih İkiz ve Suna İkiz ailesine ayrıca çok teşekkür ediyorum. Onların sıcaklığı ve içtenliği, Aybastı insanının misafirperverliğinin en güzel örneklerinden biriydi.

    Elbette bu güzel organizasyon sadece birkaç kişinin değil, gönlünü ortaya koyan birçok insanın emeğiyle mümkün oldu. Yardım kampanyamızda desteklerini esirgemeyen LC Waikiki’den Özel Yılmaz, Canik Kasap’dan Hasan Güney, Cemal İkiz, ulaşım konusunda bizleri büyük bir özveriyle götürüp getiren Kutlar Mahallesi Muhtarı Fikret Yıldız, belediyede görev yapan kıymetli arkadaşlarımız ve Aybastı medyasına da gönülden teşekkür ediyorum.

    Bir hafta sonunda Aybastı’dan ayrılırken yanımızda sadece fotoğraflar ya da manzaralar yoktu. Yanımızda samimiyet vardı, dostluk vardı, insanlığın hâlâ ne kadar güçlü olduğunu hatırlatan güzel hatıralar vardı.

    Bazen bir yer sizi doğasıyla etkiler.
    Bazen tarihiyle…
    Ama bazı yerler vardır ki sizi insanıyla büyüler.

    Aybastı işte tam da böyle bir yer.

    Yolunuz bir gün Karadeniz’e düşerse, haritaya bakıp sadece bir ilçe görmeyin.

    Aybastı’ya uğrayın. Çünkü burada yalnızca bir coğrafya değil, kocaman bir gönül dünyası sizi bekliyor.

    Fikriye Ayrancı Keper
    Belçika-Genk